Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam40
Toplam Ziyaret407388

Murat Kaymak

İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun 24.12. 1945 Tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı Bütçesi Üzerine Yaptığı Konuşma

Not: Ara başlıklar tarafımdan konmuştur.

Okullarda Disiplin

 Okullarımızda, ilkinden yükseğine kadar, bir disiplinsizlik var mıdır, yok mudur? Yoktur. Okul dışında, sokaklarda, parklarda gezen gençlerin olumunda, oluşunda biz yaşlıların, ihtiyarların hiçte hoşuna gitmeyen bir şeyler var mıdır? Vardır. Ancak, yeni nesiller eski nesillerin zaruretlerine göre değil, kendi hayatlarının zaruretlerine ve kanunlarına göre yönetilebilirler. Bu noktayı çok iyi anlamak lâzım geliyor.

Büyük görüşmelerden çok yararlandım. Fakat eğer izin verirseniz, bir nokta var, bunu açıkça söyleyeceğim; Mili Eğitim Bakanlığına çok yükleniyoruz. Onu cemiyet içinde kadiri kayyum bir müessese gibi anlıyoruz. Haksız olduğumuzu zannediyorum. Efendim, istatistikler göstermiştir, bir memlekette maden kömürü fiyatı arttıkça fuhuş ta artıyor. Kabahat Eğitim Bakanında mıdır? Hayır. Bunlar öyle sosyal şartlardır ki, ancak, olsa olsa, gene sosyal şartlarla düzeltilebilirler, iyileştirilebilirler.

Bir medeniyet tipinden diğer bir medeniyet tipine geçerken cemiyetlerin insanları arasında intihar eden insanların çoğaldığı görülür. Bizim yakın tarihimizde de buna rastlanmıştır. O zaman Maarif Bakanlığı İstanbul Darülfünununa yazmıştı, ilim bakımından ne yapalım, konferanslar mı verelim, yoksa yaftalar yapıp mekteplere asalım mı diye? Biz kısaca cevap verdik: Tabiatın oluşunu, tekâmül edişini rahat bırakın, buhran devirlerinde bunlar tabiatına dâhildir, bu intiharlar.

Efendim; birinci cihan harbinden sonra bütün dünya uluslarının temelleri sarsılmıştır ve hâlâ da yerleşememiştir. İkinci cihan harbinden sonra bu sarsıntı tekrar şiddetli olmuştur.

Erzincan felâketini hatırlatan bir deprem vardır dünyada. Hatta iyi hatırlıyorum, yıllarca önce bir Japon profesörü bütün dünyayı dolaşıyor, sosyologlar ve pedagoglarla mülakat yapıyor ve çocukların bu disiplinsizliğine bir çare var mıdır diye soruyordu. Yani bu bize mahsus ve bize münhasır bir şey değildir. Mekteplerin disiplin hayatı normaldir. Sokaklarda, parklarda, evlerde çocukların ve gençlerin olumunda ve oluşunda biz yaştaki ihtiyarların pek hoşuna gitmeyen bir takım bağımsızlık vardır.

Bunu olduğu noktada tabiî görmek bunu zorlamaktan yüz bin kerre hayırlıdır.

Okullarda Önlük Kullanımı

Bazı okullarımızda, hele ilkokullarımızda okulun istediği önlükle gelmeyen çocuklar zorlanmakta mıdırlar? Ben bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum, geri çevriliyor ve zorlanıyorlarsa yanlıştır. Ancak, ikinci noktaya gelelim; Eğer önlük getirmediğinden dolayı, eğer sen önlük getirmedin diye, geri çevriliyorsa yanlıştır.

Ve hiç bir Hükümet adamının böyle bir şey yapmasını, eğitmenlere, öğretmenlere tavsiye edeceğini zannetmiyorum.

Ancak, burada bir nazik nokta vardır. Niçin Millî Eğitim Bakanlığı ve öğretmen ve öğretim memurları bu önlük meselesinde bu derece titizdirler?

Önlük büyük bir şeydir, önlük bir semboldür. Yani üstü kirlenmesin diye takılan bir bez parçası değildir, önlük, ilkokul demokrasinin mabedi demektir, önlük ilkokulda eşitliğin, müsavatın sembolüdür. Zengin, fakir, aristokrat; beyaz, siyah, kırmızı bütün insan yavrularının eğitim önünde millî vicdan, millî ülkü ve eşitliği gösteren bir şeydir, önlük, zencinin süsünü, fakirin yamalarını örter. Nasıl ki, müslümanlar mezara giderken aynı kefeni giyerler, Çocuklarımız da okula giderken ayni elbiseyi giyerler. Tabiî, titiz olacaktır. Bir öğretmen çocukları büyü ile terbiye edemez. Hepsini müsavi kılacaktır, muamelesi aynı olacaktır. Bu önlük hususunda bu kadar da ileri gitmesin demeyelim, önlüksüzlere önlük bulmanın çarelerini arayalım. Vardır, vardır. Efendim, Türkiye'de mahalle yardım, okul yardım teşkilâtı vardır. Bu ahlâkî örgü vardı. Eğer bu ele alınır, elbirliği ile yardım edilirse ve bu ulusal bir örgü haline getirilirse pek büyük işler görülebilir.

Ben size bildiğim bir misali vermekle onur duyuyorum. İstanbul'da Anadoluhisarında bir ilkokul vardır. Lebi deryada; beyaz, güzel bir okul. Başöğretmen bu işe inanmış ve kalkmış Anadoluhisarın 'da semtleri dolaşmış, yardım temin etmiş. Yardım demekle kapıları çalarak, âdeta izaç edecek şekilde para temin etmiş demiyorum. Okulun bir örgütü, bir nizamnamesi var. Her hafta bir müsamere veriyor ve bu müsamereler ekseriya cumartesi günler oluyor. Ben de bulundum. Bu kadar basit bir yerde, bu kadar sayılı uzuvlarla bu kadar kolektif ve maşeri bir mabedin doğabileceğine o zaman inandım. Burada ülkenin muhtelif noktalarından gelmiş birçok yavrular vardır. Memleketlerinin şarkılarını okutuyorlar ve memleketlerinin rakslarını yaptırıyorlar, onlara. Hiç yormadan kısa, kısa ufak ufak temsiller verdiriyorlar. Aileler mesut, çocuklar mesut ve öğretmenler kurulu mesut. Bu okulda bir aş teşkilâtı var. Fakat bu, öbür okullarda olduğu gibi değil, burada yoksulları ayırıp vermiyorlar. Temin etmiş, erzakını, yağ mı, şekerini arzu eden buyursun, yemek yesin diyor, serbesttir diyor. Çok güzel bir şey, ideal bir şey! Eğer bunu sıkı tutarsak buna inanırsak bir aç çocuk, bir önlüksüz çocuk bırakmayız ve bu demokrasi sembolünün hakkını da vermiş oluruz.

Üniversitenin Niteliği ve Özerkliği

Müsaadenizle üniversitelerdeki kitap meselesine de dokunacağım.

Rica ederim, üniversiteler ilkokullar değildir, ortaokullar değildir, liseler değildir. Bunlar bilim ve ilim yaratma yerleridir. Buralarda kitap okutulmaz, Buralarda ders okutulmaz, buralarda araştırma, bulma, keşfetme metotları öğretilir.

Buralar okutma yerleri değildir. Buralar konferans salonları değildir. Burası insiyasyon mabetleri araştırmaya başlatma mabetleridir. Profesörden maksat müellif değildir. Böyle anlamayalım, bu anlayış yanlıştır. Esasen profesör beynelmilel bilimli bir eser verdikten sonra profesör olmuştur. Canı isterse yazar bir iki tane daha yazar, canı istemezse yazmaz. Bu. işi serbest bırakalım ve Eğitim Bakanlığını tazyik etmeyelim. Burası mektep değildir. Yanlış bu. Eğer Üniversite yaratıcı adamlar yetiştirmiyorsa, eğer Üniversite yeni yeni kanunlar buldurmuyorsa zaten vazifesini yapmıyor demektir.

Profesör, orada disiplin, burada disiplin, sokakta disiplin, evde disiplin, canı çıkar, tutulur adam.. Profesörü biraz rahat bırakalım. Bırakın bunları, Üniversitelerin, Güzel sanatlar Akademilerinin, okullardan apayrı, yaygın, ahlâki bir disiplini vardır. Üniversiteden isteyeceğimiz şey, kitap okuması, kitap yazması değildir, Türk ilmini yaratmasıdır. Bunu yapıyor mu, yapmıyor mu.? Yapmıyorsa kıyamete kadar okutsun, neye yarar? Bir nokta ' var; o noktada hassas duralım. Üniversiteye, asistan, doçent, profesör alırken, gerçekten ilmî şahsiyetini beynelmilel denebilir orijinal bir travayla isbat etmiş olanı alalım. Amma ve lâkin bütün Üniversitelerin bütün profesörleri âlemi ulemadan değildir, olamaz. Hakikaten bir Üniversitenin içinde 4 - 5 tane de üçüncü, beşinci dereceden adamlar olabilir. Fakat böyle adamlar vardır diye bütün profesörleri sıkmamalıdır, serbest ve rahat bırakmalıdır. Orada da zamanla ister istemez bîr istifa olacaktır. Neticede milletin derecesini belirtme bakımından 3 - 5 adam sivrilecek, yükselecektir. Profesör hangi kütüphaneden isterse orada okutur, konferans ve saire lüks kabilindendir. Asıl laboratuarlar, iş yerleri, araştırma yerleri mühimdir. Bu araştırma memleketin yeni yeni hazinelerini meydana çıkarma nevindendir. Oradaki adam teknisyendir, bilgindir.

Saros körfezi meselesine geliyorum : Bir Üniversite talebesinin Saros körfezini bilmemesi az tesadüf edilen olaylardandır. Fakat bununla bir Üniversitemizin bir şubesinin ilmî varlığını istidlal etmek son derece yanlıştır.

Efendim; Dil Fakültesi talebesi Saros körfezinin adını işitmemişse bundan dolayı kabahat profesörde değil, ilkokul öğretmenindedir.

Bunlar ilkokulda öğretilir. Fakülteler dağların, körfezlerin adlarıyla değil, bilimleriyle uğraşır, morfolojisi ile uğraşır. Sizi sevindirecek bir şey söyleyeyim: Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde coğrafya şubesi yok mu, o en kuvvetli bir şubedir. Şahsen trâvay yapmış profesörler vardır, doçentler vardır. Bunların hepsi birbirinden kıymetlidir. Ülkü mecmuasına bakın, fakülte mecmuasına bakın, memnun olursunuz. Memleket üzerinde yaptıkları travayları bulacaksınız. Bunlar Anadolu'yu baştanbaşa dolaşırlar, travay yaparlar. Onlarla övünebiliriz. Amma burada Üniversitelerimizde yapılacak şey yok mudur? Vardır. Bunlardan biri belki çeyrek asırdan beri propagandasını yaptığım fakat bir türlü işittiremediğim bir şey vardır, dergiler neşrediyorlar. Bir profesörün değerini aynı cinsten profesörler takdir edebiliyor, anlıya biliyor. Herhangi bir kültür sahibi anlayamıyor. Onun için bunu zaman zaman hiç olmazsa, ecnebi dillerle çıkartalım. Yayılsın, oradaki tepkilerini anlayalım, tenkit etsinler, profesörlerimizin değerini ölçelim. Bu adamları ilim kongrelerine, tetkik için göndermeğe hiçbir mâni yoktur, bunlar çok feyizli şeylerdir.

Milli Sanatı Geliştirmek

Efendim, Türk milleti radyoda, konser salonunda, okulunda tabii Türk müziği dinlemek isteyecektir, tabii istemek hakkıdır ve çok dinlemek isteyecektir. Çünkü Türk müziğindeki melodiler milletin kendisidir, Türk milletinin kendisidir. Tabii bunu dinleyecek ve dinlemek isteyecektir. Ancak, ancak, bu nasıl bir gerçekse, bunun kadar büyük bir gerçek dava vardır, Avrupa musikisi dediğimiz bir şey vardır. Bu müzikte öyle bir anlatım, ifade kudreti vardır ki, orduları bile yürütüyor, opera oynanıyor, operet oynanıyor, yani dil haline gelmiştir. Bizim millî musikimiz yalnız halk ağızları mı? Klâsik türk musikisi, hattâ en kötü meyhane müziği, onun içinde bile melodi kırıntıları vardır. Bu, büyük bir tezdir. Fakat bir de bunun antitezi var. Karşımızda öyle bir avrupa müziği vardır ki, teknik itibariyle üstündür. Bunda hiç şüphe yoktur. Ayrı iki teknik vardır. Kabul, fakat Garp musiki tekniği, hiç şüphe yok ki, alaturka musiki tekniğinden çok yüksektir. Bir kere garp musikisinde ifade kudreti vardır. Yürütür, oynatır, her şey yapar. Ne olacak, sentezi nedir? Bunu arayalım.

Efendim, Sayın General Pertev Demirhan o kadar güzel söylediler ki, ben hepsini işitemedim, fakat söylediklerini topyekûn anladım. Kendileri bu bahsi gayet iyi anlattıkları için ben de ayrıca uzun uzadıya konuşmayacağım, fikrimi-söyleyeceğim. Sentezi şudur: ilk hatıra gelen şey bu musiki çekişmesi çeyrek asırdır devam ediyor. Bunun üzerinde ben de vaktiyle Rauf Yekta ile münakaşa ettim, İzmir’den bir doktor bana «Vatansız» diye açık mektup yazdı. Bir şey ifade etmez. Tek hatıra gelen şey, bazı Avrupa ustaları gibi millî melodileri alırız, armonize ederiz, millî musiki olur zannediyoruz.- Rahmetli Gökalp'ta bu kanaatteydi. Bunda bir parça gerçek payı vardır, fakat tam gerçek değildir. Böyle, ekzotik çeşnili Millî musiki bu değildir. Millî musiki sayın generalin izah ettiği gibi melodi değeri millî olan fakat teknikte kayıtsız, şartsız Avrupalı olan musikidir. Geçende Halil Bedi Yönetgen radyoda Fin musikisi hakkında bir konuşma yaptı. Bu izahat benim iddiam için bir örnektir. Yani melodiyi veripte al armonize et ve radyoda çal. Millî musiki böyle olmaz. Yani kayıtsız, şartsız Garp musiki tekniği. Bunun için yetişmiş bestekârlarımız vardır. Bunlar çoktur. Ve çok teşekkül ederim ki, benden önce konuşan arkadaşlarım bunların adlarını birer birer saydılar. Adnan Saygun olsun, Ulvi Cemal Ergin olsun, Celal Reşit olsun ve daha bir çokları olsun, bunların hepsi kuvvetli ve Avrupa çapında bestekârlardır.

İşte şimdi asıl söylemek istediğim noktaya, geldim.

Bunlar ne yapacaklar? Bunlar halkın ağzından başlayacaklar, klâsik Osmanlı musikisi üzerinde duracaklar, meyhane musikisine kadar tarayacaklar. Bu iş bitti mi, armonize etmek değil, vicdanlarından bir eser ortaya atacaklar. Türk olduklarından ve melodilerle son derecede meşbu bulunduklarından yarattıkları eser Türkten başka bir şey olmayacaktır. Bunu, dinleyenler, Avrupa musikisi diyecekler, fakat bize başka bir vicdan başka bir insanlık getiriyor, bu nedir, diyecekler. Türktür diyeceğiz.

Şöyle bir, yakın misal için, radyonuzu açınız. Fransız musikisini dinleyiniz. Evet bir teknik, bir üslup var fakat bize uzak. Macarcayı dinleyiniz, daha yakın. Fin ise büsbütün yakın. Bizimkisi ise, tamamen bizim olacaktır.

Eğitim Bakanına söylüyorum, hepsi güzeldir, buraya kadar. Lâkin Maarif Vekili, eğer, Konservatuarlara bu adamların besteleyecekleri operalara, operetlere açmazsa bunlar inkişaf edemez. Bunlar öylesine sanatkârlardır ki, eser yaparlar, ancak, nota halinde gömerler.

Heykel-tecrübesini geçirdik, bizde beynelmilel heykeltraş yok... Var efendim, var... Yani Avrupa tekniğini taşıyan heykeltıraşlarımız var. Atatürk'ün heykelleri mi beynelmilellere yaptırdık, Taksim'deki Kanunika abidesi meydanda, Sarayburnım'da, burada Güven âbidesi meydanda, çok yalvarırım, o insanların hangisi bize benzer? Hadi ile zühtü'nün yaptığı bir heykel var, Barbaros heykeli. O Türk tür, o kafa tasını Karacaahmet 'te çok görürsünüz. O duruşu karşıdaki Sinanın mabedine girenler arasında çok bulursunuz, amma kusurluymuş. Şaheserler böyle üzerinde çalışarak, biraz daha geliştire geliştire, istidatlar cevalan ede ede meyve verir. Oturarak, kapanarak, gömülerek eser olmaz.

Millî Eğitim Bakanı, benim, klasikler hakkındaki düşüncelerimden şüphe edebilir mi, etmez. Ben bilirim klasik nedir? Klasik iyidir, fakat klasikler her şey değildir. Akıyor böyle kitaplar, güzel. Fakat her şey değildir. Yerli müellifle işe başlarız. Yerli tiyatro, yerli operet, yerli opera, yerli kompozitörlerle işe başlayacağız. Bocalayacaklar, fakat zararı yok. Günün birinde millî operet, millî opera ve millî vezin yapacağız. Heykeltraş kendi kendisine beynelmilel olmaz. Bocalıya bocalıya olur. Hele tecrübe yapsın da sonra dikelim. Hayır; heykeltıraş atelyesinde yuğura yuğura değil, heykeltıraş dike dike olur. Onun için sanatkârlarımıza bir hürriyet verelim ve korkmayalım. Bizde opera yazacak, kompozisyon yapacak Avrupa tekniğinde adamlar vardır. Bir muharrir piyes yazar fakat nihayet Halk partisine verir. Şehir tiyatrosu herkesin eserini oynamaz, Devlet tiyatrosu keza. Ne yapsın? Halk partisine verir. Herkesin eserini Devlet tiyatrosu kabul etmez. Ne yaparsınız? Halk partisine verirsiniz. Orası son melcedir. Amma Basın ve Yayın müstehcendir, kanuna muhaliftir denirse yine oynamaz. Tek çare Halk partisi kalıyor. Görüyorsunuz ne istidatlı adamlar çıkıyor, bize haber veriyor ve ışık parlıyor. Eğer Hükümet klasikleri koruduğu gibi millî eserleri de korursa bu arada millî müzik dâvamız da hallolunacaktır.

Sözümü bitirmek üzereyim. Mühim bir nokta da müsabakalardır. Hiç üşenmeyerek müsabaka ilân etmeliyiz. Varsın eser gelmesin, Cumhuriyet Halk Partisinin yaptığı gibi devam edelim, günün birinde bazı şeyler elde edebileceğiz.

Yalnız mühim nokta, eğer eser sanat eseri ise jüri heyetlerinin artist olması lâzımdır, bunlar heveskâr olmaz, seyirci olmaz, ancak sanatkâr olursa, yaratma nedir bilir.

Geçen yıl bu kürsüden izcilik hakkındaki bir takım düşüncelerimi sunmuştum. Ondan sonra müteaddit kampları geddim, gördüm, çok ümit verici şeyler var. Çok güzel. Bunların çevrelerini son derece ahlâkî buldum ve sevindim. İyi yol tutulmuş, daha da gelişebilecektir.

Çok mesut olarak sözlerimi bitiriyorum.

(Alkışlar).


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
6° 1°
Saat