Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam29
Toplam Ziyaret393321

Öğretim, Toplumsal Söylemle Birlikte Yozlaşır

DOĞAN KUBAN 

Sayıya ve bilime gereken ağırlığı vermeyen bu toplum ve bu öğretimin Türkiye’yi köle yapma potansiyeli var.

Türkiye’de bilimsel ve rasyonel düşüncenin geleceğini karartan söylemler ve yozlaşan bir öğretim var. Okuduğunuz ya da dinlediğiniz her sözün içeriğini yitirmiş bir tekerleme, bir klişe, bir safsata olduğunu gözlemek olası. Politika ve ticaret, inandırmaya ve satışa dönük söylemler olarak bunların başında geliyor. ‘Falcılar, şarlatanlar, pek çok politika cambazı toplumsal düşünce ataletinden yararlanarak cahil bir çoğunluğun beynini yıkıyorlar. Kuşkusuz bu kadar cahilin varlığı da bu etkinliği teşvik ediyor.

Geçen yüzyıl ortasına kadar sömürge olan İslam toplumları kaplumbağa gibi kabuklarına çekilip, kimliklerini korumaya çalıştılar. Bu kendini koruma içgüdüsü bağımsızlıklarını kazanmaya yardım edecek özgür ve bilimsel düşünceyi geliştirmelerini engelledi. Bugün İslam dünyasının, kültürel ve politik bir ikilem içinde, bilimsel bir atılım yapmaya çalışan İran’ın durumları acınacak bir ilkellik ve geri kalmışlık sergiliyor. Türkiye’yi İslam dünyasında tek örnek yapan şey, ilkellik ve cehalet kabuğunu kıran Cumhuriyettir. Bunu da emperyalist saldırıya karşı kavga veren bir ordunun aydın ve milliyetçi komutanlarına ve Mustafa Kemal’e borçluyuz.

19. yüzyıla kadar İslam dünyası savunuculuğunu yüklenen imparatorluk, Çanakkale ile Kurtuluş Savaşını yapacak ordu kadroları dışında ortaçağ düşüncesinin kabuğunu kıramadığı için yok oldu. Yine de İslam tarihinde eşi olmayan çaba ve başarılar, Türk toplumunun özgür bilimsel düşünce yaratması için yeterli olmadı. Geçmişin cehalet mirası ve ataleti toplumun özgür bilimsel düşünce yaratmasına engel olmaya devam ediyor. Bunu aşmak için gerçeği öğrenmek motivasyonu olan bir toplum yaratmak zorundayız. Oysa bilim düşmanı bir eğitim programı ile karşılaşıyoruz.

 

NESNELLİK VE SAYILAR

Kentlerin yollarını dolduran kentlileşememiş kalabalıklar, bilimin (2x2=4) diye bildikleri bir olguya çok yakın olduğunu bilemiyorlar. Nesnellikle sayı arasındaki ilişkiyi öğrenemediler. Oysa sayının sihrine kapılan insanoğlu dünyanın güneş etrafında kaç günde döndüğünü öğreneli ne kadar zaman geçti. Apartmanın saçak kotunun yüksekliğinin, yolun genişliğinin, denizin derinliğinin metre ile ölçüldüğünü, arabaya 100 litre benzin koyunca kaç km. yapacağını biliyorlar. İnsanlar sayısal standardın bir güvenlik aracı olduğunu satın aldıkları, kullandıkları her araçta öğreniyorlar. Ama yollarımız çok güvenli diyen bir politikacıya güvenmek kolay değil. Her yıl yollarda binlerce kişinin öldüğünü, yolda işaretsiz çukur, ya da koyun sürüsü bulduğunuz zaman neler olabileceğini biliyoruz. Çağdaş bilim ya da onun pratik yaşama yansıyan kuralları bu konularda neler yapılması gerektiğini insanlara anlatıyor. Aptal olmayanlar bunlara uyuyor.

Sayının ve bilimin önemini anlamayan bir toplumun geleceği karanlıktır. Bilimin saptadığı gerçekler günlük yaşamınızı yönlendiriyor. İnsanın genetik bir formülü var. Özgün bir parmak izi var, kanınızı içeriği sayılarla belirleniyor. Nabzımızısayılarla ölçüyorlar. Beynimizin içini elektronik araçlarla seyrediyoruz. Bir ilacı kaç miligram alacağınız tabletin üzerinde yazılıdır. Çağdaş insan, ne kadar cahil olursa olsun, her yerde mantar gibi yükselen hastaneleri doldurmuyor mu?

Evinizi yıkan depremin gücü hassasiyetle ölçülebilir. Betonarme sütun belli kalitede bir malzeme ile yapılırsa, belirli geometrik ilişkiler içinde, taşıyacağı yük bellidir. Logaritma olmasaydı bankalar faiz hesabını yapmakta zorlanırlardı.Trigonometri olmasaydı aya gidemezdik.

Sayılarla gösterilen bu sonuçlara inanmamak için bu çağda yaşamamak ya da tımarhaneye gitmek gerekir.

 

ZENGİN YALANLARI

Fakat iş insanın sözüne geldiği zaman durum değişiyor. Kasabın, manavın, tüccarın ya da politikacının sözüne inanan kadar inanmayan da var. Çevremizde inandığımız ve inanmadığımız sözlerden örülü bir ağ var. Politika denen karmaşık olgu tarih boyunca büyük yalanlarla dolu. Bu günün en cilalı yalanlarını zenginler uyduruyor. On bin kişinin kazandığından fazla bir serveti bir yerlere istiflemiş biri, aybaşında ev kirasını nasıl vereceğini düşünen adama, geleceğin ne kadar güzel olacağını söylüyor. Savaşta 20 yaşında öleceklere, vücuduna bomba sarıp düşman bellediklerini öldürmeye gidenlere cennete gideceğini söylüyorlar.

Sayıların tanımladığı bir dünyada yaşayıp bilimsel düşünceyi dışlayan bu zavallı adamlar nasıl yetişiyor? Çocuğunun fotosunu telefonla çeken anne fotoğrafa inanmıyorum diyebilir mi? Bu görüntünün arkasında fiziksel ve kimyasal olaylar mı var, yoksa cin ve peri mi? Ne var ki modası geçmiş ideolojilere fotoğraf makinesi gibi inananlar meydanları dolduruyor.

Birisi çıkıp dünyada en çok inanılan şeyin aspirin ya da para olduğunu söylese, yedi milyarlık dünya nüfusu içinde bunu kabul edenlerin sayısı bütün dinlere inanlardan daha fazla çıkar. Sorun da burada! İnsanlar ne soruyorlar, ne öğreniyorlar. Dünyaya ilişkin düşünceler insanlara tablet olarak yutturuluyor.

Bu olgunun insan doğasına ve tarihin birikimlerine bağlı bir yapısı var: Güçlü inançlar, önyargılar, duyarlıklar, efsanelerin yarattığı irrasyonel bir düşünce ve söylem omurgası. Burası yalan virüsünün hedefi olan toplumsal kulak.

 

ÖĞRETİMİN ACIKLI YOZLAŞMASI

Bizim toplumun düşünce mirası, son yıllarda, öğretimi rayından çıkaran bir eğilim gösteriyor. Örneğin lise ve üniversite programlarını incelerseniz, felsefe, bilim, sanat, musiki gibi alanlara üvey evlat gibi davranıldığını, tarih ve coğrafya öğretiminin klişelere indirgendiğini, hatta matemetiğe bile dudak büküldüğünü işitiyoruz. (Nitelikli öğretmenler bu gözlemlerden alınmamalı.)

Bu sonuç öğretmenlerden değil, toplum kültürünün içinde boğulduğu çelişik söylemlerden kaynaklanıyor. Öğreticiler, aydınlar, basın sorgulayan, eleştiren, sorunları incelemesi beklenen kurumlar olarak işlevlerini tümüyle yitirdiler. Türkiye’de bu durumun kişi ya da kurum olarak hesabını dökmek kanımca anlamsız. Çünkü bu durumun kaynağında Osmanlı mirasından kalan kültürel yetersizlik, uluslararası politikada İslam’a karşı alınan tavır, Neo-liberalizmin cambazlıkları ve bunları kendi amaçları doğrultusunda dünya halkına ve idarecilerine yutturmaya çalışan.

Ve hâlâ emperyalist bir Batı söylemi var. Bunu geri kalmış toplumların aydınları da anlamıyor. Batılıların kendileri anlatıyor. Biz de öğreniyoruz. Burada kişiler sadece sahneye girip çıkan oyunculardır. İnsanların çoğu, farkında olmadan, o söyleme hizmet ediyor. Kimileri ise sadece ondan geçiniyor.

Bu gelişmeler öğretimi geleceğe yaklaştıracağı yerde uzaklaştırıyor. Her kurumu, her öğretim üyesini içermese de, ilk ve ortaöğretim düzeyi, devlet politikası, ders içerikleri, öğretimin örgütlenmesi, 70 vakıf üniversiteli yüksek öğretim kargaşası,çağdaş insan yetiştirme kapasitesini kaybetti. Bunun dünya eğitiminde de var olduğunu söyleyerek kendimizi aldatmayalım.

Avrupa ve Amerika direnecek güçlü eğitim kurumlarına ve yerleşmiş geleneklere sahipler. Japonya da öyle. Çin gibi, geleceğe dönük köktenci bir öğretim politikasına, ya da Finlandiya’nın sosyal içeriği ve felsefesi iyi tasarlanmış, politikadan bağımsız öğretimine Türkiye’nin yaklaşması hayal bile edilemez. Dünya eğitim istatistikleri ortada. Bizimki çok büyük bir öğrenci sayısı, dershaneler, özel okullar, özel üniversiteler, YÖK gibi kurumlar, devletin kontrolünde sözde bilim kurumları, toplumun yaşaması için vazgeçilemeyecek yetişmiş insan gereksinimiyle karmaşık, içinden çıkılmaz bir sorundur.

Eğitim =Diploma sistemine indirgenmiş zavallı bir sistem. Türk öğretimi, gelenekleri, fedakâr öğretim öğeleri ve ailelerin çabalarıyla ayakta durmaya çalışıyor. Bu arada bazı paralı okullar bir anlamda kurtarıcı rolü oynuyorlar. Çağdaş politik söylem bu bağlamda aydınlığa kavuşamadı.

Sayıya ve bilime gereken ağırlığı vermeyen bu toplum ve bu öğretimin Türkiye’yi köle yapma potansiyeli var.

Cumhuriyet Bilim Teknik 03.08.2013


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
20° 24° 14°
Saat