Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam29
Toplam Ziyaret393321

Emile Durkheim/Terbiye Ve Toplumbilim (Sosyoloji)

Emile Durkheim/Terbiye Ve Toplumbilim (Sosyoloji)

Çev: İ. Memduh Seydol

Dinleyicilerim,

Fransa’da, büyük bir kısım, ilk tahsilin yenilenmesini kendisine borçlu bulunduğumuz sağlam iradeli, yüksek muhakemeli bir zata bu kürsüde halef olmak benim için, kıymetini bütün şümulüyle (kaplamı) hissettiğim büyük bir şereftir. Bordeaux Üniversitesinde pedagoji dersleri verdiğim on beş yıl içinde, mekteplerle sıkı temasım Buisson namına sonu gelmez bir surette bağlı kalacak ölmez eseri bana göstermişti. O eserin yüceliğini tamamıyla biliyorum. Üstat bu öğretimin ıslahına teşebbüs ettiği zamanki hal düşünülecek olursa elde edilen neticelerin önemi, ilerleyişin sür ‘ati hususunda hayran kalmamak mümkün değildir. Fazlalaşan malzeme, âlât itibarile zenginleşen, değişen mektepler, eski tecrübeler yerine konulan «akliyeci usuller, pedagojik muhakeme ve tefekkür» everilen gerçek bir hamle, nihayet bu yolda bütün teşebbüslerin himayesi, bütün bunlar terbiye tarihimizde görülen en kuvvetli, en büyük devrimlerden biridir.

Buisson ödevini bitirdiğine hükmederek tecrübelerini halka bildirmek için kendisini yorultan bu kürsüdeki vazifeyi ter ketti. Bu bilgin ilme gerçek bir saadet getirdi. Buisson'un deney, tecrübeleri, gözlemleri bütün meselelere uzanmış, başkaca geniş bir felsefe ile de nurlanmış, ayni zamanda tedbirli, her yeniliğe karşı hevesli bir araştırma idi. Sözlerine, açıklamalarına «manevî, hayret verici bir itibar, bir velayet» vermesi de zarurî idi. Bu otorite Buisson'un şahsiyetine, hayatını vakfettiği bütün \ büyük dâvalarda yaptığı bu kadar hizmetlerin, fedakârlıkların hâtırasına da bağlı idi.

Ben size bu neviden özel bir salâhiyet, bir ihtisas getirmiş bulunmuyorum Eğer fikir bakımından bu gibi karışık ve çapraşık meselelerin birçok kimseler tarafından bir çok bakımlardan incelenebileceğine emin olmasaydım vazifemin zorluğu karşısında korkarak titreyecektim. Sosyolog sıfatıyla ben size terbiyeden bahsedeceğim. Bu suretle terbiye meselelerini görmek, göstermek, onları bozulmaya götüren (tahrif), şekillerini değiştiren bir zaviye içinde görmek, göstermekten uzaktır. Ben aksine, terbiye meselelerinin gerçek iç yüzünü en ziyade içtimaî usulün açığa vuracağına kuvvetle inanmış bulunuyorum. Neticede her nevi terbiye teemmül (düşünme) mevzua (konut: postulat) u terbiyenin gerek görevleri, gerek kaynakları bakımından tamamile sosyal bir is olduğunu, «pedagoji»nin diğer bütün bilimlerden daha yakın bir ilgi ile sosyolojiye bağlı olduğunu kabul ediyorum. Vaktile başka bir üniversitede verdiğim ayni nevi derslerde olduğu gibi bu derslerimde de mademki bu esas tedrisatımı idare ediyor; ilerideki uygulamaları iyice takip edebilmeniz için bu noktayı kesinleştirmeyi, bu fikri ortaya koyarak açıklamayı uygun gördüm. Bu bir ders zamanında açıklanması, isbat edilmesi bahis konusu olabilen bir mesele değildir. Bu kadar genel, akisleri, teferruatı çok geniş olan böyle bir prensip, vakıaların, olayların teferruatında ilerlendik-çe ve tatbikatı görüldükçe derece derece tahkik olunabilir bir keyfiyettir. Fakat şimdilik mümkün olabilen, meseleye umumî bir surette göz atmaktan ibarettir.

İncelemelerimizin başlangıcında maksadımız umumî bir nazarla terbiyenin şimdilik geçici, ileride zarurî kaydıyla sosyal olduğunu gerektiren başlıca sebeplerini bu sosyal görüşün kıymetini size bildirmek, göstermektir. Bu genel görüş birinci dersimizin konusu olacaktır.

Çoğunluk tanınmayan bir «mütearife: axiome: Belit» üzerine dikkatinizi çekmek zarurîdir. Son yıllara kadar — henüz bazı kimseler ayni mesele üzerinde ısrar ediyorlar — çağdaş pedagoglar terbiyeyi tamamile bireysel (ferdî) bir iş görüyorlar. Bu halde çocuk terbiyesini ruhbilimin doğrudan doğruya bir neticesi, bir sonucu olarak kabul ederler. Kant, Stuart Mil, Herbart, Spencer için terbiye her fertte genel olarak mevcut vasıfları mümkün olabilen evrimin, gelişimin en yücel derecesine çıkararak gerçekleştirmek konusudur. İstisnasız bütün insanlara uygun bir terbiyenin var olmasını bir gerçek olarak ortaya koyuyorlar, insanların bağlı oldukları tarihî, sosyal şartlar ne olursa olsun bu soyut (mücerret) ayni zamanda biricik tarifle uğraşıp duruyorlardı. Bütün farkları, vasıfları, şekilleri bir defada, bir hamlede belirtilebilecek bir «tabiat yaradılışı» bu suretle kabul edilmiş oluyordu.

Pedagoji davasına gelince doğrudan doğruya bu suretle anlatılan «yaradılış» üzerine ne suretle terbiye tesirleri yapılacağını araştırmaktan ibaretti. Şüphesiz hiç bir kimse hayata giren insan evlâdının olması gereken ve olabilen olgunluğa birdenbire eriştiğini düşünmemiştir. Çok aşikârdır ki bu varlık, doğuşla başlayan, kemal, gelişme, olgunlaşma ile sonuçlanan bir sayrure (oluş) nin devamınca yavaş yavaş teşekkül etmektedir. Bu oluş çocuğun zihninde, organizmasında evvelden mevcut olan gizli kuvvetleri meydana çıkarır; vasıfları, istidatları, kabiliyetleri, harekete geçirir zannedilirdi. Eğitmen yaradılışın eserine katabilecek hiç bir şeye sahip olmayacak, yeniden hiç bir şey yaratmayacaktır. Eğitmenin ödevi bu istidatların hareketsizliğe uğramasına, mahvolmasına, yavaş yavaş gelişerek tabiî istikametlerden şaşırıp başka tarafa gitmesine engel olmaktan ibarettir.

Bu suretle zaman, mekân şartlarının, sosyal çevrenin pedagoji ile hiç bir ilgisi kalmaz. Mademki insan ge üşmesinin esaslarını, tohumlarım bizzat kendinde taşıyor, o halde bu gelişmenin hangi yönde (istikamet), hangi yoldan giderek tahakkuk edeceğini belirtmek için insanı imcelemek gerekiyor.

 Önemli olan doğal yetkileri ve onların iç yüzlerini, mahiyetlerini bilmektir. Bireyi, insanı açıklayan, anlatan ilim «psikoloji» dir. Bu suretle zannolunuyor ki psikoloji pedagogun bütün ihtiyaçlarına yetebilir. Terbiyenin bu suretle anlaşılması, tarihin bize öğrettiği bütün olaylarla taban tabana zıt bir durumdadır. Gerçekte hiç bir millet yoktur ki onda iyi, fena bir terbiye tatbik edilmiş olmasın. Her şeyden evvel bütün insan evlâtlarına evrensel bir halde uygulanacak bir terbiyeden vazgeçelim; içinde çeşitli terbiye sistemleri yan yana uygulanmamış cemiyetler yok mudur? Eğer cemiyet kapalı sınıflardan kurulmuşsa terbiye sınıftan sınıfa değişir, durur. Roma’da patrisyen (asilzade Roma vatandaşı) terbiye ile plebeyen (sonradan Roma’ya gelen, taşralı) terbiyesi ayni değildi. Brahmanın terbiyesi Sudra'nın terbiyesinin aynı olmadığı gibi...

Ayniyle şövalyeliğin bütün inceliklerini öğrenen genç oğlan (asilzade: page) ile köyünün mahalle mektebinde basit şarkılar, hesap öğrenen köylünün terbiyesi arasında ne kadar ayrılıklar, farklar vardır. Bugün bile terbiyenin sosyal sınıflara, oturulan mahalleye, şehre, köye göre değiştiğini görmüyor muyuz? Şehirlinin terbiyesi köylününki olmadığı gibi burjuva terbiyesi de amele terbiyesinin aynı değildir.

Bu teşkilâtın ahlâk bakımından doğru olmadığı, mahvolması, dünyadan çekilip gitmesi lâzım gelen «müstehase: “fosil”lerden ibaret olduğu söylenecek. Bu iddianın müdafaasını yapmak, mucip sebeplerini göstermek kolaydır. Aşikârdır ki çocuklarımızın terbiyesi filân ana-baba, filân kimselerin terbiyesi gibi tesadüflere bağlı olamaz. Fakat zamanımızın ahlâk şuurunun beklenilen memnunluğa bir kısım kavuşmasına karışık terbiye ayni şekli alamıyor.   Ayni zamanda her çocuğun mesleği evvelden kör bir verasetle belli olmadığı halde mesleklerin değişik değişik oluşu o kadar terbiye ayrılıklarını da yaratmıyor. Her meslek, belirli fikirlerin, belirli kullanışların, eşyayı belirli surette görüş tarzlarının hâkim olduğu, özel bilgilere, ufak tefek istidatlara muhtaç bir çevre vücuda getirir. Mademki çocuğun muhite göre hazırlanması lâzımdır. Terbiye de belirli bir yaştan sonra uygulandığı bütün kimseler için ayni olmamak zorundadır; bunun içindir ki medeni memleketlerde terbiyenin değişik şekiller aldığını, ihtisaslaştığını görüyoruz. Bu ihtisaslaşma günden güne daha erken oluyor, bu suretle hasıl olan tecanüssüzlük, demin varlığını bildirdiğimiz «adaletsiz eşitsizlik» e dayanmaz. Lâkin varlığı itibariyle ondan aşağı ve noksan da değildir. Tamamile eşit bir terbiyeye rastlamak için bağrında hiç bir fark tanımayan tarih öncesi cemiyetlere kadar çıkmamız, lâzım geliyor.

Bu nevi cemiyetler, insanlık tarihinde fikir, mantık bakımından bir ânı göstermekten başka bir şey ifade etmezler. Yukarıda söylediğimiz özel terbiyeler asla ferdî (bireysel) gayeler için düzenlenmiş değillerdir. Bu özel terbiyeler fertte gizli istidatlar geliştirirler. Bu anlamda terbiye ferdin yaradılışım olgunlaştırmağa yardım eder denebilir. Bu dar deyimlerle tarif edilen istidatların ne kadar istisna kabilinden olduğunu da biliyoruz.

Belirli bir göreve, ahlâkımıza, zihnimize, yaradılışımıza göre alın yazımız başımıza çizilmiş değildir. Orta tipte bir insan her zaman «değişmeye elverişli: plastique» bir insandır; bu insan çok çeşitli işlerde kullanılabilir. Filan şekle nazaran filân şekil içinde bu insan ihtisas sahibi olmuşsa, yaradılışının zorunluklarına uyarak, yahut iç sebeplere tâbi olarak o ihtisas şekline yöneltilmiş değildir. Bu hal cemiyetin yarlığım korumak için işlerin fertler, üyeler arasında şu veya bu suretle bölünmesinden ibarettir. Bunun içindir ki cemiyet terbiye yoluyla muhtaç olduğu, bir işe kendisini vakfetmiş emek sahiplerini buluyor. Cemiyet için, cemiyet vasıtasiledir ki terbiye bu suretle değişiklik, farklar göstermiş oluyor

Mesele bu kadarla kalmıyor: Bu «özel terbiye, hars» bizi insan olgunluğuna eriştirmekten pek uzaktır. Ferdin tabiî meyilleri, istidatları ile hemâhenk olsa bile bir kısım gerileme, sukut ta vücuda getirir. Diğerlerini kuvvetsizlikle, hareketsizlikle uyuşturmadan, yaradılışımızın büyük bir kısmını terk ve ihmal etmeden yaptığımız görevi ilgilendiren melekeleri, yetkileri şiddetle kuvvetle geliştiremeyiz. Meselâ insan hem düşünmek, hem de hareket etmek için yaratılmıştır. Her şeyden evvel canlı bir varlık olduğuna, hareket de hayat olduğuna göre kendisindeki hareket yetkileri, melekeleri diğer yetkilerden daha esaslıdır. Cemiyetlerin fikrî hayatı belirli bir olgunluk seviyesine ulaştığı dakikadan itibaren tefekkür, başka bir şey yapmayan, yalnız düşünmeğe kendini veren insanlara da ihtiyaç görülür.

Halbuki tefekkür, düşünce, kendi içine katlanarak, düşünen kimseyi hareketten ayırarak ve ayartarak gelişebilir; bu suretle bütün faaliyet kudreti düşünmede görünen «yarım şahsiyetler» ortaya çıkmış olur. Bu insanlar bazı noktalardan zayıf olsalar bile ilim ilerleyişinin lüzumlu yapıcıları olurlar. İnsan vücudunun bir tahlili, insanın esasını değiştirmeğe nasıl muvaffak olduğunu bildirmediği gibi terbiyenin bu değişikliği nasıl hazırladığını bildirmeğe elverişli değildir.

Fakat özel terbiyelerin önemi ne olursa olsun bunların terbiyenin bütününü teşkil ettikleri de belirtilemez; hatta bu terbiyelerin kendi kendilerine yetmedikleri bile söylenebilir. Nerede bu tarzda özel terbiyelere rastlanırsa bir noktada birbirlerine kavuştukları, sonraları da birbirlerine karıştıkları görülür. Bütün özel terbiyeler ortak, müşterek bir temele dayanır. Hakikatte hiç bir millet yoktur ki hangi içtimaî makuleye (ulam) bağlı olursa olsun bütün çocuklara telkin edilmesi gereken ameliyelere, duygulara, fikirlere sahip bir terbiyeye malik olmasın..

Asıl gerçek terbiye bu ortak, müşterek terbiyedir. Yalnız ulusal terbiye bu ada lâyık farz olunur, bu müşterek terbiyeye, diğerlerine göre bir üstünlük verilmektedir.

İddia edildiği gibi bu terbiye insan anlamını tamamıyla içine alıyorsa da ondan çıkarılıp çıkarılamayacağını bilmek de olağanüstü önemlidir. Hakikati söylemek gerekirse, tarihin bize bildirdiği bütün terbiye sistemleri hakkında bu mesele düşünülmez. O terbiye sistemleri belirli sosyal sistemlere o kadar sıkı bir surette bağlıdırlar ki onlardan bir türlü ayrılamazlar. Roma'da patrisyen ile plebeyeni ayıran farklara rağmen ortak, müşterek Romalılara mahsus bir terbiye de vardı Bu terbiyenin esası, ayırıcı vasfı «Romalı» olmaktı. Bu terbiye sitenin bütün teşkilâtını içine alıyor, aynı zamanda ona temel vazifesini görüyordu.

Roma için söylediklerimizi bütün tarihteki cemiyetler için tekrarlayabiliriz. Her milletin kendisine mahsus dinî, siyasî, ahlâkî teşkilâtı olduğu gibi aynı adla kendisine mahsus ve kendisini diğerleri gibi izah, tarif eden bir terbiyesi vardır. Bu terbiye o millete ait varlığın unsurlarından biridir. İşte bundan dolayıdır ki terbiye zamana, memleketlere göre boyuna değişmektedir. Niçin burada terbiye ferdi devletin elleri arasına, devletin emrine terk ediyor, buna ferdi alıştırıyor? Niçin başka yerde terbiye fertten kendi arzusu içinde serbest, hür bir varlık, kendi gidişinin hâkimi yapmağa savaşıyor? Niçin terbiye Ortaçağda «âbid, sofu, dinî», Rönesansta hür, 17 nci yüzyılda edebiyat heveskârı idi? Niçin terbiye bugün ilmî olmuştur? Bu bir hata, gaflet sonunda insanların «iç yüzünü» ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmamaları yahut ihmal (savsama) lan değil insan ihtiyaçlarının çokluğundan, çeşitlerinden dolayıdır. İnsan ihtiyaçları çeşitlenmiştir; zira o ihtiyaçların bağlı olduğu sosyal şartlar da değişmiştir de ondan...

Şuur ânında olmayan bir muhakeme neticesi geçmiş için kolaylıkla kabul edilen şey, bugün ve hususiyle gelecek için reddediliyor. Bütün dünya zahmetsizce bilir ki Yunanistan’da, Roma’da terbiyenin konusu Yunanlı ve Romalı yetiştirmekti. Bundan dolayı terbiye politika, ahlâk, ekonomi, din müesseseleriyle uygun bir halde idi. Çağdaş terbiyemizin bu müşterek kanundan çıktığını, sosyal imkânlardan daha ziyade bağımsız, ileride, istikbalde bu ilgilerden de kurtulmağa namzet olduğunu zannediyoruz. Her şeyden önce çocukları birer vatandaş olmalarından evvel insan yapmak istediğimizi tekrar etmiyor muyuz?.Bizim fikrimizde yaşanan insan vasfı (maşerî: topluluk) tesirleri dışında kalmıyor mu?

Terbiye, asırlarca çeşitli cemiyetler içinde bütün ayırıcı vasıfları; karakterleri ile sosyal bir müessese olduğu anlaşıldıktan sonra bu toplumsal müessesenin içyüzünü, mahiyetini büsbütün değiştirmesi bir mucize, aklı hayretlere veren bir olay olmaz mı? Bu neviden bir değişikliğin cemiyet için gerçekten umumî bir hizmet de olduğu düşünülürse bu şaşkınlığımız, hayretimiz daha fazlalaşır. Zira geçen yüzyılın sonunda yalnız Fransa’da değil, bütün Avrupa’da terbiyenin devlet idaresi, kontrolü altına girmeğe çalıştığını görüyoruz. Şüphesiz gütmekte olduğu amaçlar bakımından kendisini parçalayan, mekân, millet şartlarından yavaş yavaş sıyrılıyor, bütün milletlere ait özel terbiyeler, daha soyut, daha genel bir hal alıyor. Fakat aynı zamanda onu da ilâve edelim ki bu terbiyeler esasında maşerî olan vasıflarım daima muhafaza edegelmektedirler. Bize terbiyeyi zorla kabul ettiren cemiyet, cemaat değil midir? Bütün insanlarda ortak, müşterek olan vasıfları çocuklarımızda geliştiren, bu geliştirmeyi emreden cemiyet değil midir? İş bu kadarla kalmıyor. Yalnız örf, âdet, «opinion: halkın kanaati, fikri» eğitmenliğe mahsus ödevleri anlamaklığımız için bize «manevi» bir zor yapmakla kalmaz, yukarıda hatırlattığım gibi buna öyle bir önem verir ki cemiyetin kendisi bu ödevi üzerine alır. Cemiyetin bu noktaya kadar ileriye varması, menfaati, aynı zamanda bu işle ilgisi dolayısiledir. Haki katte geniş bir surette «insanî» olan bir terbiye çağdaş cemiyetlerin istediği «vatandaş» ı yetiştirebilir. Zira Avrupa milletlerinden her biri geniş bir bölgede yerleşmiş çeşitli ırklardan vatandaşlarını teşkil etmiş, emek, sâyde sonsuz bir «bölüm» e uğramış, milletleri meydana çıkaran fertler o kadar birbirlerinden ayrılmışlardır ki o fertler arasında insan olmak vasfından başka ortak, müşterek bir şey kalmamış gibidir. Bu kadar ayrılığa uğramış cemiyetlerde insanın ideal enmuzeci maşerî: topluluk tipi olarak görünür. Umumî vasıflarından bazı unsurları kaybeder; eski tikelcilik, kısmîcilik (particularite) sistemine her hangi bir irtica, gerileme ile başvurulacak olursa bütün büyük devletlerin, türlü türlü gruplara, zümrelere, ayrıldıkları, dağıldıkları görülür.

Nasıl Romalıların, Yunanlıların pedagoji ülküsü «Site» nin teşkilâtı, müesseseleri ile anlaşırsa bugünün pedagoji ideali de «sosyal bünye» mizle izah olunabilir. Eğer pedagoji terbiyemiz dar bir surette ulusal değilse bunun sebebini çağdaş milletin teşkilâtında, sosyal bünyesinde aramalıdır. Mesele bu kadarla kalmıyor. Yalnız cemiyet insan tipini, eğitmenin ulaştırmak istediği evrim derecesine çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda bu insan tipini, ihtiyaçlarına nazaran da uygulamış, vücuda getirmiş olur. Bu kabiliyetlerin insanın doğal yaradılışında bir gözlem ile keşf olunacağını düşünmek hatalıdır. Doğal bünyede mevcut olan bütün tohumlar ancak düşünme, teemmül, tefekkür sayesinde en yücel bir gelişmeye götürülüp güzelleşebilir. Terbiyenin bizde tahakkuk ettirmek istediği, insan tabiatının ortaya sürüp attığı insan değildir; cemiyetin istediği, düşündüğü insandır. Cemiyet de idaresinin gerektirdiği şekilde insan ister. Bu da ispat eder ki cemiyetlere göre insan hakkındaki görüşümüz, anlayışımız değişir, durur. Zira eskiler de, aynen bizim gibi çocuklarını adam ettiklerine inanırlardı.

Terbiye tiplerinin numunelerini yabancılardan almıyorlarsa şüphesiz «insanı» gerçek bir insan terbiyesi için nazarlarında yalnız (site, belde) terbiyesi vardı da ondan... Yalnız insanlığı bizim anladığımız anlamdan başka bir manada anlıyorlardı Cemiyet teşkilâtında her neviden önemli bir değişiklik insan fikrinde bir değişikliğe karşılıktır.

Çoğalan rekabet zoru altında sosyal emek ne kadar fazla bölünürse her emekçinin ihtisası da daha erken olur; her emekçinin ihtisası da daha fazla belirir. Ortak terbiye sınırlarını daraltmış olursa bundan dolayı insanın genel seciyeleri, vasıfları bakımından fakirleşmiş olur. Vaktiyle edebî terbiye insanlık kültürümüzün temel unsuru idi. Bugün edebî kültürün bir ihtisastan ibaret kalacağı bir zamana doğru ilerlemekteyiz. Ayniyle yetkelerimiz arasında bir silsile tanıyorsak, eğer bu yetkeler arasında önem vermemiz gerekenleri varsa o melekeleri diğerlerinden fazla geliştirmek suretiyle tabiatta, onlara bir liyakat vermiş oluruz. Bu değerlerin derecesi cemiyetlerde zorunlu olarak değiştiğine göre tarihin çeşitli, türlü türlü zamanlarında ayni kalamaz. Dün süel, askerî fazileti ile cesaret ilâ planda idi. Bugün düşünme, fikir ilk sıradadır. Yarın ihtimal zevk, haz, sanat eserlerine karşı duygunun en ön planda olduğunu göreceğiz. Bu suretle geçmişte de, halde de en ince noktalarına, teferruatına kadar pedagoji mefkuremiz, ülkümüz cemiyetin eseridir. İnsana olmak istediğimiz tasviri çizen, bu tasvirde, resimde teşkilatının bütün özelliklerini aksettiren topluluktur. Kısaca, yalnızca ferdin menfaatlerinin konusu olmaktan uzak bulunan terbiye, her şeyden evvel cemiyetin kendi hayat şartlarını yenileyen bir vasıtadan başka bir şey değildir. Topluluk üyeleri arasında kâfi (bir cinsten, tecanüs) benzerlik var ise ancak yaşayabilir. Terbiye, toplu hayatın dayandığı bu temel benzerlikleri çocuğun ruhuna hakkeder, bu benzerliği hudutlandırır, kuvvetlendirir. Fakat diğer taraftan belirli bir nevileşme olmuyorsa her türlü yardım, iştirak imkânsız olur. Terbiye bu zorunlu nevileşmenin devamını sağlar, kendisi ayrıca ihtisaslaşır. Terbiyenin bu iki görünüşü genç neslin sosyal bir hayata girmesinden başka bir şey değildir.

Her birimizin gerçekte kolayca ayrılamayan iki varlığımız vardır. Biri kendimize, şahsî hayatımızın olaylarına ait bütün zihin, duygu hallerinden vücut bulur. İşte buna «bireysel, ferde has varlık» diyebiliriz. Diğeri şahsiyetimizi değil, bağlı bulunduğumuz mesleği, milleti, grubu yahut grupları açıklayan alışkanlıklar, duygular, fikirlerdir. Bu alışkanlıklar, hisler, fikir, din inançları, ahlâk gidişleri, edimleri, millet ve meslek görenekleri, ananeleri, her neviden topluluk fikirleri, örf ve âdetlerdir. Bunların bütünü «sosyal varlığımızı» vücuda getirir. Bu varlığı her birimizde yaratmak, terbiyenin gayesi, erkesidir.

Terbiyeye bağlı tesirin önemi, faydası da orada görünür. Neticede bu sosyal varlık insanın ilksel hayatında bahşedilmiş olmadığı gibi kendisine mahsus bir gelişme ile de meydana gelmez. İnsan kendini vakfetmeğe, feda etmeğe, bir ahlâk disiplinine saygı, siyasî bir egemenliğe kendini arzusile teslim etmeğe hevesli, elverişli değildir. İnsan ve cemiyetin timsalleri, remizleri olan Allahların, mabutların hizmetkârı olmak, onlar için bir mezhep vücuda getirip kendilerine şeref vermek maksadile nefsimizi mahrumiyette bulundurmayı zarurî surette doğal tabiatımız bize telkin etmiyor. Kurulmasından sonra kuvvetleştikçe, önünde insan küçüklüğünü hissettiği bu büyük manevî kuvvetleri meydana çıkaran topluluktur, cemiyettir. O halde soya çekimin, belirsiz temayüllerinden onu sıyırırsak cemiyet her yeni nesilde yeniden yazmak mecburiyetinde bulunduğu boş bir levha karşısında bulunur. Benci doğan varlığa en kestirme yollardan diğer bir varlık ilâve etmesi, cemiyetin onu manevî (tinsel) sosyal bir hayata sevk etmeğe muktedir olması lâzımdır. Terbiyenin ödevi de işte budur; büyüklüğü de orada görünür.

Terbiye ferdin organizmasını tabiat tarafından tayin olunan istikamette geliştirmekle yahut da geliştirilmesi istenen sizli kuvvetleri meydana çıkarmakla kalmaz. Ter biye aynı zamanda insanda yeni bir varlık halkeder. Başkaca yaratıcı olan bu fazilet, iyilik insan terbiyesinin özel bir imtiyazıdır da... Hayvanların baba, analarının yavrularımı tâbi kıldıkları yetiştirme görevine bu adı vermek uygun ise bu yaratıcı terbiye hayvanların almakta oldukları terbiyeden büsbütün başka bir şeydir. Hayvanda uykuda olan belirli «içgüdü ünsiyak» ların gelişmeleri çabuklatılabilir. Fakat hayvan yeni bir hayata sokulamaz, ona yeni bir hayat verilemez. Hayvanlar «sosyal hayat» dışında gayet sade cemiyetler kurarlar. Her hayvan doğduğu zaman beraber getirdiği içgüdü, insiyakların makine kabilinden hareketlerde faaliyette bulunuyor demektir. Mademki hayvanlarda gerek ferdin, gerek zümrenin, nevin hayatına tabiat yetmektedir; o halde, terbiye hayvanlarda yaradılışın esasına çok bir şey ilâve etmiyor demektir.

İnsanda ise, sosyal hayatın dayandığı her nevi istidat, bünyemiz «yapı, yaradılış» de yerleşebilecek «organik kabiliyetler» şeklinde maddileşemeyecek kadar karışık ve çokturlar. Buna nazaran sosyal istidatlar (yetkilik, yeteneklik), veraset yoliyle bir nesilden öbür nesle devredilmez: bu istidatların geçmesi keyfiyeti terbiye vasıtasiyle olur,

'Bir çok cemiyetlerde rastlanılan «Ceremonie d'initiation: Tekris bir cemiyete, kurula girme töreni» insan terbiyesinin bu ayırıcı hassasını, insanların bunu çok eski zamanlarda hissettiğini gösterir: Bir topluluğa girme ve alışma gencin genel olarak yetiştirilmesi bittikten sonra delikanlıya kabile, aşiretin en kutsal terbiye, adabını, insanlarla münasebet görevlerini, en esaslı, temel inançlarını açıklar. Delikanlı, eski terbiyeyi tamamlamış, bitirmiş, büsbütün yeni bir hayatın eşiğinden atlamış olur. Bu tekris töreni yapıldıktan sonra genç, cemiyet içinde bir mevki almış olur.

Milletler arasında yayılmış bir inanca göre bu tören (âyin) ile insan yepyeni bir «şahsiyet» kazanır, yeni bir insan olur, başka bir isim alır, bu ad artık yalnız bir işaretten, sandan ibaret değil, onun varlığının, şahsiyetinin esaslı bir unsurudur da... O halde «tekris» töreni ikinci bir doğuş gibi sayılır. İlksel insan, bu değişmeyle yeni bir ruhun fertte yerleştiğini düşünür. Fakat mitolojiye ait inançları bertaraf edersek bu fikrin ifade ettiği sembol terbiyenin insanda «yeni bir varlık» yarattığını göstermez mi? İşte bu yeni varlık «sosyal varlık» tır.

Bu tekrisin ferdi yoksuzluğa zorladığına, doğal hareketlerimizi bozduğuna göre ahlâka bağlı hareketlerin yalnız dıştan gelen bir etki ile bizi harekete getirdikleri söylenemez mi?

Bunlardan başka insanın kendiliğinden aradığı, kazanılması ile ilgili olduğu keyfiyetler yok mudur? Bu keyfiyetler eşyanın mahiyetine uygun bir surette insanı hareket tarzlarına sahip eden keyfiyetlerdir; onlar da uzviyetimizin sağlığına, kuvvetine hizmet eden bedenî (tensel) keyfiyetlerdir. Bunlar için terbiye, hiç olmazsa yaradılışın, vücut yapısının gelişmesine hizmetten başka bir şey yapmaz, ferdi teveccüh ettiği evrime, topluluğun yardımı ile sevk eder.

Fakat dış görünüşlerine karşılık bu hal terbiyenin dış, yani sosyal zaruretlere cevap verdiğini, işlenen görevleri cemiyetten cemiyete değiştiğini, topluluktan topluluğa bunlara başka başka manalar verile gelmekte olduğunu gösterir. Bütün milletler tarafından kabul edilmiş sağlam «fikrî bir kültür» mevcut olması da lâzımdır.

Bugün başımız üzerine çıkararak saygı gösterdiğimiz bilim, tenkit (eleştirme: critique) uzun zamanlar tarihte şüpheli nazarlar altında kalmıştı. Fikren zayıf, fakir olanları hayatta mesut ilân eden kimseler yok mudur?

İnsan yaradılışına uymayan bilgi için bu alakasızlığı tavsiyeden çekinelim. Eskilerde hiç bir ilim arzusu yoktu, zira mensup oldukları cemiyet, topluluk bu ihtiyacı hissetmemişti. Yaşamak için her şeyden evvel saygı gösterilmiş kuvvetli ananelere, göreneklere lüzum vardı. Halbuki anane, görenek fikri, düşünmeyi uyandırması şöyle dursun, onu yasak eder; sosyal çevreyi, sosyal şuuru, biline (vicdanı âmme) i sofuluğa, dindarlığa kaydırır. Bu suretle vücut terbiyesi ikinci plana atılır. Bu hal, ortaçağ okullarında, medreselerinde söylediğimiz şekilde olmuştu. Kanaatlar, örf, âdetlere göre ayni terbiye türlü, türlü manalarda anlaşılabilir. Isparta’da terbiyenin konusu, organları zora, meşakkate, güce alıştırmak, sertleştirmekti. Atina’da terbiye vücudu güzel, hoş görünür bir hale getirmek vasıtası idi. Şövalyelik devrinde çevik, çâlâk askerler, cenkçiler yetiştirmek isteniyordu.   Zamanımızda terbiye ancak sağlık amacına sahiptir ve şiddetli fikir terbiyesinin tehlikeli sonuçlarını gidermeğe uğraşmaktadır.

İlk görünüşünde istenen, istenebilen bu vasıfları fert, cemiyetin dilediği tarzda ve dilediği zaman arıyor.

Yalnız ruhbilimin pedagoji için ne kadar yetmez bir kaynak olduğunu görüyorsunuz: Her şeyden evvel size gösterdiğim gibi cemiyet, :terbiyenin halketmesi gereken ülküyü çizmekle kalmaz, ferdî yaradılışımızda bu ülküye doğru belirli haller, belirli meyiller (eğinim: inclination) de yoktur. Bu hal bizde hiç de gizli şekilde umumî eğinim olmadığını göstermez, Zira bu umumî meyiller olmadan ülkünün gerçekleşmesi mümkün, olamaz. Eğer insan kendini feda etmesini öğreniyorsa bu fedakârlığa yetkili olduğunu, eğer fert bir bilimi bağlı kalabiliyorsa o ferdin bu bağlılığa yarar olduğunu ifade eder.

Evrenin bir küçük parçası olmak sıfatı bile kendimizin dışındaki bütüne boyun eğdiğimizi, tâbi olduğumuzu belirtir. Bu suretle kendimizi çıkarıcı (menfaatçi) olmamağa hazırlayan bir (gayri şahsilik) var demektir. Mademki düşünüyoruz, o halde eşyayı, olayları bilmeğe, tanımağa (eğinim) imiz, meylimiz var demektir.

Fakat biribirine zıt istidat, meyillere karışmış olan bu dağınık istidatlar, meyiller ile cemiyetin etkisi altında «belirli» bir şekil alan istidatlar, meyiller arasında uçurum kabilinden fark vardır. Topluluk halinde meyve vermeğe namzet bu tohumları, evvelden bir tahlil ile sezmek kavramak imkânsızdır; zira cemiyet ona eksik olan bir renk verir; bazı şeyler ilâve eder; değiştirir. Ferdî şuur bizim için bir sır olmak halinden çıksa, ruhbilim bütün gözlem, incelemelerini bitirmiş bir ilim olsa bile pedagojinin güdeceği gayeyi bilemez. Yalnız sosyoloji, bu terbiye gayesini sosyal hallerden çıkarır, o gayeyi keşfederek yakalamak hususunda bize" yardım edebilir. «Topluluk şuuru» belirsiz, buhranlı bir halde olduğu zaman ülkünün ne olması lâzım geldiğini tayin edemezse o zaman da sosyoloji bize terbiye amacını bildirmek suretiyle yardımda bulunur. Fakat terbiyenin güttüğü gayelerin anlaşılması işinde sosyolojinin rolü hâkim bir durumda ise vasıtaların seçilmesi hususunda aynı rol devam eder mi? Bu noktada ruhbilimin hukukunu, salâhiyetini muhafaza etmesine itiraz edilemez.

Pedagojinin ülküsünü ilk planda sosyal zaruretlerle belirtmek mümkün ise de bunların gerçekleşmesi ancak fertler sayesinde kabil olur. Fikrin basit anlayışından başka bir şey yapmak isteniyorsa çocuk şuuruna en uygun vasıtayı bulmak lâzımdır. Pedagojinin mevzuu işinde âdi tecrübelerden tasarrufta bulunmak istenirse şuurun sahip olduğu, tâbi olduğu kanunları tanımak, ondan sonra onları tadil etmeğe, istediğimiz tarafa çevirmeğe savaşmak gerekir. Şuur görevini belirli bir yöne doğru harekete getirmek için onu harekete koyan zemberekleri onlar m neden ibaret olduklarını bilmek lâzımdır. Uygun olan etkinin uygulanması nedenlerin, illetlerin bilinmesi ile kabil olur. Meselâ çocukta vatan muhabbetini mi, yoksa insanlık muhabbetini mi uyandırmak söz konusudur? Çocuklarımızın ahlâk duygusunu, bu hususta bilgimiz varsa bu veya şu istikamette harekete getirebiliriz. Arzu, heyecan, alışkanlık diye adlandırdığımız olaylar, gösteriler, bunların bağlı olduğu şartlar, çocukta gösterdiği şekiller hakkında belirli, açık, temayüllerde hoş veya fena bir keyfiyet, yahut aksine bir teessür halinden evvel bir olay yahut fizyolojik bir ödev yapılmış olduğuna göre bunları türlü türlü düzenlememiz gerekiyor. İşte bütün bu problemleri, meseleleri halletmek çocuk ruhbilimine ayrılmış işlerdir. Ruhbilimin terbiye gayelerini tayin etmek hususunda yetkisi olmaması metodun kurulmasında faydalı bir rol oynayacağı hakkında bizi şüpheye düşürmemelidir. Hiç bir metot, bütün çocuklara aynı suretle uygulanmadığına göre bu şahsiyet, zekâ değişiklikleri arasında seciyeleri, karakterleri tanımağa, ruhbilimin yardım etmesi lâzımdır. Bu arzunun gerçekten yerine getirilmesi ruhbilimin bugünkü durumu bakımından güçtür.

Demek ki fert ilminin, psikolojinin pedagojiye yaptığı faydaları, terbiyedeki hissesini tanımamazlık edemeyiz. Bu çevre içindeki meselelerde terbiyeciyi gideceği yolda tenvir edebilmesi için terbiye, sosyolojinin yardımından hiç bir zaman vazgeçemez.

Mademki terbiyenin gayesi sosyaldir; bu gayelere ulaşacak vasıtaların karakterleri de sosyal olması lâzımdır. Hakikatte bütün terbiye müesseseleri sinesinden çıktığı içtimaî müesseseye benzer, onun küçük bir şeklidir. Beldede olduğu gibi mektepte de bir disiplin vardır. Öğrencilere ödevlerini belirten kurallar, kaideler insana da hareket tarzlarını emreden kural, kaidelerdir. Okul ödevlerine bağlı mükâfat, cezalar da «Site» deki, cemiyetteki mükâfat, cezalara benzer. Çocuklara mevcut ilimleri öğretmiyor muyuz?. Bu bilimler, çocukların kafalarında mahpus kalmaz, diğer insanlarla münasebetlerinde bu ilimler harekete gelirler. Bütün sosyal (mihanikiyetler) manzumesini, sistemini harekete getiren bu münasebet bir öğretim meydana çıkarır. Olgun insana yöneltilen bu öğretim hiç de öğrencinin öğretmenden aldığı tahsilin mahiyeti dışında bir şey değildir. Bilginler, çağdaşlarının hocalarıdır denmiyor mu? Bu bilginler etrafında kurulan zümrelere «mektep» adı verilmiyor mu? Hakikatte «okul hayatı» sosyal hayatın tohumu, nüvesi, çekirdeğinden ibarettir. Sosyal hayat da «okul hayat»ın çiçeklenmiş, olgunlaşmış şeklidir. Birisinde yaşayan, iş gören yollar, usullere diğerinde de rastlanır. Müesseselerin bilimi olan sosyolojiden terbiye müesseselerinin ne halde bulunduklarını, nereye, hangi şekillere doğru yollandıkları hakkında bilgi isteyebiliriz Cemiyeti ne kadar iyi tanırsak küçük sosyal bir âlem olan okulda neler olup bittiğini daha çabuk anlayabiliriz.

Görüyorsunuz ki usullerin tayini bahis konusu olduğu zaman ne kadar tedbirli, ne kadar kayıt ve şartlarla ruhbilim verilerini kullanmamız uygun düşüyor. Yalnız ruhbilim ile' küçük enmuzeci, fertte değil, cemiyette olan zarurî unsurları kavramak mümkün olamaz.

Başkaca terbiye gayelerinin bağlı olduğu toplumsal haller, onlara yaptığımız etkilerden ibaret değil, sosyal haller usullerin, metotların anlayışına da tesir eder. Zira gayenin içyüzü, mahiyeti bir kısım vasıtaların mahiyetini bildirir. Meselâ cemiyet bireyci, ferçti, bireysel (individuel) bir istikamete gidiyorsa ferde zor yapabilmesine, ferdin hürriyetini hesaplamayan her nevi terbiye usullerine müsaade edilmeyecektir. Aksine geçici veya daimî zaruretler ânında terbiye daha şiddetli bir uyma ihtiyacını emredecek, zekânın başka türlü hareketlerini meydana çıkaran her şey yasak edilecektir. Hakikatte de terbiye usulleri ne zaman derin ve temelli değişikliklere uğramışsa topluluk hayatının devamında tesirini gösteren büyük sosyal hareketler, cereyanlardan birinin tesiri altında vaki olmuştur. Yoksa ruhbilime ait keşifler sayesinde ortaçağ metotlarına karşı çıkmamıştır. Avrupa cemiyetlerinin yapılışlarında, bünyelerinde çıkan değişikliklerin neticesinde insan hakkında «yeni bir telâkki» hasıl olmuş, bu ziyadan da dünya nurlanmıştır. Ayniyle 18 inci yüzyıl sonunda, 19 uncu yüzyıl başında «sezgi ve deney usulü» (mücerret, soyut usul) yerine konmak istenmiştir.

Bu teşebbüs de o zamanki isteklerin «aksiseda» siydi. Ne Bazdof, ne Pestalozi, ne Frobel büyük psikolog değildiler. Onların kanaatlerini,   nazariyelerini belirten insanlık üzerine çöken zora, istibdada, tazyike karşı nefret, hürriyete saygı, asrî fertçiliğimizin temeli olan insana, çocuğa karşı aşk, muhabbetten ibarettir.

Bu suretle terbiyenin hangi tarafından, cephesinden mütalâaya alınırsa alınsin, ayni sosyal karaktere sahip olduğunu görüyoruz, İster takip olunan gayeler, ister bu gayelere ulaşmak için kullanılan vasıtalar bahis konusu olsun terbiye, daima toplumsal zaruretlere, ihtiyaçlara cevap teşkil eder. Bunlarla ifade olunan maşerî hisler, maşerî (toplumsal) fikirlerdir. Bu müşterek hisler, fikirler de fertte menfaatini bulmaktadır. Varlığımızın en iyi kısmını terbiyeye borçlu olduğumuzu bildirmemiş miydik?.. Varlığımızın bu iyi kısmı sosyal bir membaa aittir. Ondan dolayı daima cemiyete dönmek, cemiyete müracaat etmek lâzımdır Terbiyeci, tefekkürünün, düşünmelerinin ilkelerini yalnız «topluluk» ta bulabilir. Bir defa ortaya konmuş olan bu ilkeleri çocuğa en iyi bir halde nasıl telkin, tatbik edeceğimizi ruhbilim izah eder. Fakat her zaman söylediğimiz gibi ruhbilim bu prensipleri, ilkeleri bize keşfettiremez. Bahsi bitirmeden ilâve edeyim ki zarurî, acele olarak sosyal karakterin terbiyeye uygulanması lâzım gelen bir memleket varsa o da bizim memleketimizdir (Fransa bizim için de aynı). Bir cemiyet sükûn içinde bulunduğu zaman, meselâ 17 nci yüzyılda Fransız cemiyetinde olduğu gibi terbiye sistemleri kurulmuş, düzenlenmiş bir haldedir. Kimse inkâr edemez ki orada yapılacak iş kurulmuş olan bu prensipleri uygulamaktan başka bir şey değildir. Ne ulaşılacak amaç, ne de kullanılan metotların genel istikameti, teveccühü hususunda hiç bir şüphe yoktur. Ancak bu prensipleri uygulama tarzlarında ayrılıklar olabilir. Bu engelleri, müşkülleri de ruhbilim halleder.

Gerek fikir, gerek ahlâk bakımından bir güvenliğin asrımızda mevcut olmadığını size öğretecek değilim. Bu güvensizlik terbiyenin bir taraftan zayıf tarafını, aynı zamanda diğer taraftan ehemmiyetini, yüceliğini gösterir. Çağdaş cemiyetlerin geçirdikleri ve geçirmekte oldukları büyük değişiklikler «ulusal» terbiyemizde de bu evrimlere yaraşır, uygun değişiklikleri gerektirmektedir. Bu değişmelerin zarurî olduğunu hissediyoruz. Fakat bu tahavvülâtın nereye varacağını lâyikiyle bilmiyoruz.

Partilerin, fırkaların, fertlerin özel kanaatleri ne olursa olsun efkârı amme (halkın kanaati, milletin kanaati) bu hususta kararını vermiş bir halde değildir; heyecan da gösteriyor. Terbiye meselesi 17 nci asır adamlarının terbiye anlayışları gibi aynı açıklıkla bize verilmiş değildir. Edinilmiş fikri tatbike koymak değil de, bizi idare eden fikirleri bulmak bahis konusudur. Terbiye hayatının kaynağı olan cemiyete, topluluğa, müracaat etmezsek bu fikirleri nasıl bulabiliriz? Bu ihtiyaçlar, giderilmesi gereken ihtiyaçlar olduğuna göre onları cemiyetten sormak, tahkik etmek lâzım geliyor. Bu fikirleri bulmak için iç âlemimize bakmak; erişmek istediğimiz gerçeği, hakikati gözümüzden uzaklaştırmaktır.

Bu halde bütün dünyayı etrafımızda döndüren, bizi de faaliyete sevk eden hareketi anlamak için «imkânsızlık» içinde kalacağız. Eğitmen için sosyal bir terbiyenin zorunlu olduğunu söylerken ne sade, bâtıl bir hisse, ne de körü körüne itaate, ne de bütün hayatım müddetince öğrenmekte olduğum bir ilme, beslediğim derin, nihayetsiz' sevgiye tâbi oluyorum. Bu tarzda ifadede bulunmak için sosyoloji bize hazırlanmış esaslar verecektir, bizim ödevimiz de onları tatbikten ibarettir demek istemiyorum.

Sosyoloji, diğer ilimlerden fazla bir eser ortaya çıkarabilir; sosyoloji muhtaç olduğumuz şeyleri terbiye meselesinde bize verebilir, tecrübelerimize bir ruh, tesirlerimize bir istikamet, kısaca bize nâzım (düzenleyici) fikirleri verebilir. Bu suretle sosyoloji terbiye tesirinin faydalı olması için zorunlu ,(zarurî) olarak gereken «şart» ödevini görür.

 

Sayfa:86-104


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
20° 24° 14°
Saat