Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam40
Toplam Ziyaret393888

MİLLİ TERBİYE/Ziya GÖKALP

MİLLİ TERBİYE

Ziya Gökalp

 

-I-

Bir kavmin vicdanında yaşıyan «kıymet hükümleri -jugements de valeur» nin mecmuuna, o kavmin «hars-culture» ı denilir. Terbiye, bu harsı, o kavmin fertlerinde «ruhî melekeler» haline getirmektir.

Bir kavmin zihninde yaşıyan «şe'niyet hükümleri -jugements de realites» nin mecmuuna o kavmin «fenni-yat - technologie» ı denilir.

Talim, bu bilgileri o kavmin fertlerinde ruhî itiyatlar haline getirmektir.

«Vatan mukaddestir, baba muhteremdir, bu tablo güzeldir» dediğimiz zaman verdiğimiz hükümler kıymet hükümleridir. Kıymet hükümlerinde hâkim olan ferdî şuur değil, içtimaî vicdandır. Bunun içindir ki kıymet hükümleri her cemiyette başka türlüdür. «Şeker tatlıdır, gül pembedir, karpuz kürrevîdir» dediğimiz zaman verdiğimiz hükümler şe'niyet hükümleridir. Şe'niyet hükümlerinde hâkim olan ferdî şuur yahut mücerret akıldır. Bundan dolayıdır ki şe'niyet hükümleri bütün cemiyetlerlerde birbirinin aynıdır. Bir cemiyetin iyi, güzel, mukaddes tanıdığı şeyleri diğer cemiyet fena, çirkin, melun görebilir. Hâlbuki şeker her cemiyet için tatlı, sulfato her kavim için acıdır. Dünyanın her tarafında portakal yuvarlaktır ve iki kere iki dört eder.

Kıymet hükümleri her cemiyette başka türlü olduğu için millî bir mahiyeti haiz olduğu gibi onların mecmuu olan hars da millîdir; o halde, harsın çocukların ruhuna zerk edilmesinden ibaret olan «terbiye» nin «millî» olması iktiza eder. Bilâkis, şe'niyet hükümleri ve onların mecmuu olan fenniyat «lâmillî»[1] dir; o halde, fennî bilgilerin, çocuklara öğretilmesi demek olan «Talim» in de «lâmillî» olması lâzım gelir.

Terbiyenin tamamıyla millî olup olmamasına göre, cemiyetler üç enmuzece, yahut içtimaî tekâmül, üç devreye ayrılır

  1. Cahili cemiyetlerde terbiye «millî» olmakla beraber «kısmî» dir. Çocuk «aşiret»in yahut «il»in içinde kitapsız, mektepsiz, muallimsiz olarak millî bir terbiye alır. Fakat içinde yaşadığı hars bütün kavme ait umumî hars olmayıp, aşirete yahut «il»e mahsus olan kısmî harstır; binaenaleyh terbiye de umumî değil, kısmîdir.
  2. Kitabî bir dinî yahut asri bir terakkiyi kabul eden kavimler yeni bir medeniyet zümresine dâhil olurlar. Bu medeniyet, kitapları, mektepleri ve muallimleri vasıtasıyla kendisini o kavimlere ait çocuklara tedris ettirir. Bu devirde millî hars, beynelmilel medeniyetin ananeleri altında gayri mahsus bir halde kalır. Medeniyet, aynı dine yahut aynı terakki yoluna sâlik olan milletlerde müşterek olan kıymet hükümlerinin mecmuu demektir. O halde bu devirde terbiye millî değil, beynelmileldir. Mektepler, çocukların ruhuna millî harsı değil, beynelmilel medeniyeti zerke çalışır.
  3. Beynelmilel medeniyetlere karşı teşriî istiklâl ve harsî hürriyetini istirdad eden «âhir milletler-nations modernes»in ilk işi millî harsı aramaktır. Millî harsı aramakta takib olunacak usulün esası şudur.

Bir medeniyete mensup beynelmilel kaidelere «anane-tradition» denilir. Dinî, ahlâkî, hukukî, lisanî, bediî, iktisadî namlarıyla muhtelif nevilere münkasem olan bu ananelerden hangileri millî vicdana uygun bir şekil almış ve millî hayatta eanlı bir surette yaşıyorsa onlara «müessese - insitustion» denilir. Hangileri millî vicdana temessül edemiyerek hayattan büsbütün atılmışlarsa onlara «içtimaî müstehaseler - fossil soeiaies» denilir. Milli vicdana temessül edemedikleri halde atalet kanunu mu¬cibince henüz yaşamakta devam edenlerine de «pes-zinde-survivance» namı verilir.

Bir millet, millî harsını bulmak için mensup olduğu medeniyetlere ait ananelerden hangilerinin müstehase ve pes-zinde haline geldiğini ve hangilerinin müesese mahiyetini aldığını arar. Bunları tefrik ve tâyin ettikten sonra müstehaselerle pes-zindeleri atarak yalnız müesseseleri kabul eder. Zaten, hars bir milletteki dinî, ahlâkî, hukukî, lisanı, bediî, iktisadî müesseselerin mecmuu demektir. Bu millî müesseseler keşif ve tedvin edilince artık mekteplerdeki tedrisattan beynelmilel medeniyetler ihraç olunarak, yalnız millî hars tedris edilmeye başlar ki asıl millî terbiyenin hükümran olduğu zaman bu zamandır. Bu içtimaî devreleri kendi millî hayatımızda arayalım:

Osmanlı Türklerinin ataları olan Oğuzlar İslâmiyetten evvel “il” hayatı yaşıyorlardı. Çocuklar, il içinde kitapsız, mektepsiz, muallimsiz olarak Oğuz türesini öğreniyor, şölenlerde ozanların kopuz çalarak terennüm ettiği millî destanları işitip belliyorlardı. Bu devirde terbiye millî olmakla beraber her il ayrı bir hayat yaşadığı için umumî olmayıp kısmiydi. Oğuzlar islâmiyeti kabul ederek Selçuk ve Osmanlı devletlerini teşkil ettikten sonra kitaplı, mektepli, muallimli bir medeniyet karşısında kaldılar. Arabın, Acemin ve hattâ Türkün müşterek bir mahsulü olan bu medeniyet okuyup yazanları kendi tesiri altına aldı. «Şölen Edebiyatı» yerine «Divan Edebiyatı» kaim oldu. «Türe» yerine «fıkıh» tedris edilmeye başlandı. Mamafih şölen edebiyatı bir taraftan halkın isimsiz neşideleriyle masal ve mesellerinde, diğer taraftan saz şairleriyle tekke şairlerinde mevcudiyetini gizli gizli yaşıyordu. Oğuz türesi Osmanlı kanunnamelerinde devam ediyor, acemi oğlanlar ve iç oğlanlar kışlalarıyla enderun mektebinde amelî olarak tedris olunuyordu. Şurası şayanı dikkattir ki, bu devirde «medrese», içine aldığı Türkleri gayritürk yaparken, «Enderun» derununa ithal ettiği gayritürkleri türkleştiriyordu. Bu gibi millî teşkilâtlar sayesindedir ki beynelmilel medeniyet, millî harsı büsbütün ortadan kaldıramıyordu. Medeniyet ile harsın yanyana yaşamasından iki ayrı lisan, iki ayrı edebiyat, iki ayrı hukuk, iki ayrı ahlâk, iki ayrı bediiyat husule gelmişti. Bu iki manzume, birisi üst tabakada, ikincisi alt tabakada olduğu halde birbiriyle kaynaşmıyarak beraberce yaşıyorlardı. Tanzimat devrinde, asrî terakkisiyle gözlerimizi kamaştıran yeni bir medeniyet daha görünerek kendisini bize kabul ettirdi; bunun da kitapları, mektepleri ve muallimleri memleketimizde hâkim olmaya başladı. Şimdi artık iki resmî medeniyete mensup olmuştuk. Bu devirde türeye ve şölen edebiyatına melce olan eski teşkilâtlar bozulduğu için millî hars büsbütün ortadan kalktı. Fakat şimdi de membalârı ve esasları başka olan bu iki medeniyet mücadeleye başladılar. Divan edebiyatına rakip olarak «salon edebiyatı» zuhur etti.

Hukuk, ilm-i fıkha rakîb olarak meydana çıktı. Medrese ile mektep birbirine mübayin iki terbiyeye merkez oldular; halbuki bu terbiyelerin ikisi de millî değildi; bu iki terbiye de gayrî millî gençler yetiştiriyordu.

Nihayet Türkçülük cereyanı uyanmaya başladı. Bu cereyan, bugünkü millî harsı aramak ihtiyacından doğmuşken bazı yanlış anlıyanlar tarafından eski Türk medeniyetini iade ve ihya mahiyetinde telâkki edildi. Bu suretle millî harsımızı tazyik eden medeniyetler bu ana kadar iki iken, şimdi üç oldu. Millî lisanımızda müessese halini almış olan «merdiven, hasta, şarap» gibi Arabî ve Farisî kelimeler atılarak yerlerine «baskıç, sayru, sevci» gibi Türkçenin müstehaseleşmiş kelimelerini ikâme etmek, ölmüş edatları canlandırarak yeni kelimeler yapmak, Çağataycadan, Kazakçadan, Tatarcadan lisanımıza yeni kelimeler almak gibi garip teklifler serdolunmaya başladı. Hâsılı Türk lisanının, Türk içtimaî teşkilâtının en yüksek derecesi Osmanlı Türkünce tecelli etmişken Osmanlı Türkünün bugünkü canlı harsını bırakarak birçok kısımları müstehaseleşmiş, yahut pes-zinde haline gelmiş olan eski Türk medeniyetine rücu etmesi tavsiye olunuyordu; fakat «medeniyet yok, hars var» diyen hakikî Türkçüler yeni cereyanın mahiyetini tavzih ederek bu tehlikeli inhiraflara mâni oldular. Bunun neticesi olarak Türkçülüğün millî harsı aramaktan ibaret olduğu katî bir surette anlaşıldı.

Millî harsı bulabilmek için evvelâ hiçbir medeniyetin, hiçbir ananenin hususî taraftarı olmamak lâzımdır. Avrupa medeniyetine yahut Arap-Acem medeniyetine perestiş eden bir adam millî harsı duyamayacağı gibi, eski Türk medeniyetine hayran olan bir kimse de bugünkü Türk harsını anlıyamaz.

Saniyen; bir medeniyette müşterek olan milletlerin müesseseleri arasındaki aşikâr yahut gizli farkları aramak lâzımdır. Bu suretle müşterek bir ananenin muhtelif milletlerde ne gibi tahavüllere uğradığı ve birbirine benzemiyen müesseseleri nasıl doğurduğu meydana çıkar. Bir medeniyete mensup milletler zahirde birbirine benzedikleri halde, hakikatte yekdiğerine mübayindirler; bunu görmek için ananelerin müşabehetine aldanmıyarak, müesseselerin mübayenetini aramak iktiza eder.

Salisen; bir millete birbirine muhalif görünen içtimaî ittihad cereyanları arasındaki gizli irtibat noktalarını aramak lâzımdır. Millet, bir taraftan fertleri arasında tearüf (sympathie) diğer taraftan fertleriyle başka milletlerin fertleri arasında tenakür (antipathie) bulunan bir zümre demektir.

«El-ervahü cünûdün mücennedetün fema taarefe minha îtelefe ve ma tenakere minha ihtelefe» hadîs-i şerifi bu tarifi müeyyittir. O halde, bir taraftan millî müesseselerimizle medeniyet taşımız olan milletlere ait müesseseler arasındaki gizli mübayenetleri aramak lâzım olduğu gibi, diğer taraftan da milletimize mensup mübayin içtihat cereyanları arasında ki münasebetleri taharri etmek muktezidir. İçimizde Türk medeniyetçiliği, İslam medeniyetçiliği, garp medeniyetçiliği namlarıyla üç içtihat cereyanı var. Bu cereyanları tamik edince anlarız ki onlardan her biri diğer ikisini nefyetmek maksadıyla medeniyetçi olmuştur. Bu üç medeniyetçiliğin birbirini nefyetmesi üçünün de şuursuz bir surette millî harsı delâlet eder.

Meselâ Türk ve Avrupa medeniyetçileri «vakit» kelimesi yerine «tahdik» kelimesinin, «usul» kelimesi yerine «enha» kelimesinin, «sokak» kelimesi yerine «zükak» kelimesinin ikame edilmesini istememekte müttefiktirler; demek ki bu iki cereyan yalnız, îslâm medeniyetçiliğinin millî harsa muhalif ananelerini nefyediyorlar.

İslâm ve Türk medeniyetçileri de «bonjur, bonsuvar, monşer, monami» gibi frengâne tâbirleri istememekte müttefiktirler. Bunlar gibi îslâm ve Avrupa medeniyetçileri «uluğ, üsrük, atna» kelimelerinin «ulu, sarhoş, hafta» kelimeleri yerine ikame edilmesinin müttefikan aleyhindedirler; hattâ insafla bakılırsa, millî enmuzeçten bu gibi inhiraflara bais telâkki olunan cereyanın taraftarları bile ekseriyetle bu inhiraflara tasvipkâr değillerdir.

Bu üç cereyan-i nefiyde müttehit oldukları gibi ispatta da müttehittirler.

Arapça ve Acemceden lisanımıza geçen «kitap, kalem, mektep, naz, padişah» gibi kelimeler türkçüler ve avrupalılarca da makbuldür. Avrupa lisanlarında Türkçeye geçmiş olan «vapur, istasyon, tiren, fonograf, salon» gibi kelimeler türkçü ve islamcılar tarafından da kullanılmaktadır. Lisanımızda canlı bir surette yaşıyan Türkçe kelimeler hakkında ise avrupacıların ve islamcıların hiçbir aleyhtarlığı yoktur. O halde her üç zümrenin istediği müesseseler olup, istemediği müstehaselerle pes-zindelerdir.

Lisan dairesinde yaptığımız bu tecrübe, bize muhalif içtihat cereyanları arasında gerek nefiy ve gerek ispat hususlarında ittihat olduğunu ve hepsinin şuursuz bir surette millî harsı aradığını gösterdi. Bu tecrübenin diğer müesseselere tatbikından da aynı neticenin çıkacağına şüphe yoktur.

Milletin muhtelif zümreleri kıymet duyguları itibariyle mutavasıl kablar derunundaki mayi sütunları gibidir. Bu sütunlar daima aynı seviyede bulunurlar. Avrupada senelerce yaşıyarak frenkleşen Türkler memleketimize avdetlerinde ya levanten mahallelerde yaşıyarak hiç Türklerle temas etmemiye mecburdur; yahut milletin içine girerek -tıpkı mutavasıl kablardaki mayi gibi - kıymet duyguları itibariyle halkın seviyedaşı olmak ıstırarındadır. Birinci halde, gayrimillî kalarak milletin fertleriyle tenakür halinde bulunurlar; ikinci takdirde, tekrar millîleşerek milletin fertleriyle tearüf haline avdet ederler.

Hulâsa, bir milletin hayatı zahirde mütaaddit medeniyetlerin ananelerinden mürekkep gayrimütecanis bir halita gibi göründüğü halde, hakikatte birbiriyle ahenktar müesseselerden mürekkep mütecanis bir harstan ibarettir. Bir millet, mademki yaşıyabiliyor, terakki edebiliyor, mutlaka onun mütecanis bir harsı vardır. Milletin mütefekkir zümrelerinde görülen buhranlar millî harsa ait hastalıkların tezahürleri değildir; bir milletin harsı gayet sağlam olduğu halde mütefekkirleri hasta olabilir. Çünkü mütefekkirlerin beynelmilel medeniyetlerden itikadettikleri «ferdî irfan»ları ekseriya millî harstan büsbütün başka bir şeydir. Ferdî irfan, millî harsın bir mâkesi olduğu zaman sağlam ve feyzlidir; fakat millî harsı tedvin olunmamış milletlerde ferdî irfanların ekseriya millî harsla hiçbir, alâkası yoktur.

Millî hars yalnız dâhilerin fikirlerinde, kahramanların fiillerinde tecelli eder. Bu iki nevi fertler temsilî (rep-sentatif) bir mahiyeti haizdir.

Milletin güzideleri ancak dâhileriyle kahramanlarıdır. Mütefekkirler, tahsil kuvvetiyle irfan iktisabettikleri için ne temsilî bir mahiyeti haizdirler, ne de güzidelerden madut olabilirler. Bunların irfanlarındaki teşevvüşler, millî bir hastalığın arazları sayılamaz.

Şu teşrihlerden anlaşılıyor ki fikrî hayatımızda hasta irfanlar hükümran olmakla beraber milletimizin sağlam ve feyzli bir harsı vardır.

Bu hars, yalnız şursuz bir surette dâhilerle kahramanlarda tecelli etmekle kalmaz; içtimaiyet ilmi, onu usuli bir surette şuurlu olarak meydana çıkarabilir.

İşte biz, ancak içtimaiyatın bu ilmî usuliyle millî harsımızı keşfederek dinde, ahlâkta, hukukta, lisanda, bediiyatta, iktisatta nasıl bir şahsiyete malik olduğumuzu anladıktan sonradır ki kati bir surette «millî terbiye» devrine girebileceğiz.[2]

-II-

Şimdiye kadar terbiyecilere rehberlik eden, ruhiyat ilmiydi Ruhiyat uzviyen-ruhi (organico-psychique) hâdiselerle içtimaiyen-ruhi (socio-psychique) hâdiseleri birbirinden tefrik etmeyerek aynı neviden vakıa farz eden ve bu suretle yekdiğerine mübayin iki şe'niyeti kendisine mevzu ittihaz eden muhtelit bir marifetten ibarettir. Uzviyen-ruhi hâdiseler hayatiyat ilminin, içtimaiyen-ruhi hâdiseler içtimaiyet ilminin mevzuu dâhilindedir. Ruhiyat, hususî bir mevzua malik olmadığı için mücerret ilimler sırasına giremez. «Roberti» ye göre hayatiyat ve içtimaiyat mücerret ilimlerden olduğu halde ruhiyat ancak müşahhas bir ilimdir.

Mücerret bir ilmin hususî mevzuu olmak üzere, diğer ilimlerin mevzularından hariç müstakil bir şe'niyet bulunur; mücerret ilim, mevzuunu teşkil eden bu şe'niyetin tâbi olduğu umumî ve mücerret kanunları arar. Müşahhas ilim ise hususî bir şe'niyeti değil, mürekkep bir mevcudu tetkik eder; binaenaleyh, öteki gibi umumî ve mücerret kanunlar aramaz, muhtelif mücerret ilimlerin keşfettiği kanunlar vasıtasıyla müşahhas bir mevcudun hususiyetlerini izaha çalışır. Meselâ heyet, hikmet-i tabiiye, kimya mücerret ilimlerdendir: arziyat (geologie) ise müşahhas bir ilimdir. Arziyat, yukarki ilimlerin keşfettiği kanunlar sayesin¬dedir ki arzın muhtelif devirlere ait teşekküllerini izaha çalışır. Arzın bir arziyatı olduğu gibi diğer seyyarelerin de birer arziyatı vücuda getirilebilir. Dikkat edilirse görülür ki «arzi hâdiseler» diye hususî mahiyeti haiz yeni bir hâdiseler nev'i yoktur. Arziyatın tetkik ettiği hâdiseler, hey'î, hikmetî, kimyevî ve hayatî hâdiselerdir. Bunun gibi ruhiyat da hayatî ve içtimaî şe'niyetlerin terkibinden husule gelmiş «fert» ten bahseder. Fert, «Roberti» ye göre bir «hayati-içtimaî mahsul» (produit bio-social)den ibarettir

Meselâ Shakespeare, Napoleon, Bismarck birer ferttir. Her fert, bir uzviyet ile bir şahsiyetten mürekkeptir, tin hususiyeti hayatiyat ilminin, şahsiyetin hususi-ıçtimaiyat ilminin kanunlarıyla izah olunur.

Ruhiyat, bu iki mücerret ilme istinadendir ki, bu gibi tavsif ve izah edebilir. O halde, umumî ve mücerret mahiyeti haiz bir ruhiyat yoktur ve olamıyacaktır. Ruhiyat ancak «ferdî ruhiyat (psychoîogie individuelle)den ibaret olabilir ki buna «ferdiyat» namı vermek daha doğrudur. Ferdiyat ilmî, bu surette teşekkül ettikten sonra terbiyeye, büyük hizmetler arz edebilir. Çünkü mümtaz fertlerin teşekkülünde hayatî ve içtimaî nasıl sebeplerin âmil olduğu anlaşılınca, terbiyenin muvaffakiyet vasıtaları zenginleşmiş olur. Fakat, ferdiyatın teşekkül edebilmesi için, evvelemirde, hayatiyatın uzviyen-ruhî hâdiseleri, içtimaiyatın içtimaiyen-ruhî hâdiseleri iyice tetkik etmiş olması lâzımdır.

Eski ruhiyat, içtimaiyen-ruhî hâdiseler, uzviyen-ruhi hâdiselerin tabiî inkişafından husule gelmiş temadileri gibi telâkki eder; yani bu iki nevi hâdiseler arasında yalnız kemiyeten fark görür, keyfiyeten görmez. Meselâ dinî, ahlakî, bediî duyguları korku, ümit, telezzüz gibi uzvi ihtisaslardan, umumî ve mücerret mefhumları müşahhas müşahedelerinden, iradeyi sevk-i tabiîden iştirak ettirmeye çalışır; vicdanı şuurdan doğurmaya uğraşır. Ona göre, içtimai mefkureler uzvi temayüllerde «cüvvani - immanent» bir surette meknuzdur.

İçtimaiyat ilminin son keşifleri eski ruhiyatın bu telakkilerinin yanlış olduğunu meydana çıkardı. İçtimaiyen-ruhî hâdiselerin, uzviyen-ruhî hâdiselerden büsbütün başka mahiyette olduğunu ispat etti. İçtimaî hayat olmasaydı dini, ahlâkî, bediî duyguların mevcud olmıyacağını, mefhumi bir idrakin, sevk-ı tabiîlere muhalif bir iradenin teşekkül edemiyeceğini irae etti.

Uzviyen-ruhî hâdiseler birtakım sem'î, basari, şemmî, zevki, lemsî keyfiyetlerin idrak olunmasından ve bu havasi idraklere karşı uzviyetin aksülâmellerde bulunmasından ibarettir. Sesler, renkler, tatlar, kokular gibi haz ve elem de «keyfiyet» mahiyetindedir. Yani uzviyen-ruhî hâdiseler umumiyetle «keyfiyet ihtisasları» dır.

İçtimaiyen-ruhî hâdiseler ise, bilâkis, «kıymet duyguları»dır. Ben «kayısının lezzetinden hoşlanırım» dediğim zaman, bu sözümle bir «keyfiyet ihtisası» ndan haber vermiş olurum. Yemişin lezzeti bir kıymet değil, bir keyfiyettir. Çünkü lezzet yemişin maddi tabiatından sâdırdır ve onu duyan da uzviyettir. Fakat dinî duygu bir şeyi «mukaddes», ahlâkî duygu «iyi», bediî duygu «güze!» görmektir. Halbuki «mukaddes», «iyi», «güzel» mahiyetleri o şeyin maddi tabiatından sâdır değildir. Belki, ona, cemiyetin telâkkisinden varittir. Sonra da, bu mahiyetleri idrak eden uzvî bir şuur değil, içtimaî bir vicdandır.

İşte bu kabilden olan mahiyetlere «kıymet» namı verilir. Ruhî duygularımızın hepsinde bu kıymet mahiyeti mevcuttur.

Uzviyen-ruhî hâdiseler bütün beşerî fertlerde müşterektir. Çünkü beşer, hâyvanî nevilerden biridir; beşerî en-muzeç, bir uzviyet enmuzecinden ibarettir.

İçtimaiyen-ruhî hâdiseler ise her millette başka bir şekil ve mahiyetle mütecellidir. Her milletin kıymet duyguları kendine mahsustur. Çünkü ruhî enmuzeç olarak ancak millet vardır. Fert, terbiye tarikiyle bir milletin harsına temessül etmeden ruhî bir enmuzece mensubolamaz, «İçtimaiyen-ruhî hâdiseler içtima haletinin bir mahsulüdür. Vakaa, içtima haleti bir fabrikaya benzetilirse, buraya mevadd-ı iptidaiye olarak dâhil olan unsurlar uzviyen ruhi hadiselerden ibarettir. Fakat; bunlar içtimaî bir galeyanın tesir ve aksi tesirleri içinde o kadar samimî bir zevebana duçar oluyorlar ki artık eski mevcudiyetlerinden kalmıyor, bunların zevebanı hususî mahiyeti haiz yeni bir mevcudiyet husule getiriyor ki biz buna «içtimai vicdan» diyoruz.

Hayatın mevadd-ı iptidaiyesi de azot, karbon, müvelidülma, müvellidülhumuza gibi kimyevî unsurlardır. Fakata bunların imtizacından bir kere hayat dediğimiz bir mevcudiyet husule geldikten sonra artık onun faaliyetini i- terkibine dâhil bulunan unsurların kimyevî hassalarıyla izah edemeyiz. Hayat, kimyevî şe’niyet içinde «cevvani» bir surette meknuz, ona nispetle «berrani-transcendental» mahiyeti haizdir. Bunun gibi, içtimaî vicdan da uzviyen ruhi hâdiselere nispetle «berrani» bir mahiyettedir. Bu suretle bazı filozofların istediği radikal bir manizm'den uzaklaşmış oluruz. Fakat felsefenin vazifesi eşyanın yalnız ayniyeti değil, aynı zamanda gayriyetini de aramaktır. Vicdan, hayatın ne aynıdır, ne gayrıdır. Nasıl ki hayat da maddenin ne aynı, ne gayrıdır. Hayat maddeden, vicdan hayattan doğmuş olmakla beraber «yaratıcı içtima” kanunu mucibince bu tevellütler eski bir hilkatten yeni bir hilkate atlamak suretinde vâki oluyor. Kimyevî unsurların içtima ve imtizacı hayatî tabiatı yarattığı gibi, unsurların içtima ve imtizacı da vicdanî tabiatı tekvin etmiştir. Üç tabiat, esasen bir menşeden geldikleri halde bir cinsin üç nev'i gibi birbirinden fasl-ı mümeyyizlerle ayrılmıştır.

Uzviyen-ruhî hâdiselerle içtimaiyen-ruhî hâdiseler arasında bu katî infisalin vücuduna binaen bu iki nevi hâdiseyi «ruhî» tâbirinin müştereken itası da, bence, muvafık değildir. Bir fertteki uzviyen-ruhî hâdiselerin mecmuuna can «âmme», içtimaiyen-ruhî hâdiselerin mecmuunu da “ruh-esprit” kelimelerini tahsis edersek bu iki nevi hadiselerin ayrılığı daha bariz bir şekil alır. Meselâ o zaman «hayvanların canı var, fakat ruhu yoktur» diyebiliriz, bu suretle insanı hem canlı, hem de ruhlu bir mahlûk olmakla diğer hayvanlardan temyiz edebiliriz.

«Can», ihsaslardan, uzvi arzulardan, şuurlu ihtiyaç ve sevk-ı tabiîlerden mürekkep bir «üfule-fonction» dir, bu üfuleden bahsedecek ilim, hayatiyatın bir mephasından ibaret olmalıdır.

«Ruh», dinî, ahlâkî, bediî, mantıkî, lisanı, iktisadî vicdanlardan mürekkep olup millî harsın fertteki bir tekasüfünden ibarettir. Bundan bahsedecek marifet şubesi de ancak içtimaiyatın bir mephası olabilir. Yukarda tarif ettiğimiz ferdiyat ilmî ise, muayyen fertlerde can ile ruhun imtizaç ve ahenginden nasıl bir «seciye» husule geldiğini aramakla mükelleftir.

Yukarıda gösterdiğimiz veçhile eski ruhiyatın ruhî hâdiseler namını verdiği halita, tabiî zümrelere ayrılarak her zümre mensubolduğu şe'niyetin ilmine avdet edince terbiye sahasında yeni bir noktaî nazarın tevellüdü zaruri olur.

Can, uzvî olan bütün hasseler gibi irsîdir. Nevide, canın devamını veraset temin eder. Ruh ise bir milletin her neslinde sabık nesil tarafından terbiye tarikiyle husule getirilir ve bir milletin fertlerine verilen bu ruh o milletin harsından ibarettir.

Çocuk dünyaya geldiği zaman beraberinde ne dinî, ne ahlâkî, ne hukukî, ne bediî, ne lisanı, ne iktisadî, ne de mantıkî bir vicdan getirmez. Bu vicdanları ona kendi milleti, milletinin harsı verir.

Mamafih bu hal ruhî terbiyeye münhasır değildir; bedenî terbiyede de aynı hal vâkıdır. Bedenî terbiye, hayvan yavrularının oynıyarak büyümeleri gibi uzviyetin tabiî inkişafından husule gelen hareki faaliyetler değildir; milletin umumî mefkuresine uygun olarak fertlerin bedeni mevcudiyetlerinde istediği teşekküllerdir.

Ben, lerbiyeyi bu suretle telâkki ettiğim için «Muallimin geçen nüshasında İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) Beyin terbiye için gösterdiği gayeleri muvafık göremedim. Yirminci asrın terbiye gayelerine yirminci asrın en kavi, en medeni milletlerinin sahibolduğunu kabul edemem.

Her milletin hususî harsı ancak kendisi için terbiyesi olabilir. Türk çocuğu Türk milletinin içinde yaşıyacaksa, Türk milletinin harsına göre terbiye edilmelidir. Türk milleti yirminci asrın içinde yaşıyorsa, harsı da yirminci asra mensup bir hars demektir. O halde, Türk çocuğu bu hars göre terbiye görürse muasır bir terbiye görmüş olur. Mevcut terbiyemizin fena neticeler vermesi terbiyemizin mevzuu millî hars olmasından değil, bilâkis beynelmilel medeniyetler bulunmasındandır. Terbiyede yapılacak doğru bir inkılâp harsı bırakıp medeniyete doğru gitmek değil, medeniyeti bırakıp harsa doğru gitmek suretinde tecelli edebilir.

Yirminci asrın en medeni milletleri medeniyetin sahipleridir. Millî harsımız, esas itibariyle bu yeni medeniyetin umdelerini kabul etmiştir; fakat, protoplasma gibi, bu İçtimai gıdalar üzerinde, temsil ve müzadd-ı temsil salâhiyetlerini tatbik ve icra etmek şartıyla. Türk ve İslâm medeniyetlerinin ananeleri gibi, Avrupa medeniyetinin ananeleri de harcımızın hudutlarından geçmeye mezundur; fakat, gümrüklerde muayeneye tâbi olmak şartiyle. Her miletin siyasî ve iktisadî hudutları olmak zaruri bulunduğu gibi harsî hudutları ve gümrükleri olmak da lâzımdır. Avrupa medeniyeti fertlerin kabulü tarikiyle harsa geçmiş, belki millî harsın kabulünden sonra -hakikî surette- fertlere geçebilir.

Bu noktayı üeride teşrih ve tamik edeceğim. İsmail Hakkı Beyin gösterdiği diğer bir gaye de «müstahsil yetiştirmek» tir. İntifai maksatlar talimin meşru bir gayesi olabilir. Fakat terbiye, hiçbir zaman «menfaatçilik - utilitarisme» esasına istinadedemez. Türkiyede, son zamanlarda terbiyeye gayet yanlış bir hedef gösterildi: İktisadî menfaatler. Babalara, muallimlere ve çocuklara terbiyenin gayesi «çok para kazanmak» suretinde irae olunuyor. Acaba yirminci asrın medeniyetine sahibolan milletler terbiyeyi böyle mi anlıyor? Terbiye başka, talim başka.

Talimin gayesi evvelâ, çocuklara iptidaî malûmatı vermek, saniyen gençlere meslekî ve ihtisasi malûmatları ita etmektir. Talimin esası, şüphesiz, intifaidir. Fakat, talimi tedrislerden başka bir de terbiyevî tedrisler var ki bunların gayesi sınıf-ı müdiri teşkil edecek olan fertlerde bimenfaatlik, hasbilik, fedakârlık duygularını tenmiye etmektir. İptidai mektepler ile meslekî ve ihtisas mektepleri talimî bir mahiyeti haizdir. Fakat sınıf-ı müdiri yetiştirmek vazifesiyle mükellef olan sultaniler sırf terbiyevî bir mahiyeti haizdir. Sultanilerden yetişecek olanlar hukukşinas, tabip, muharrir, memur, mualim gibi milleti idare edecek güzidelerdir. Bunlar bimenfaat, vatanperver, fedakâr bir seciye ile yetişmezlerse memleket felâket içinde kalır. Sultanilerde tedrisin gayesi «terbiye» ve terbiyenin gayesi de «fertlerin millî harsa temessülü» olmalıdır. «Riyaziyet» istidlal melekesinin, «hikmet-i tabiîye»  istikra melekesinin terbiyesine hadim oldukları için terbiyevî tedrise teşrik edilecek ilimlerdir.

Diğer ilimler de, hafızayı imlâ edecek unsurlarından tecrit ve menşe ve tatbikatları dolayısiyle içtimaî ve insanî olan cihetleri tevsi edilmek şartiyle bu tedrise ithal edilmelidir.

Bilhassa, bilâhara ilmî ihtisaslara ayrılacak, yani tabip, mühendis, kimyager, ilh. olacak olan gençlerin edebî, felsefî ve içtimaî ilimlere, yani harsî bir tedrise ihtiyaçları vardır. Çünkü bunlar, ihtisaslarına lâzım olacak ilimleri ihtisas mekteplerinde mufassalan öğreneceklerdir. Hâlbuki harsî tedrisi artık görmiyecekleri için bunu sultanilerde kuvvetli bir surette görmeye muhtaçtırlar. O halde sultaniıilerde fünun şubesini ilga ederek mektebin heyeti umumiyesini harsî tedrise hasretmek iktiza eder.[3]

-III-

Terbiyenin gayesi nedir? Fert mi, yoksa millet mi?

Bu gaye, ruhiyatçılara göre «fert», içtimaiyatçılara v «millet»tir. Bu ihtilâfın sebebi, -geçen makalede teşrih ettiğimiz veçhile- içtimaiyen-ruhî hâdiseleri, ruhiyatçıların uzviyen-ruhî hâdiselerden iştikak ettirmeleri, içtimaiyatçıların ise içtimaî hayattan mütevellit görmeleridir. Ruhî şahsiyet, ruhiyatçıya göre «fert»te, içtimaiyatçıya göre «millet» te mütecellidir.

Mamafih, içtimaiyatçı, bu telâkkileriyle fertleri ihmal ediyor zannolunmasın! Millet, birtakım faal ve canlı unsurlarla gayrifaal ve cansız unsurlardan mürekkeptir. Milettin faal ve canlı unsurları «fertler», gayrifaal ve cansız unsurları «ananeler»dir. Ananeler, milleti terkibeden fertlerin vicdanında yaşamak sayesindedir ki canlılaşarak «müessese» mahiyetini alabilir. O halde, müessese-ananelerin, ruhlarda canlanan, yaşıyan şekilleri demektir.

İçtimaiyatçı, ananeleri cansız, fertleri canlı gördüğü içindir ki «medeniyet»e değil, «hars» a kıymet verir; cemiyeti «medeniyet zümresi»nde değil, «millet»te arar. Çünkü «medeniyet zümresi», bir «ananeler manzumesi» olduğu halde, «millet» bir «fertler manzumesi»dir.

İçtimaiyatçının, fertleri ihmal etmediği, bilâkis onlara ananelerden çok ziyade kıymet verdiği anlaşıldıktan sonra, bu kıymeti hangi nevi fertlere verdiğini aramak da lâzımdır. Çünkü fertlerin lâmillî, gayrimillî ve millî fertler namiyle üç nev'i vardır.

Çocuk dünyaya geldiği zaman lâmillî bir ferttir. Çünkü ana rahminden beraberinde millî harsa, millî kıymet hükümlerine dair hiçbir duygu getirmez. Hayvanlar, yalnız yavru halinde değil, büyüdükten sonra da kıymet duygularından mahrum oldukları için daima lâmillî fertler mahiyetinde kalırlar.

Çocuklar, medreseye, yahut mektebe girdikten sonra oralarda, yalnız eski yahut yeni bir medeniyetin cansız ananelerini öğrenir ve millî harstan büsbütün mahrum kalırlarsa gayrimillî fertler sırasına geçerler. Çünkü, ananeler çocuğun gayrifaal dimağında «müessese» halini alamaz. Çocuğun dimağı, bir fonograf âleti gibi, ananeleri aynen zapt ve tesbit eder, onları canlılaştıramaz. Mamafih, bu hal, çocuklara mahsus değildir. Yaşlı adamlar da, münferiden, ananelere yeni bir hayat veremezler. Ananelerin canlı müesseselere istihalesi ancak müçtemi fertlerde, yahut -daha doğru tâbirle -fertlerin galeyanlı içtimalarında vukua gelir. İçtimaiyat noktai nazarından canlı fertler ancak millî içtimaiyatlara iştirak eden fertlerdir.

Efkârı âmme hareketleri, kıymet akıntıları, mefkure cereyanları millî fertlerin ruhî cumhurlar (foule psychologique) suretinde toplanmalarından husule gelir.

Mefkurelerin millî buhranlar, yahut tehlikeler anında, büyük muzafferiyetler yahut mağlûbiyetler zamanında doğduğunu muhtelif makalelerde teşrih ettiğim için, burada bu hususa dair yeniden tafsilâta girişmiyeceğim. Kıymet hükümlerinin temeli mefkureler olduğu için, bir mefkurelerin tebeddül etmesiyle bütün kıymet manzumelerinin de onunla beraber değişmesi tabiîdir. O halde, cansız ananelerden canlı müesseselerin doğmasını, münferid ferdlerden değil, müstemi fertlerden yani galeyanlı, içtimallardan beklemek iktiza eder. Misal aramak için uzaklara gitmeye hacet yok! Osmanlı inkılâbının buhbuhranlı hadiseleriyle Trablusgarb ve Balkan muharebeleri yeni bir mefkure ile yeni bir kıymetler manzumesi doğurduğunu görüyoruz. O halde biz, çocuklarımıza ahlâk dersi verdiğimiz zaman, falan yahut filan medeniyetlerin ananelerini değil, meselâ, Çanakkale ma'rekesinde milletçe gösterdiğimiz vatanî fedakârlıkları öğretmeliyiz.

İşte, çocuklarımız, mektepte, cansız medeniyetlerin cansız ananeleri yerine, millî vicdanımızda yaşayan dinî, ahlâkî, hukukî, bedii ilh.. kıymet duyguları ile işba edilmeğe başladığı zaman, orada tamamiyle millî fertler çıkmağa başlayacaklardır. Ancak bu suretledir ki mektep, millî buhranların terbiyevî rolünü idame eden bir âmil olabilir. Şüphesiz, terbiyenin en mühim menbaı millî buhranlardır. Vaktiyle Prusya'yı terbiye eden bir felâket olduğu gibi bugün bizde de terbiyevî tesirler yapan, yaşamakta olduğumuz millî buhranlardır. Çocuklarımızda, gençlerimizde görülen bugünkü mefkûrevî duygular muallimlerin eseri olmaktan ziyade, millî buhranların feyizli neticeleridir. Bugün, gençlerimiz, çocuklarımız, filhakika, son derece şiddetli bir terbiyevî hayat yaşıyor; fakat bu hayatı yaşatan, mektep değil, millî muhittir.

Mamafih bu terbiyevî vazifeyi daima millî buhranlardan bekleyemeyiz. Bu gibi anlar uzun müddet devam edemez ve etmemelidir. Millî buhran geçince, doğurduğu mefkure, ancak onun timsalleri olan millî bir bayramda, mefkûrevî alâmet ve düsturlarda devam edebilir. Bu gibi milli timsallerin terbiyevî tesirleri ehemmiyetlidir. Fakat, millî buhranların terbiyevî vazifesi, diğer âmillerden ziyade mekteplere ve bilhassa sultani mekteplerine intikal eder. Çünkü, sultanilerdeki talebeler, gençlik devrinde bulunanlardır. Müsbet ilimlerle takviye olunan bu genç zekâlar, esasen içtimaî vicdana istinad eden kıymet hükümlerini maddî ilimlerin mantıkî ile tahlile başlayacaklarından, ruhlarında kıymet hükümleri hakkında derin şüpheler uyanması zaruridir. İşte gençlik buhranı bu şüphelerin tevlit ettiği ıztıraplardır. Söylenen şeylere inanamamak; işte, ruhun çektiği ıztırapların en şedidi budur.

Avrupa'da, gençliğin bu buhran devresinde, maddî bilgilere karşı insanî ve manevî bilgilerle mukavemet husule getirmek için, sultanilerde 'İnsaniyat - Les Humanites) namı verilen marifetler tedris olunur. Bunlar Alferd Fouillee'ye göre edebiyat, felsefe ve içtimaiyattan ve ibarettir. Bu tedrisler, manevî duygulardan mürekkep olan millî harsı, maddî ilimlere karşı, inhilâlden vikaye ettiği için, terbiyevî tedrislerin esasıdır. Bu gençlik buhranında alman terbiyeye göre fertler üç enmuzece ayrılır:

  1. Ferdin ruhunda, millî hars, maddi bilgilerin tahlili tesirlerine mukavemet edemiyerek büsbütün inhilale duçar olur. Bu gibi fertlerin artık hiçbir mefkureye imam, hiçbir kıymete irtibatı kalmaz. Bunlar her devirde görülen (Epiküriyenler) dir. Bunlar, mefkurelere yalnız inanmamakla kalmazlar, aynı zamanda bu mefkureleri sevmezler de.
  2. Ferdin ruhunda millî hars, nazariyevi istinatgahını kaybetmekle beraber hissî bir istinatgaha malik olmakta devam eder. Bunlar, epiküriyenler gibi hayat felsefesini «çok haz, az elem», yahut «çok kâr, az zarar» düsturlarından ibaret görmezler. Bilâkis, onların zıddını iltizam ederek hazdan kaçarlar ve elemi severler. Bunlar da numuneleri daha ender görülen «stoisiyenler»dir, bunlar sev-dikleri şeylere inanamıyanlardır.
  3.  Ferdin ruhunda, millî hars, hem nazariyevi, hem de hissî istinatgahlara malik olur. Yani fert millî mefkûreleri sever, hem de onlara ilmî bir kanaatle iman eder. Bunlara da mefkûreciler namını verebiliriz. Epiküriyenler tümüyle gayrimillî bir mahiyettedir. Stoisiyenler hissen milli fikren gayrimillî olan fertlerdir. Mefkûreciler ise tamamıyla millî olan fertlerdir.

Yukarıdaki teşrihlerden anlaşılıyor ki terbiyenin gayesi yetiştirmektir. Millî fertler yetiştirmek ise doğrudan doğruya «millet yapmak» demektir.

Bununla beraber hakiki ferdiyetler de ancak bu milli fertlerdir. Çünkü, fert, ancak millî harsın mümessili olduğu zaman bir şahsiyete maliktir. Lâmillî fertler nevzatlarla, hayvanlardır. Gayrimillî fertler ise «dejenere» dediğimiz şahsiyetsiz insanlardır. Şahsiyet, iptida millette husule gelir ki buna «hars» namını veriyoruz. Fert, bu hars-ı alabildiği nispette şahsiyete malik olur; o halde bir fert ne kadar çok millîleşirse o kadar çok şahsileşmiş olur. Ferdiyetten anlaşılan mâna şahsiyet ise «millî terbiye, ferdiyetçi değildir»demek katiyen doğru olamaz-terbiyenin gayesi, şahsiyet sahibi fertler, yani temsili fertler yetiştirmektir. Öyle fertler ki milletin canlı tecessüsleri mesabesindedir. O halde, millî terbiyenin gayesi millet yapmaktır denilebildiği gibi, hakikî ferdiyetleri yemektir de denilebilir. Millî terbiyeyi kabul etmiyenler; yanlış bir zehaba istinad ediyorlar. Vaktiyle “kavimler ruhiyatı”nın ortaya attığı bu yanlış zehap, millî enmuzecin vasati enmuzeçten ibaret olduğu hakkındaki fikirdir. İçtimaiyet ilmî teessüs edince kavimler ruhiyatı ismindeki bu esasız ilme mahal kalmadığı gibi istinad ettiği bu fikrin yanlışlığı da katî bir surette ispat edildi. Durkheim'in pekalâ izah ettiği veçhile, vasati enmuzeç ancak ferdî enmuzeçlerin bir muhassalasıdır; millî enmuzeç, mutavassıt enmuzeçte değil, dehai enmuzeçte tecelli eder. Bunun için bir milletin mümessilleri yalnız dâhileriyle kahra-manlarıdır. Dâhiler zekânın kahramanları, kahramanlar iradenin dâhileridir.

Milletin zekâ ve iradesini temsil eden ancak bu güzide fertlerdir. O halde millî enmuzeci kütüphanelerde kafa yoran gayrimillî irfana malik âlimlerde değil, temsilî bir mahiyeti haiz olan dehai enmuzeçte aramamız lâzım gelir. Bir de, millî enmuzeci, Çanakkale müdafaası gibi millî hayatın şedit tezahürlerinde görebiliriz. Çünkü orada, her fert milletin canlı bir tecessüdü haline geçmişti. Bu nokta tavazzuh ettikten sonra, terbiyenin gayesi çocukları millî enmuzece tevfikan yetiştirmektir dediğimiz zaman, bunda, çocuklarımızı Anadolu köylüsüne benzetmek istediğimiz anlaşılmamalıdır. Millî duyguların teşarükünü, kıymet hükümleri itibariyle mutavasıl kablardaki mayi sütunla­rının tevazününe benzettiğimiz zaman da, bundan içtimai kıymetleri milletimizdeki vasati enmuzeçte aradığımız zannolunmamalı.

İçtimaiyatçılara göre bir milletin seviyesi, millî dehasının seviyesidir. Millî deha ise hiçbir fertte, hattâ dâhi namını verebileceğimiz büyük şahsiyetlerde bile tamamiyle tecelli edemez. Her fert millî güneşten küçük bir lem'aya mâkestir; dâhiler bu lem'alardan büyük bir kısmını bir adese gibi ruhlarının mihrak noktasında toplıyanlardır. Böyle bir mihrak noktasında tekasüf eden millî şualar, evvelce yakıcı bir hassaya malik olmadıkları halde, şimdi muhrik bir mahiyet alırlar. Dâhilerin fertler üzerindeki büyük tesirleri bu suretle izah olunabilir. Mamafih bizim gibi dâhileri zuhur etmemiş milletlerde fertlerin göremediği, fakat ruhlarının bir nevi kâşifesiyle sezebildiği bu millî güneş mevcuttur. Bu millî güneş, millî deha dediğimiz şeydir ki onu aramak harsçılarm borcu olduğu gibi onu çocukların ruhuna ifaza etmek de mürebbilerin vazifesidir.

Millî terbiyeyi Almanlara hasrederek, Anglosaksonlarda gayrimillî bir terbiye mevcuttur demek hatadır. İngilizler. terbiyesi en ziyade milli olan bir millettir. Her İngiliz mutlaka İngiliz gibi duyar ve hareket eder; İngilizler kadar müesselerine riayet eden bir kavim yoktur. İngilizleri, Almanlardan ayıran cihet, ikinciler devletçi olduğu halde birincilerin daha ziyade cemaatçi olmasıdır. İhtimal ki biz de devletçi olduğumuz için, daha çok Almanlara benzeriz. Vaktiyle «Türk Yurdu»nda intişar eden “Cemaat ve Cemiyet” makalemde şu satırlar mevcuttur: “Bundan başka Anglosaksonların tecemmucu olmayıp da infiratçı oldukları hakkındaki iddia da doğru değildir; vakıa Anglosaksonlar, bizim gibi devletçi değildirler; fakat cemaat devletten ibaret midir?

İngiltere’de cemaat mahiyetini haiz olan mahallî idarecilerin milli mezhep teşkilâtının, sınıf teşkilâtının, zadegan teşkilatının nüfuz ve kuvveti her yerde ziyadedir. Anglosaksonların ananeci (şimdiki ıstılahına  göre müesseci) olmalırı da  cematçi olduklarına bir delildir.

Mamafih bu muharebe zamanında İngilizler umumî askerliği  ve iktisadi himaye usullerini kabul etmekle Almanlar gibi devletçi bir millet sırasına geçtiler. İngilizlerin bu husustaki müstesnalığı da artık kalmadı. O halde, Alman terbiyesi cemaatçi, Anglosakson terbiyesi ferdiyetçidir demek olmaz. Her iki milletin terbiyesi de millidir ve harsçıdır.

Yalnız Fransızlarda, terbiyenin harsçı olmaktan ziyade medeniyetçi olduğunu görüyoruz. Fransız milleti, kendisini “Gaulois” kaviminin temadisi gibi değil, Yunan ve Latin Milletlerinde doğan klasik medeniyetin devamı gibi addediyor. Fransız harsı, bu klasik medeniyetin muasırlaşmış bir şeklinden ibarettir. Cermenler ve Anglosaksonlar, Latin medeniyetinden, Reform ve Romantizm gibi dini ve bedii reaksiyonlar ile ayrılmayı şiar edindiler. Luther, Katoliklikten, Şhakespir klasik trajediden milli reaksiyonlarla ayrıldılar. Fransa, hiçbir reaksiyon yapmıyarak hem klâsik, hem de Katolik kaldı. «Alfred Fouillee», terbiyeye dair yazdığı eserlerinde, Fransız milliyetini Yunan ve Latinin klâsik medeniyetini idame etmekle kaim görüyor.

Terbiyeyi «fertlerin millî harsa intibakı» suretinde tarif ve ona «millî» sıfatını tabiî ve zaruri bir vasıf gibi raptettiğim zaman Anglosakson terbiyesine değil, belkiyim. Fransız terbiyesine karşı böyle bir aksülâmelde bulunmaya hakkımız vardır, çünkü Tanzimattan beri memleketimizde tatbikına girişilen Fransızların medeniyetçi terbiyeci olduğu gibi Tanzimattan evvel tatbik olunan da ona müşabih bir medeniyetçi terbiye usulüydü. Millî terbiye, bu medeniyetçi terbiyelere karşı harsçı bir terbiyeyi ileri sürmektir.[4]

-IV-

Birinci makalemizde, ferdin harsa intibakına «terbiye», fenniyata intibakına «talim» namlarını vererek bu iki metfhumu birbirinden ayırmıştık. Harsın «millî» ve fenniyatın «lâmillî» olduğunu irae ederek, bundan terbiyenin millî ve talimin lâmillî olduğu neticesini çıkarmıştık.

Mezkûr makalede terbiye ile talimin «milliyet» ile münasebetini hars ve fenniyata nazaran izah ettiğimiz gibi, bu makalede de o iki müessesenin «asriyet» ile olan münasebetlerini yine hars ve fenniyata nazaran izaha çalışacağız.

Terbiye harsın bir tecellisi olduğu için, bir cemiyette asrî bir terbiyenin bulunması ancak o cemiyetin asrî bir harsa malik olmasiyle kaimdir.

Cemiyetler, içtimai bünyeleri itibariyle birtakım cinslere ve her cinsi de birtakım nevilere münkasemdir. İlmin hal-i hazırına göre kabul ettiğimiz içtimai berveçhi atidir:

Evvela cemiyetler iki cinse ayrılır: Aşiretler, devletin, yani iptidai cemiyetlerin tasnifini «Millî Tetebbular” mecmuasının ikinci nüshasında göstermiştim, ehemmiyetli olmadığına binaen burada tafsil etmeyeceğim.

Devletlere gelince, bunun başlıca dört nev’i vardır; mütehide(confderation), ümmet (peuple), millet (nation), cemaat (communaute). Aşiretlerde velâyet-i âmme yoktur, yalnız velayeti hassa vardır. Devletlerde ise hususi velayetlerin fevkında bir de velayeti amme mevcuttur. O halde aşiret cinsine mahsus kıymet hükümleri birbirine benzediğinden bu cinste müşterek bir aşiret harsı vardır.

Devlet nev’leri arasında aşirete en çok benziyen müttehidelerdir. Müttehidelerde de aşiret, kabîle, semiye daire-i içtimaiyeleri pes-zinde olarak mevcut bulunur. Fakat , bunların velayet-i hassaları müttehidenin velâyet-i  ammesi tahtından nüfuzsuz bir hal almış, kan dâvası esasınamüstenit olan semiye hukuku münderis olarak onun yerine hükümdarın hukuk-u ilâhiyesi kaim olmaya başlamıştır.

Devlet cinsinde, semiye hukuku yerine kaim olması lazım gelen hukuk-u amme, müttehidede hükümdarın huku ilahiyesi suretinde tecelli ettiği gibi, ümmete de hakkullah, yani bizzat Allah’ın hukuku şeklinde tecelli eder.

Asıl millet nev’indedir ki saltanatı milliye esası tavazzuh ederek hukıık-u âmme milletin hukukî şeklini alır. Bu izahata göre müttehide «hodşahi(autocratie)», ümmet «hudaşahi(teocratie)», millet ise «mületşahi(democratie)» bir devlettir. Cemaate gelince bu nevi cemiyetler evvelce devlet hayatı yaşadıkları halde bilâhara istiklâllerini kaybeden tâbi kavimlerdir.

Devletin, velâyet-i âmmeyi haiz olmak dolayısiyle cinsî bir harsı olmakla beraber, tadadettiğimiz her nev'in de enmuzecî bir harsı vardır. Ümmet harsı, müttehide harsına benzemediği gibi millet harsı bunların ikisinden de başkadır. Cemaat harsı ise tabiatiyle hususî bir mahiyeti haizdir.

«Devletin bu nevileri arasında millet nev'ine tahsisen «asri devlet - tat moderne» namı verilir. Asri kelimesinin burada ifade ettiği mâna bugünkü zaman değil, bugünkü içtimaî tekemmüldür. Millet, asri bir cemiyet olduğu gibi harsı da asri bir harstır. O halde asri hars gibi asri terbiye de ancak millet nev'inde bulunabilir.

Türk tarihini tetkik edersek görürüz ki, Türkler kabilelislâm müttehideler halinde yaşıyorlardı. Müttehide şeklinde bulunan bu devlete «il» namını veriyorlardı (Gültekin kitabeleri: İlli bir hudun idim, ilim amanım hani!).

Türkler, îslâmiyeti kabul ettikten sonra «ümmet» şekline girmeye başladılar. Meselâ eski Osmanlı Devleti, eski Türk müttehidesinin bazı esaslarını muhafaza etmiş bir ümmetten ibarettir. Osmanlılar, ümmet esasına müstenit bir devlet kurdukları için aşiret ve zadegânlık teşkilâtlarını bozarak boy beyleri yerine Enderundan çıkma sancak beylerini ikame ettiler. Safaviye devleti ise bilâkis, Türkmenlere eski aşiret ve zadegânlık teşkilâtının muhafaza olunacağını vadederek müttehide teşkilâtına rücu etti. Her aşiretin irsi bir Hanı bulunan bu teşkilâtta şah bir Hanlar Hanından ibaret oldu.

Eski Oğuz ilinin iki parçası bu suretle İran’da, diğeri Türkiye’de birbirine mübayin iki teşkilatı siyasiye meydana getirdiler.

Osmanlı Türkleri, aşiret reislerinden ve feodal sinyorlardan tamamıyla kurtularak bugün milletşahi bir şekil aldığı halde İran Türklerinde hala bu iki nevi reisler mevcuttur. Osmanlı Türkleri, bugün ümmet şeklinden millet şekline istihale etmek üzeredir. Binaenaleyh, şuursuz bir surette asri bir harsa malik demektir. Bu harsı, şuurlu hale getirmek güç bir iş olmadığı için, bizde asri bir terbiyenin temeli mevcut hükmündedir.

Yukarıdaki temhitlerden anlaşıldı ki asri bir terbiye ancak asri bir devlette bulunabilir. Ve bu, ancak millî harsın şuurlu bir şekil almasıyla husule gelebilip hariçten alınamaz. Asri talime gelince, bu, büsbütün başka mahiyettedir. Asri talim, fenniyatın millî fertlere öğretilmesi demektir. Asri fenniyat ise daima milletin içinde bulunmaz hariçte bulunur ve hariçten alınır.

Bugün asrı fenniyat, asri medeniyetin, yani Avrupa medeniyetinin esasını teşkil ediyor. Bizim Avrupa medeniyetine illtihakımız fenniyattan dolayıdır; nasıl ki İslâm medeniyetine iltihakımız diniyat noktai nazarındandır.

Osmanlı Türklerinin asri bir harsa malikiyetferini Avrupa medeniyetine iltihakın bir neticesi zannetmek hatadır. Harsımızın asri olması içtimai bünyemizin milletşahi olmasındandır. Hatta Avrupa cemiyetleri feodal bir hayat yaşadıkları sırada bile, biz, demokratik bir teşkilata maliktik. Asri hars ile asri fenniyatın muhtelif-ül menşe şen’iyetler olduğunu anlamak için, Osmanlılarda –şuursuz bir surette- asri hars bulunduğu halde, asri fenniyatın henüz mevcud olmadığına dikkat etmek kafidir. Bundan başka mesela, İran Devleti Avrupa’dan asri fenniyatı iktibas edebilir; fakat asri bir bünye-i içtimaiyeye malik olmadığı için bugünkü aşireti ve feodal teşkılatı devam ettiği müddetçe asri bir harsa malik olamaz.

Asri terbiye, asri hars gibi milletin kendi hayatının bir tecellisidir, asri talim ise asri fenniyat gibi beynelmilel olan asri bir medeniyetten iktibas edilir. O halde biz, terbiyemizin yalnız tamamiyle milli olmasını düşünmeliyiz. Bu gayeyi temin ettiğimiz katdirde, eğer cemiyetimiz, bünyesi ve nev’i itibariyle asri bir cemiyet ise, milli terbiyemiz, aynı zamanda asri bir terbiye mahiyetinde bulunur; yok, cemiyetimiz henüz asri bir cemiyet haline gelmekten uzaksa, o halde, çocuklarımıza asri bir terbiye itasını hiç istememeliyiz.

Çünkü, mürebbi, milli harsın nümessili olmak itibariyledir ki “i’caz-prestige” ve “velayet-autorite” kuvvetlerine malik bulunur; mürebbi, bu kuvvetler sayesindedir ki bir telkinci mahiyetini iktisab ederek icra ettiği telkinlerle zihinlerinin henüz boş bulunmasından dolayı sairfilmenamlara benziyen çocukların ruhunda birtakım hissi itiyatlar husule getirebilir.

Mamafih, mürebbinin muvaffakiyetini temin eden asıl amil, içtimai muhitin de mütamadiyen çocukların ruhuna aynı telkinleri icra etmesidir. Eğer mürebbinin telkinleri, harsın telkinlerine muhalif ise ya esaslı bir surette çocukların ruhunda tekarrür edemez, yahut etse bile onları harsi muhite gayrimuntabık kılacağından istikballerini berbadetmiş olur. Halbuki bu suretlerin ikisi de terbiyenin gayesine muvafık değildir.

Mürebbi, milli harsın vekilidir, haiz olduğu velayet de milli harsın malik olduğu icazdan mütevellittir.

Kıymet hükümleri, şeniyet, hükümleri gibi eşyanın maddi tabiatından sadır olmadığı, bilakis, her cemiyetin kendi vicdanından koptuğu için, mürebbi, eline verilen çocukları, içinde yaşayacakları muhitin harsına göre yetiştirmek mecburiyetindedir. Cemiyetin intizamı selameti buna vabeste olduğu gibi, çocukların istikbaldeki muvaffakiyet ve mesudiyetleri de bununla kaimdir. Geçen makalede, harsın ferdi iştiyakları fevkında bir yüksekliğe malik olduğunu izah ettiğimiz için, bu tarz terbiyenin içtimai terakkiye muvafık olmıyacağı iddia edilemez.

Hulasa, asri cemiyetlerde, çocuklara milli terbiye verilmesiyle aynı zamanda asri terbiye de verilmiş olur. Halbuki, asri olmıyan cemiyetlerde, çocuklara asri terbiye vermeye çalışmakla ne asri terbiye, nede milli terbiye verilebilir. Bilakis çocukların seciyesiz, muvanesiz, gayri milli bir surette yetişmesine sebebiyet verilmiş olur.

Hususiyle, biz asri bir cemiyet olduğumuz için, terbiyemizin yalnız milli olmasını temine çalışmamız kafidir. Terbiyemiz milli olduğu gün, ister istemez asri de olacaktır. Bizim için milli terbiyenin gayesi, aynı zamanda asri terbiye gayesini de mündemiçtir. Avrupa’dan ne kıymet hükümleri, ne hars, ne de terbiye almak mecburiyetinde değiliz.

Kıymet hükümlerimiz, harsımız, terbiyemiz Avrupa cemiyetlerinin bu gibi müesselerine benziyorsa, bu, bizim onların mukallidi olduğumuzdan değil, belki onlarla aynı içtimai nev’e mensup bulunuşumuzdandır. “Balina” ile “yarasa” memeli hayvanları taklid ederek memeli olmamışlardır, belki bunların balıklara, yahut kuşlara müşabeheti zahiri bir keyfiyet olup bünye-i esasiye itibariyle memeli hayvanlar zümresine mensuboldukları içindir ki bu uzva maliktirler.

Mamafih, mürebbi(educateur) milliyetin mümessili olduğu gibi muallim (instructeur) de asriyetin nümayendesidir. Terbiyenin gayesi millilik olduğu gibi talimin hedefi de asrilik olmalıdır. Müderris (professeur), yahut hoca (maitre) aynı zamanda hem mürebbi, hem de muallimdir. Tedris (enseignement)in hem terbyevi, hem de talimi kısımları var. Bu muzafiyet, milli intibakı temin ettiği gibi asri intibak ihtiyacını da temin edebilir.

O halde, bu makalemizi şöyle bir neticeyle bitirelim: Hars ve terbiye noktai nazarından Avrupa medeniyetine müftekir olmadığımız halde, fenniyet ve talim cihetiyle ona, son derece şiddetle muhtacız. Avrupanın bütün fenniyatını almaya çalışalım; fakat, harsımızı yalnız kendi vicdanımızda arayalım.

Milli terbiye ve asri talim: İşte tedris sahasında istihdaf edeceğimiz gaye!...[5]

 



[1] Lâmillî başka, gayrimilli başkadır. Millî vicdana mugayir olan kıymet hükümleri gayrimillîdir. Şe'niyet hükümleri milli vicdana taallûk etmediği için, ne millîdir, ne de gayrimillîdir. İşte lâmillî» nin mânası bundan ibarettir.

[2] «Muallim» dergisi, 15 Temmuz; 1332, Sayı:1. «Terbiye ve Milliyet» kenarlığında «millî Terbiye» başlığıyla yayınlanır. Bu yazı. Kâzım Nami Duru'nun «Ziya Gökalp» isimli eserinde de vardır. (S. 136). Yazıda bazı atlamalar yapılmıştır.

[3] Muallim, Sayı:2; Kazım Nami Duru s.142

[4] Muallim, Sayı:3 Kazım Nami Duru, s.150. K.Z.Duru’nun kitabındaki metin çok eksik ve atlamalarla doludur.

[5] Muallim, Sayı:4, Kazım Nami Duru S.163. Duru’nun kitabında bazı atlamalar mevcuttur.



Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat