Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam38
Toplam Ziyaret407386

Murat Kaymak

Satıcı mı olacağız, müşteri mi?

 

DOĞAN KUBAN

Değişmeye uyabilen, kimliği güçlü olan toplumlardır. Onlar değişmeyi özümseyerek kimlikli kalırlar. Zaten dünyanın her gün değiştiğini ve isteseniz de, istemeseniz de ona uymak zorunda olduğunuzu ve insanlık tarihi boyunca başka türlü olmadığını anlayanlar ve uyma iradesi gösterenler, kimlik sahibi olanlardır.

Türkiye en özgün dünya toplumlarından biridir. Dünya tarihinin en önemli sahnelerinin oyuncusu olan eski bir toplum. Olağanüstü güzel bir dilimiz var. Ne var ki bu tarihi statüler, geleceğin garantisi değildir. Dünyanın bütün ülkeleri gelenek, inanç ve rejimleri ne olursa olsun, aynı hasta ve sorumlu dünyanın ortaklarıdır; kimi satıcı, kimi alıcı. Fakat alıcı, kölelik adayıdır.

Dünyanın en güzel öğüdü ‘Soru sormak bilginin yarısı’, bizim peygamberin sözüdür. Bilginin sonunun olmadığını bilerek söylenmiş bir sözdür. Günümüzün zor sorularını sokaktaki kalabalıklar, politikacılar, her gün gazete sayfalarını dolduranlar yanıtlayamaz. Bu soruların yanıtları Voltaire’de, Kant’ta, ya da İmam Gazali’de de yoktur. Çünkü onlar bugünkü dünyayı hayal bile edemezlerdi. Yol gösterici düşünce yukarıdaki hadiste var: Önce ‘doğru soruyu sor’. Bu, ‘önce içinde bulunduğun durumu doğru analiz et’ demek.

İnsanların doğa ve toplum üzerindeki bilgileri arttıkça, dünya bilgilenmeye uygun olarak şekillenir. Bu gelişme en basit tarih kitaplarında bile izlenebilir. Bu süreç, son yirmi yılda, çok acılı da olsa, hızlanarak devam ediyor. Bilgi-Teknoloji-Örgütlenme, üçlüsü yaşamın değişmeyen kurgusudur. Bir dönemin olanaklarından yararlanan toplum kesimleri zorunlu değişmeleri kimlik değişmesi olarak algılarlar.

Dünyanın bütün savaşları, kanlı ya da kansız, değişmeye direnen ekonomik menfaatlerden kaynaklanır. Aslında değişmeye uyabilen, kimliği güçlü olan toplumlardır. Onlar değişmeyi özümseyerek kimlikli kalırlar. Zaten dünyanın her gün değiştiğini ve isteseniz de, istemeseniz de ona uymak zorunda olduğunuzu, ve insanlık tarihi boyunca başka türlü olmadığını anlayanlar ve uyma iradesi gösterenler kimlik sahibi olanlardır.

Bu değişme, şiddetli akan bir ırmağa benzer. Irmak kıyısının girintilerinde bazen sakin limancıklar oluşur. Akıntının ortasında gidenler değişimin ortakları, sakin sulara kayıklarını çekenler onların müşterileridir. Bunlara, uygarlıkta geri kalan toplumlar denir.

Bilimsel ve teknolojik gelişmenin çok ağır seyrettiği dönemlerde toplumlar binlerce yıl değişmeden kalabilirlerdi. Biz cumhuriyetin başında kağnı ile tarla süren bir toplumduk. Bugün bir yıl bile geride kalmak olasılığı yok. Bu, teknolojide ‘innovation’ denen sürekli yenilenmenin, toplum örgütlenmesine yansımasıdır.

 

SATICILAR VE ALICILAR

Çağdaş toplumları ikiye ayırmak olasıdır: Satıcılar ve alıcılar. Geçen yüzyılda Avrupa ve Amerika satıcı toplumlardı. 18-20. yüzyıllardaki yaygın sömürge çağında alıcılar içinde, çağdaş dünyaya uyumu çabuk yapanlar oldu. Bunların başında şimdi satıcılar arasındaki Japonya var. Türkiye’nin dışındaki İslam dünyasının tümü bir sömürge dönemi geçirdi. Bunlar çağdaş dünyaya uyum yapmakta zorlanan geri kalmış toplumlar olarak kaldılar. Hallerini medyada seyrediyorsunuz. İçimizde Mısır’da ya da Libya’da yaşamak isteyen olmasa gerek.

Osmanlı İmparatorluğu sömürge olmadı. İki yüz yıl, yeni ve eski arasında binamaz kaldı. Ekonomisini de son dönemde Batı’ya teslim etti. Bereket büyük ve örgütlü idi. Tarihi yapısındaki savaş geleneği ile kendini kurtardı. Cumhuriyetten önce bu ekonomik köleliğin bir kültür sorunu olduğunu anlamıştık. Savaşarak Cumhuriyeti kurduk. Değişmenin kurallarını benimsedik. Bugün İslam dünyasının en önde toplumu olmamız o bilinçlenmenin sonucudur.

Türkiye büyük bir ülkedir. Geçmişimiz, jeopolitik konumumuz, devrimlerimiz sadece Müslümanlardan değil, Güney Amerika, Afrika, Asya ve hatta Avrupa’daki birçok ülkeden daha iyi bir durumda olmamızı sağlıyor. Türkiye en özgün dünya toplumlarından biridir. Dünya tarihinin en önemli sahnelerinin oyuncusu olan eski bir toplum. Olağanüstü güzel bir dilimiz var.

Ne var ki bu tarihi statüler, geleceğin garantisi değildir. Dünyanın bütün ülkeleri gelenek, inanç ve rejimleri ne olursa olsun, aynı hasta ve sorumlu dünyanın ortaklarıdır; kimi satıcı, kimi alıcı. Fakat alıcı, kölelik adayıdır.

Küreselleşmeye, sanayileşmeye, silahlanmaya, otomobile, telefon’a, Avro-dolar ikilisine, Birleşmiş Milletler’e, turizme, İngilizceye, gıda, giyim, modaya ‘evet’ diyoruz. Öğrencilerimizi Avrupa ve Amerika’ya yolluyoruz.

Bazılarımız bifteğe hayır, lahmacuna evet, alaturka musikiye evet, klasik Avrupa musikisine hayır, diyebilirler. Ama dünya gençleri pop dinliyor. Resme, heykele de hayır diyebilirsiniz. Fakat o zaman fotoğrafa da hayır demek gerek. Dünyanın fotoğraflarını çeken satelite ‘hayır’ dersek, hava raporu bile yazamayız. Moda reklamı, otomobil reklamı, hatta politik propaganda da resim yasağına uygun değildir. Sinemaları da toptan kapatmak gerekir, ama küreselleşme buna olanak vermiyor. Komşu resim yaparsa, dünyaya ortak olmak için sen de resim yapacaksın. İflas etmiş mirasyedi rolüne soyunmuyorsak, vereceğimizden fazla alacağımız yok.

Dünyanın en güzel öğüdü ‘soru sormak bilginin yarısı’, bizim peygamberin sözüdür. Bilginin sonunun olmadığını bilerek söylenmiş bir sözdür. Ama, Hıristiyan ve Çinlilerin müşterisi olun, diye bir hadis yok. Dünyanın ulaştığı sanayi aşamasına ortak olamamak, müşteri olmak, köle olmak ve güdülmektir. İslam toplumlarının bugün neden kargaşa içinde ve fakir olduklarını, bu kargaşada yüzyıllardır Hıristiyan Batılı parmağı olduğunu Osmanlı tarihinden ve yakın tarihten öğrenememiş olanlara şaşmak gerek.

 

YANIT ARANAN SORULAR

Kuşkusuz dünya, sorunlarını çözmüş bir cennet değildir. Yanıtlayamadığımız olgular temelde toplumlar ve insanların karşılıklı ilişkileriyle ilgili. Le Monde Diplomatique’in eski bir sayısında (2010 Aralık) tarihçi Z. Sternhell ‘Aydınlanma Karşıtı Dünya’ adlı bir makalesinde, insanların 18. yüzyıldan bu yana hâlâ yanıt aradıkları soruları anımsatıyordu.

1. Toplum bir canlı organizma mıdır? Yoksa bir araya gelmiş insanlar mı?

2. Ulusal kimlik nedir?

3. Ulusal kimlik, tarihi ve kültürel nedenlerle mi oluşur?

4. Toplumsal düzendeki bir değişiklik hukuksal bir içerik mi taşır, yoksa bir tehlikeye karşı güvence midir?

5. Dinin kültür içindeki rolü nedir? Politik ve hukuksal bir statü tanımı mıdır?

6. İnsanların yaşamında onları birleştiren şeyler mi, yoksa onları ayıran şeyler mi belirleyicidir?

Bu biraz zor soruları sokaktaki kalabalıklar, politikacılar, her gün gazete sayfalarını dolduranlar yanıtlayamazlar. Bu soruların yanıtları Voltaire’de, Kant’da ya da İmam Gazali’de de yoktur. Çünkü onlar bugünkü dünyayı hayal bile edemezlerdi.

Yol gösterici düşünce yukarıdaki hadiste var: Önce ‘Doğru soruyu sor’ demiş Peygamber. Bu ‘önce içinde bulunduğun durumu doğru analiz et’ demek.

Toplum bir yığın değildir. Yani insan bir tahıl ambarındaki buğday taneleri gibi yığılıp kalmıyor. Onlardan un ve aş yapılıyor. En organik özellik, insanların birbirleriyle anlaşmalarını sağlayan dildir. Toplumun ona dayalı bir ortak eğitimi ve öğretimi var. Ortak araçlar kullanıyoruz. Bu organik bir kurumlaşmadır.

 

ULUSAL KİMLİK

Ulusal kimlik tarih içinde, kişiden bağımsız olarak şekillenmiş dil, coğrafya, gelenekler, inançlar, kurumlar ve davranışların tanımladığı bir kimliktir. Kişi reddetse bile toplumun bir de biçimsel kimliği var. Sınır, bayrak, nüfus cüzdanı, adres, pasaport gibi şeylerle fiziksel olarak tanımlanmış bir kimlik. Dünyanın bunları kavga konusu yapması aptallıktır. Ulusal kimlik toplumsal tarih bilinci ve geçerli hukukun ortak tanımlarıyla oluşur. Gerçi bunlar birleştirici olarak da kullanılabilir, ayırıcı olarak da kullanılabilir. Fakat hukuk, kişi için bir güvence sağlamadıkça anlamsız bir kavramdır.

Dinin çağdaş dünyadaki yeri hâlâ önemlidir. Dini tartışma konusu yapmanın, geleceği kurtarmak bağlamında hiçbir boyutu ile faydası yoktur. Dünyada başarmak için dindarlık ya da dinsizlik değil, sadece akıl gereklidir.

İnsanları birleştiren düşünceler içinde, gördüğümüz kadar, birleştirici en büyük düşünce inanç kökenlidir. Gelecekle ilgili hiçbir programın bu yaygın, güçlü ve örgütlü düşünce ile boy ölçüşmesi gerekmiyor. İnanan toplumlar, ibadethaneler, ve batıl inançlar yaşamaya devam ediyorlar ve edecekler. Ama güneş sistemi, kilisenin dediği gibi değil, Galileo Galilei’nin dediği gibi çalışıyor. Bu bağlamda Hıristiyan doktrininin laikleştiği söylenebilir. Hiç kimse uzaya gitmeyi, otomobili, uçağı, atomu, Google’u ya da çağdaş tıbbı dışlayamaz. Dışladığı anda kölelik basamağına iner.

Bugün dünyanın ve toplumların tek sorunu var: Geleceğin enerji ve iklim koşullarında insanlığı yaşatmak. Diğer sorunları kavga konusu olmaktan çıkaramazsak doğa ile savaşamayacağız.

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
6° 1°
Saat