Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam40
Toplam Ziyaret407388

Murat Kaymak

Cumhuriyeti ve Geleceği Harcama Lüksü

DOĞAN KUBAN

Sevgili Okuyucular, eğer bir ülkede en doğru şeyin tersini söyleyenler çıkıyorsa, orada patolojik bir durum vardır. Bizim toplum, soru sorma yeteneği yüksek olmayan bir toplumdur. Ayrıca soru sormayanlar soru sorulmasını da istemezler. Ne var ki sorunlu bir dünyada yaşarken soru sormamak olası değil. Fakat herkesin dilinde olan ‘Ne olacak halimiz?’ bir soru değildir. Soru konulara ilişkin ve önce birikmiş gözlemlerin anıları ve önsezilerle başlayan bir entelektüel çabadır.

 

Yine de son yirmi yılda, ülkenin birçok toplumsal hastalığına teşhis koymak olanağı veren sayısız olay gerçekleşti. Osmanlının düşünme kabızlığını ve yeniyi özümseme zorluklarını, neredeyse genetik mirası olarak, bugünkü toplumda da görüyoruz. Aç gözlülük, ikirciksiz yalan söyleme, cehalet, kuru softalık, küçüklük kompleksi, yabancı hayranlığı, taklitçilik, tabasbus (Arapça kökenli bu sözcük yaltaklanma demek), bağnazlık gibi geleneksel özellikler, yeni yaşam koşullarında neredeyse devleşti. Bunların, öğretimin sulanması ile yakın ilişkisi var. Her yapılan binaya derleme hoca doldurunca okul olmuyor. Diplomalı da okumuş olmuyor. Bu hastalıklar kimi yarım yamalak eğitilmiş insanlarda hezeyanlara (Arapça saçma sapan demek) neden oluyor. Bunların başında özel olarak kışkırtıldığı için politik olanlar geliyor. En moda olan da Cumhuriyeti ve Atatürk’ü kötülemek.

Benim gibi yaşı cumhuriyetle yakın olanlar ‘Biz Birleşmiş Milletlere Türkiye Cumhuriyeti olarak kaydımızı yaptırmamış mıydık? Yasalarımızda hâlâ Türkiye Cumhuriyeti yazmıyor mu? Dünyada yayımlanan yıllıklarda Türkiye Osmanlı adı altında mı yazılıyor? ’ deyip la havle çekiyorlar. Ama tarihi tersinden okuyan adamlar bizim eğitim sisteminde yetişiyorlar.

Örneğin: Atatürk ve arkadaşlarının Kuvayi Milliye, Kurtuluş Savaşı gibi uydurma destanlarından önce atalarımız Viyana’daydı. Gerçi kapısından giremedik ama, gözlerini korkuttuk. Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyılda uluslararası bir şamar oğlanı değildi. 1918’de yenilmedi. İstanbul işgal edilmedi. Sevr Anlaşması yoktu. İstanbul, İzmir, Trakya, Antalya, Adana işgal edilmedi. Düyunu Umumiye bir yalandı. Anadolu fabrika ve okul doluydu. Okuma yazma bilen Anadolu %7 değil %70’di, diyebiliyorlar.

İkinci Dünya Savaşından sonraki Pax Amerikana’da Demokrat Parti vatanı kurtardı. Şimdi Kürtlük, Ermenilik, Kıbrıs, IMF, Dünya Bankası, özelleştirme, şeriat gibi programlarımız var. Bunlar çözülünce Birinci Cumhuriyet yalanlarını yok edip 1918’in mutlu günlerine döneceğiz. Böyle adamlar diploma alıyor. Kitap satışını yasaklayan okullardan olmalı.

Selim Somçağ ‘Türkiye Kuşları’ adlı kitabında Türklerin en kutsal kuşlarının kuğu ve boz kaz olduğunu yazar; kuğu gitmiş kaz kalmış anlaşılan.

 

GERÇEKLER AYNI

Fakat yaşayan bir Cumhuriyet çocuğu olarak benim bildiğim gerçekler değişmedi. Annem, babam İstanbullu ve Osmanlı. Biri 1912’de subay, diğeri 1915’de öğretmen olmuş. Onlar Balkan harbinden başlayıp Kurtuluş Savaşından biten büyük maceraları yaşamışlar. Bizi yetiştirdiler. Babam o savaştan bu savaşa, iki buçuk yıl Rusya’da esaret de dahil, Osmanlı subayı olarak katılmış. Cumhuriyet subayı olarak öldü. Bütün bunlarda hiçbir kesiklilik olmadı. İmparatorluk bitti. Cumhuriyet kuruldu. Cumhuriyetçiler Fransızlar, Ruslar gibi, eski iktidar mensuplarını da öldürmediler. Bunlar benim yaşamsal gerçeklerimdir. Tarih kitapları da, ister yerli, ister yabancı bunu yazar.

Osmanlı İmparatorluğu Balkanlardan silindi. Ege adaları elimizden gitti. Kıbrıs İngiltere’nin oldu. Doğu Anadolu’daki kentler Rus devrimine kadar Ruslarda kaldı. Mısır ve Kıbrıs İngiltere’nin sömürgesi olmuşlardı. Kuzey Afrika elimizden çıktı.

1912 Balkan Savaşında Bulgar ordusu bir aralık Çatalca’ya kadar geldi. Yüz binlerce Türk o ülkelerden kaçarak Türkiye’ye sığındılar. Annem ve babam gençliklerinde yurtlarından yuvalarından kaçan o zavallı kalabalıkların cami avlularındaki perişan halini bize anlattılar. Sarıkamış Savaşında 90.000 kişilik ordu soğuktan dondu. Ruslara yenildik. 1915 Çanakkale Savaşını kazandık, fakat iki yüz elli bin ölü karşılığında. 1918’de İstanbul’da yabancı askerler devriye gezmeğe başladı. Yunanlılar İzmir’e, İtalyanlar Antalya’ya, Fransızlar İskenderun’a, Antakya’ya çıktılar.

Sevr Anlaşmasına göre Anadolu’da Türklere bırakılan alan kuzeyde Zonguldak’la Giresun, güneyde Bilecik -Afyonkarahisar’la Kayseri arasındaydı. Daha doğuda Tunceli’yi içine alan bir cep vardı. Tokat ve Sivas’tan Güneye Fransız bölgesiydi. Trabzon’la Van ve Erzincan’la Ardahan arası, Amerikan başkanı Wilson’a göre Ermenistan oluyordu. Siirt’ten güneye Kürt bölgesi İngilizlere, Ege adaları ve İzmir’le Ayvalık arası Yunanistan’a veriliyordu. Onun kuzeyi Çanakkale’den İzmit’e kadar Boğazlar bölgesi idi. Uluslararası bir idaresi olacaktı. Bu bölüşme 19. yüzyılda yapılan pazarlıkların sonucuydu. Türkiye’de Sevr sınırları bir yerlerde anlatılıyor mu?

Kurtuluş Savaşı başlarken Kars Rus İşgali, İstanbul Müttefik işgali, İzmir Yunan işgali, Antalya İtalyan işgali, Antakya Fransız işgali altındaydı. Rusların işgali o kadar uzun sürmüştü ki Kars, Sarıkamış, Ardahan yeni şehirler olarak inşa edilmişlerdi. Ulusal Kurtuluş Savaşının kahramanları, şehitleri ve gazileri Balkanlarda, Kuzey Afrika’da, Sarıkamış’ta, Çanakkale’de, Filistin’de çarpışan subay ve komutanlar, savaştan savaşa taşınan köylüler, okullarını bitirmiş ya da bitirememiş delikanlılardı. Bunları acıyla ve hürmetle hatırlamayan, görmek istemeyen bir adam kuşkusuz klinik bir vakadır. Daha kötü sıfatlara da layıktır.

 

HALK, İKTİDARI 60 YILDIR YÖNETİYOR

Her cumhuriyet ilkesi Osmanlı sistemini, matematiksel olarak reddetmek zorundaydı. Çünkü o ilkeler İmparatorluğu batıran ilkelerdi. Cumhuriyet sultanın kulu olan bir halk yerine halkın kuracağı ve yöneteceği bir halk egemenliği sistemidir. Ve bu halk 1950’den bu yana iktidarda.

Bu kökten değişiklikleri anlamayan ve hatta yadsıyan bir toplum sağlıklı olamaz. Türk insanı bu dünyaya değil ortak olmak, yaşayabilmek için bile daha bilinçli olmak zorundadır. Yaratıcı insan da böyle bir ortamda gelişebilir. Bu zorunluluk eğitim, öğretim ve üretimin en çağdaş koşullarda yan yana gelip ahenk içinde çalışmasını gerektiriyor. Bunun yokluğu düşünce özgürlüğü sağlayan bir demokratik düzenin gelişmediğini kanıtlıyor. Laiklik, bir özgür düşünce aracından başka bir şey değildir. Çağdaşlık da, demokrasiyi bir yasa sorunu olmaktan çıkarıp bir akıl ve özgürlük sorunu yapmaktır. Dünyanın ulaşmağa çalıştığı toplum modeli de bundan ibarettir. Bu yoldan ayrılınca safsata başlıyor.

Sevgili Okuyucular,

Artık aydınlığa kavuşmuş bir dünya gerçeği var: Her gün dünyayı ve evreni ve kendimizi daha fazla öğrenip yaşamak için onlara uymağa çalışan bir evrensel bilim mekanizması çalışıyor. İnsanlar daha bilinçli oluyor. Bunu sokaktaki adamın bile anlayacağı tıp ve otomotiv gibi alanlarda izlemek çok kolay.

Fakat bu değişmelere uymak istemeyen bir alan var: Ekonomi. Çünkü servet, büyük çoğunluğu sömüren bir azınlık elinde. Onlar da hallerinden memnunlar. Değişiklik istemiyorlar. Ne var ki doğanın insanlara açtığı krediler azalıyor. Milyarlar için yaşamak giderek zorlaşıyor. Kavga, birikimlerinin ve statülerinin üzerine oturanlarla daha çok tüketmek isteyenler arasında sürüp gidiyor. ‘Havanda su dövme’ olgusunu aşamazsak, devr-i daim makinesi gibi çalışsak da çağdaş kargaşa ile baş edemeyiz. Yaşamımızı sürdürebilir, fakat geleceğimizi kontrol edemeyiz.

Bu sözleri yineleyip durmak da bir gelişmemişlik göstergesidir. Yani ben de gelişmemişliğin bir göstergesiyim.

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
6° 1°
Saat