Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam131
Toplam Ziyaret407895

Murat Kaymak

Halk Nedir? Halk Nasıl Değişir?

DOĞAN KUBAN

Geçen gün sayın Meriç Velidedeoğlu telefon etti. Şöyle bir soru sordu: “Bilim ve Teknoloji Dergisinin 1305 (23 Mart 2012 ) sayısında ‘Cumhuriyeti ve Geleceği Harcama Lüksü’ adlı yazınızda ‘Halk, iktidarı 60 yıldır Yönetiyor’ demişsiniz. 1950’den önce halk yok muydu? 1950’de birdenbire mi oluştu?”

Mustafa Kemal hem en büyük, hem de en demokrat devrimci idi. Avrupa’da bir devrimden sonra muhaliflerine parti kurduran kaç devrim lideri tanıyorsunuz?

Bu beni düşündürdü. Gerçi her okuyucunun okuduğu yazıyı yorumu farklı olabilir. Fakat eğer yazar aynı kavramı değişik bağlamlarda kullanıyorsa bunu yeteri kadar açık yapma sorumluluğu taşımalı. Yoksa bizim köşe yazarlarının yaptığı gibi, lafı dolaştırır, ama bir şey söylemez. Fransızlar buna ‘Tergiversation’ derler. Biz de bu kadar görkemli olmasa bile ‘Lafı dolaştırma’ deriz. Ben söylediklerimin sonuna kadar anlaşılmasını gerçekleştirmeye gayret ediyorum. Onun için Sayın Velidedeoğlu’na teşekkür ederim.

İlk kez oy kullandığım 1950’nin açık bir değişme arakesiti olduğunu biliyorum. Onu yaşadığım, köklü bir iktidar değişikliği olduğunu kabul ettiğim ve o tarihten sonra CHP’nin, DP, ANAP, AKP gibi yalnız başına iktidara gelecek kadar oy alamadığını anımsadığım için, halkın çoğunluğunun CHP karşısındaki partileri seçme iradesini o seçimlerle belirlediğini düşünüyorum. Bu hem aynı halk, hem başka bir halk. Ama politik bir iradeyi, soyut olarak doğru ya yanlış olsa, gösteren ve benimseyen bir halk.

1950 seçimi Mustafa Kemal’in açıkça belirlediği ve her yerde yazılı bir özgürlük tanımına göre ilk kez gerçekleşti. Köylünün milletin efendisi olduğu, kuşkusuz simgesel bir deyimdir. Dünyanın hiçbir köşesinde oy denilen şeyin doğrultusunu oy verenler saptamıyor. Fakat artık kul olmayan bir halk var. Sultanın ya da herhangi bir iktidarın istediğini değil, köylüler kendi politik varlıklarını, yönü eğri ya da doğru da olsa, oyları ile belirlediler.

Tek parti rejiminde bir seçme yoktu. İktidar bütün kararları kendi başına verdiği zaman, ya da çoğunlukta olduğu zaman, YÖK’teki rektör seçimine benzer bir durum oluyor. Hiç bir üniversite mensubunun oy vermediği biri rektör olabiliyor. Ama 1950 seçimi CHP kontrolü altında oldu. Yani halk, iktidarın karşısında direnerek DP’yi seçti.

O zamanlar seçim sürecinin iç ya da dış bileşenlerini bilecek biri değildim. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1947’den başlayarak ABD’nin dünya egemenliği için program yapmaya başladığını çok sonraları öğrendim. Şimdi de İslam dünyasının halini iyi biliyorum.

 

EN BÜYÜK DEMOKRAT DEVRİMCİ

Mustafa Kemal hem en büyük, hem de en demokrat devrimci idi. Avrupa’da bir devrimden sonra muhaliflerine parti kurduran kaç devrim lideri tanıyorsunuz?

İsmet Paşa da buna olanak veren ve bugünkü zavallı Arap liderleri gibi düşünmeyen bir devrimci idi. Türkiye o iki lider sayesinde uluslararası saygınlığını kazandı. Türkiye bir petrol şeyhliği olmadığı, herhangi bir güçlü devletin arabasına binmediği için Türkiye’dir. Her aklı başında adam, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler örgütü kurulurkenki uluslararası statüsünün, Avrupa Parlamentosunun kapısındaki Türkiye’den farklı olduğunu anlayabilir.

Fakat bu saygınlığın arkasında 1950 seçimleri de vardır. Bu köktenci bir değişiklikti. Ve Türk halkının kendi gücünü öğrendiği bir değişimdi.

Evet, bir günde halk değişmedi. Hatta bugün de değişmeyen şeyler var. Ama o seçimde halk kendi gücünün farkına vardı.

Bizim için sorun, politik gücünü öğrenen halkın bunu nasıl kullandığı, ve bu halkın hangi nitelikleriyle değiştiği üzerinde düşünmektir.

İnsan maddi yaşam çevresi değiştiği ve ona uygun olarak yaşadığı zaman değişmek zorundadır.

Uygarlık tarihi bu değişmenin tarihidir. Tek katlı taş evde otururken bir apartmanın üçüncü katına, ya da bodrum katına geçen bir aile, yaşamını değiştirmek zorundadır.

Eşeğe binip tarlaya gitmekle otobüse binip işine gitmek arasında yaşamsal olduğu kadar, kültürel bir fark da vardır.

 

HALKI NE DEĞİŞTİREBİLİR?

Halkın en az %80’inin köylerde oturduğu ve okuma yazma bilmediği, elektrik, telefon, radyo, televizyon cep telefonundan haberi olmadığı zamanların Anadolu köy ve kasabalarında yaşadım. Köylü kadınların Ankara’da pazara eşek yükü ile mal getirdiğini de anımsıyorum.

Cumhuriyetin başında Türk halkının % 90’ı köylerde yaşıyor ve okuma yazma bilmiyordu. Bugün halkın %65-70 i kentlerde yaşıyor. Ve söylenenler doğruysa % 80’den fazla okuma yazma bilen var. 1933’de 15 milyon olan Türkiye nüfusu bugün 75 milyon oldu.

Bu olağanüstü sayısal değişmeler bu halkı değiştirmediyse ne değiştirebilir?

Ama çok partili Türkiye, Menderes döneminden bu yana, ilk liderlerin demokrasisinden çoğulcu diktatörlüğe doğru sapıyor. Bunu Menderes yaşamıyla ödedi. Fakat halk bu yönde oy kullanmayı sürdürüyor.

Bizim bugünkü halk kültürünün bir sorunu var. Bu tüketim propagandasının yıkadığı beyinlerin, yeni halk kültürünün yönünü saptamasıdır. Fakir halk kendisini kapitalizm aynasında, benim anlamadığım boyutlarda görüyor.

Üç katı beş kat, beş katı on kat, on katı gökdelen yapınca halkın büyük bir bölümü ve politikacılarımız çok seviniyorlar. Alışveriş merkezlerine bayılıyorlar. Maaşı bin lira olmayan taksitle araba alınca birden sosyal statüsünün değiştiğini düşünüyor. Televizyonu, cep telefonunu, ve illa da marka’yı -ne markası olursa olsun- çok seviyorlar.

Galiba çoğalan her şeyi çok seviyorlar. Buna ülkenin aç nüfusunun artması da dahil.

HALKIN NELERİ SEVMEDİĞİ ÜZERİNE

Fakat matematikçi ya da mühendisin bilgi seviyesinin dünya ölçeğinde düşük olması, onları ilgilendirmiyor. Üniversiteyi çok seviyorlar. Ama yüzlerce öğrencinin yetişmesi için kaç hoca gerektiği sorunu onları ilgilendirmiyor. İmam hatibi çok seviyorlar. Fakat onlardan bilim adamı yetişmeyeceği kimseyi ilgilendirmiyor.

Dünya bilim tarihinde hiçbir Osmanlı olmadığından haberleri yok.

Sanayiyi, çok seviyorlar. Fakat fabrikaları verimli çalıştıracak yaratıcı güçten haberleri yok.

Halkın nesi değişiyor. Bunları saymakla bitmez. Eşekten inip otomobile bindiği zaman değişiyor mu? Bütün bu değişmelerin sahip olduğu farz edilen kültürle bir ilişkisi var mı? ‘Değişti’ dememiz için ne gerek?

Önce şunu açıklığa kavuşturalım. Burada seviyor, sevmiyor, ilgilendiriyor, ilgilendirmiyor dediğimiz her birey halkın parçasıdır. Böyle olmazsa halkın tanımı zaten olmaz.

Partilere okumuş okumamış, zengin fakir, doğrucu, yalancı, ahlaklı, ahlaksız, profesör ya da yazı yazmasını bilmeyen her tür insan oy veriyor.

Türkiye’de demokrasi diye çalışan bir sistem var. Halk, hangi mekanizmalar ve süreçlerle bu sisteme dahil olursa olsun, kime aldanırsa, ya da aldanmazsa, hangi düdüğü öttürür ya da öttürmez, hangi davulu çalar ya da çalmazsa, bir irade kullanıyor.

Burada bilinçli ya da bilinçsiz, satın alınmış ya da alınmamış ne kadar oy olursa olsun, sultanın kulu olmayan bir halk var.

Bu halkın nasıl değiştiğini sosyal bilimciler halk arasında araştırmalı. Bu Amerikan üniversitelerinde öğretilmiyor. Bu sürecin karmaşık bir yapısı var. Ve bunlar Türkiye’nin tarihini oluşturuyor.

Önce savaş vardı. Ve ölen halk; Sonra devrimler vardı. Ve çiçek açan halk; Sonra Dünya Savaşı vardı. Ve dünya ile birlikte eziyet çeken, ama dünyadan haberi olmayan halk; Sonra Amerika ufukta heyula gibi yükseldi. Sözde demokrasi, ve politize olmaya başlayan halk.

Bu değişmenin gerçek nabzını Türkiye gerçek bir bilim toplumu olduğu zaman tutacağız.

Fakat halk vatanın bütünleyicisidir. Birlikte değişirler.


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
8° 3°
Saat