Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret393891

Kentte Tarihi Mirasın Mitosu

DOĞAN KUBAN

Kentte tarihi mirasın korunması, artık ‘bye bye öptüm’ cümlesi kadar kötü bir tekerleme. Türkiye’de temcit pilavı gibi kullanılan ve toplumun cehaletini ve duyarsızlık zırhını delemeyen çoktan içeriğini yitirmiş bir klişe. Klişe eski amma, neredeyse hiç uygulanmadığı için, bir uygarlık önerisi olarak hâlâ yeni. Ve acıklı olan, üniversitelerin her bir restorasyon bölümüne, tarihi görünümü korunmuş bir sokak göstermek neredeyse olanaksız.

 

‘Çevre koruma’ uygulama aşamasına geçemediği için, arşive kaldırılan sayısız uygarlık klişelerinden birisi. Tarihi çevrenin korunması klişesi, cahil toplumların uygarlaşması sorununun, gökdelen, otomobil, te-levizyon ve telefon gibi çağdaş teknolojiler yanında devede kulak bir statüsü olduğunu anımsatıyor. Bu durumun korkutucu tarafı da uygulama aşamasına ulaşamadan korunacak çevrenin yok olması. İstanbul gibi bir kentin, ya da Anadolu gibi ülkenin sahip olması gereken toplumsal duyarlığın gelişemediğini, dolayısıyla bir uygar ülke imgesinin tamamlanamadığını gösteriyor.

Kimsenin Köln Katedrali’ni, Süleymaniye’yi ya da Tac Mahal’i yok etme gibi bir niyeti yok. Büyük dini yapıları bir yana bırakırsak, tarihi çevrenin korunması toplumun tarih bilinci sorunundan öte, kentlerin her dönemde yıkılıp yinelenmeleri gibi, hem ekonomik bir israf, hem insanın kendini bir süreklilik içinde hissetmesi ya da hissedememesi gibi toplum psikolojisi ile ilgili bir olgudur.

Bu bağlamda, bugünkü kentlilerin dünkü köylü olmalarının önemli bir handikap oluşturduğu açık.

Köylü, yeni öğrendiği, yaşamıyla yüzeysel bir ilişki kurduğu, fiziksel varlığını ve tarihini hiç bilmediği ve merak etmediği bir ortamda süreklilik aramıyor ve bilmediği şeye sahip çıkmıyor.

Kaldı ki bu ülkenin fiziksel geçmişi ne resim sanatına, ne tarihe ve romana yansımamış. Bu gelişme ancak cumhuriyet döneminde gerçekleşti.

Ayrıca kentlileşememiş kalabalık kitap da okumuyor. İnsanların bir konuya karşı ilgisizliği ve vurdumduymazlığı ya bilgisizlikten ya da ideolojiden kaynaklanır.

 

KALAN ÇOK ŞEY VAR

Bu yazı ‘nasıl olsa bir şey kalmadı’ deyiminin tümden yanlış bir değerlendirme olduğunu duyurmak için kaleme alındı. Kentlerin geçmişlerinin bugüne bıraktıkları çok şey var.

Doğrusunu isterseniz Türkiye’de anıtları, ölüleri, mezarları, türbeleri ağaçları, koruları, ırmağı, denizi olan her yerleşmenin toplumun kimliğini tanımlayan birçok öğesi hâlâ var. Cahil bir topluma harap bir eski evin, hatta bir kerpiç evin, en yeni bir gökdelenden daha fazla toplumu ve onun geçmişini temsil ettiğini anlatamazsınız.

Toplumun geçmişi denen bilgi ve duygu birikimi az okumuşta olmaz. Bu, fakir halkın karnını da doyurmaz.

Bu bilgi ve duyarlığa sahip olanlar, Cumhuriyetin başından bu yana, devletin karar verici kademelerine ulaşamadılar. Ulaşabilenlerin de genel gidişe etkili olacak kadar politik ömürleri olmadı.

Kuşkusuz bunun fakir bir toplumun sonsuz gereksinmeleri, tarih eğitiminin yetersizliği ile de ilişkisi çoktur. Kaldı ki yeni’nin prestiji ve simgesel statüsü, özellikle cahiller katında daima daha fazladır.

Bugün kent toprağının, onu manipüle edenler için hazine olduğu öğrenildi. Artık kimse Ankara’daki Bahçeli Evler’i, ya da Saraçoğlu evleri gibi alçakgönüllü inşaatlarla yetinmiyor. Ulaşımı olanaksız kılan, enerji gereksinmesi çok, ama yapana iyi para getiren spekülatif gök kazıyanlar inşa ediyorlar. Bunların tarihle ilişkilerini kurmak zaten akıllarına gelmiyor. Gelse bile gerçekleştirmeleri de olanaksız. Çünkü o bilgiyle yetişmediler.

 

KORUMA: KENT DUYARLIĞI VE BİLGİ

Bu yorum, ne ‘Evleri kerpiçten yapın!’ ne de ‘Asla gökdelen yapmayın!’ anlamına gelmiyor. Burada, tarihe karşı duyarsız, estetik duyarlığı da aynı düzeyde karar verici makamlardaki mimarlar ve idarecilerinden söz ediyoruz. Onlar hâlâ İstanbul’un bir iki imparatorluk dönemi tiyatrosunu alışveriş merkezi olarak kullanmanın, tarihi koruma perspektifleri içinde kaldığını sanıyorlar.

Koruma konusu bir bilgi ve kent duyarlığı konusudur. Bir İstanbullu tarihçi olarak, bu kentin, 5 yaşımdan bu yana 80 yılını anımsıyorum. O mahalleler tümüyle değişse de tek bir röper bana Davutpaşa’yı, Cerrahpaşa’yı, Aksaray’ı, ya da Boğaz sırtlarının yapılarla delik deşik olmamış durumlarını anımsatır.

Bunun koruma tasarımı bağlamında bir koz olduğunu anımsatmakta yarar var. İstanbul için sayısız yayının amacı bu olmasa bile, yararlı olacak bölümleri var.

Bu bağlamda bilinçlenme için Avrupa’da, Türkiye’de olmayan kaynaklar var. Romanlar, anılar, biyografiler, yerel gazete ve dergiler gibi yazılı kaynaklar. Eski yerel örgütler, iyi korunmuş kent dokuları ve evler var. Türkiye’nin kentli olmasından çok daha önce kentli olmuş toplumların biriktirdikleri görsel veriler var. Resim geleneği olan bu toplumlarda geçen yüzyıllardan kalan resimler, gravürler, fotoğraf arşivleri çok zengin bir koruma altyapısı oluşturuyor.

 

RESSAMLAR OLMASA, İSTANBUL’U TANIMAYIZ

İstanbul’un tarihini, Mellina, Allom, Bartlett, Lewis ve daha pek çok Avrupalı ressamın resim ve gravürleri, 19 yüzyıl fotoğrafları, hatta Avrupalı gezginlerin betimlemeleri olmasa yazamazsınız. İstanbul sokaklarını Ali Rıza Hoca gibi ressamların resimleri olmasa, bugün elli yaşında olanlar zor anımsarlar.

Canaletto, Venedik kentinin olağanüstü perspektiflerini 18. yüzyılın birinci yarısında yapmıştı. Bu resimlere baktığınız zaman ressamın ustalığına ve çalışkanlığına şaşırdığınız gibi, Venedik’in bugüne kadar kalmış mimarisine de şaşarsınız.

Bunların karşısına Üçüncü Ahmed’in Surname’sinin Levni tarafından yapılmış minyatürlerini koyarsanız, Canaletto resimlerinde resim kalitesi, gerçekçilikleri ile bizde hiç olamamış bir kent uygarlığının boyutlarını görürsünüz. Bu resimler tarihi çevre bilincinin hangi koşullarda geliştiğini de size anlatırlar.

 

İSTANBUL NASIL KORUNUR?

İstanbul’un tarihi karakterinin korunması, Boğaziçi’nin Antikite’den bu yana gelen tarihi imgesini ve onun fiziksel karakterini anımsayarak kurtulur. Boğaz’daki her yeşil alanı kırpıp içine apartman yaparak kurtulmaz.

İstanbul Suriçi’nde yapılacak bir plan ya da bir yapı da, 2500 yıllık bir tarihin gölgesini düşünerek kurtulur. Bu geçmişin ruhu bir giysi ya da ayakkabı markası gibi markası olan bir kent düşleyerek kurtulmaz. Topraktan yağ çıkararak da kurtulmaz.

Türkiye’de çevre değişmesinin bir salhane’ye dönüşmesinden sonra çevre koruma konuları bir lüks haline dönüştü. Buna karşın geç kuşaklar sürekli umutsuzluk söylevleri dinlemekten haklı olarak hoşlanmıyor. Bu arada dünyada koruma ölçütleri değişiyor.

Bugün tarihi kentin tasarımı daha güçleşti. Çünkü bilinenlerin çoğu ortadan kalktı. Kentin tarihini, kullanım alanlarını, eski boyutlarını ve anı taşıyan yerlerini yakıp yıkarak ve saygısız yapılarla doldurarak yok ettik. Yeni plan yaparken amacımız, toprağı petrol gibi değerlendirmek oldu. Otomobil ise bir put oldu. 1440 hektarlık sur içine metro geçirecek delik bulamadık. Dünya tarihinin en önemli Roma limanının içinden geçirdik.

Hep eleştiri ama, yerine hangi güzel ve doğru uygulamayı göstereceğiz?

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat