Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam90
Toplam Ziyaret393180

Dünyanın ağırlık merkezi Pasifik’e gidince

DOĞAN KUBAN

Medyada haber çok, ama dünyanın nasıl değiştiğini ve nasıl bir gelecek hazırladığını söylemiyor. Tartışılanların ülkenin gerçek sorunlarıyla ilgisi yok. Toplum günü gününe yaşıyor ve geleceği hayal etmekte zorlanıyor. Akıl almaz bir hızla değişen bir çevre ve yaşam var. Akıntıya kürek

gidiyoruz. Ama daha iyiye değil. Dünya ile birlikte bir bilinmeze.

İki evrensel olgu sadece Türkiye’nin değil, bütün Ortadoğu’nun geleceğini değiştirecek. Birincisi tarihi, ikincisi coğrafi. Tarihi olgu Batı dünyasının, temelde ABD’nin, askeri ve ekonomik egemenliğinin sona ermek üzere oluşu ve kapitalizmin tükenmesi. Bu öngörü besbelli benim bilgimi aşar. Batı medyasının özeleştiri ve öngörülerini yineliyorum. Kuşkusuz bu bugünden yarına olmayacak. Ne olacağı da belirsiz. Umut edelim de bir Dünya savaşı daha çıkmasın.

Fakat kanımca bundan daha da önemlisi, Ortadoğu’yu tarih sahnesinde bir kenara atacak gelişmedir. Bölgenin önemi petrol ve doğal gaz yataklarından kaynaklanıyor. Fakat kaynakların giderek azalması nedeniyle Ortadoğu’nun jeopolitik durumu önemini er geç yitirecek. Bir süre daha enerji pazarında yaşasa bile, bütün dünya ülkeleri Almanya’da, Brezilya’da, hatta Çin’de ve Amerika’da olduğu gibi alternatif enerji üretimini çoğaltıp dışarıya bağımlılığı azaltacaklar.

Güneş enerjisi üretme fiyatı elektrik enerjisi fiyatına düştü. Türkiye’nin aç kalmamak için alternatif enerji kaynaklarını hızla arttırmaktan başka çaresi yok. Ama Ortadoğu önemini yitirince Türkiye’nin ağırlığı da kalmayacak. Akdeniz çevresi, özellikle Güney ve Doğu Akdeniz fakir Turizm ülkeleri olarak kalacak. Dünya tarihinin ağırlığı 25 yüzyıl sonra, 20. yüzyılda Akdeniz çevresinden Atlantik’e geçmişti. Bundan böyle Pasifik’e odaklanacak. Dünyanın Ortadoğu’dan alıp vereceği kalmayacak.

 

BİR MİLYARI AÇ BIRAKAN SİSTEM

19. yılda Victoria çağının düşünürleri büyük sömürge imparatorluklarıyla büyülenmiş ve bilimsel gelişmeye bağlı sanayi üstünlüğü ile dünyanın giderek daha zengin olacağına inanmışlardı. Bu komik bir kendine güven kuramıydı. Oysa dünya hep aynı ve biraz da boşalmış olarak kaldı; nüfusu ise boyuna artıyor. Geçen yüzyıl başında kimse denizlerde balık türlerinin biteceğine ya da doğal kaynakların tükeneceğine inanamazdı. Bugün dünyanın cahil halkları içinde, gelecek zenginlik hayali ile yaşayanlar hâlâ var. Büyük kütlelere gerçek hiç yeteri kadar anlatılmadı. Renkli rüyalarla aldatıldılar. Hep cahil kaldılar. 20. yüzyıl savaşlarında 150 milyon insan öleceğini de kimse hayal edemezdi.

Kapitalizm, dünya nüfusunun bir milyarını aç bırakan bir sistemdir. ABD, Avrupa’nın ve olasılıkla bütün güçlülerin amacı mezara kadar başka toplumları sömürmeyi sürdürmektir. Geçenlerde Nobel ödüllü bir ekonomist TÜBA’da bir konferans verdi. Kapitalist dünyanın nasıl toparlanacağını anlatıyordu. Ben de ona “Afganistan ne zaman kapitalist ve refah içinde olacak?” dedim. Yanıtı şu oldu: “Imponderable”. Yanıt verilemez anlamına “Kendi başlarının çaresine baksınlar.” dedi.

1933’de 15 milyon gençtik. Şimdi 75 milyon. Dünya yedi milyar. Nüfusun kontrol gerekliliğini düşünen eden bir politik irade olmadığına göre, 2050’de Türkiye nüfusu 110 milyon olacak. O zaman daha pahalı enerji, daha çok tüketim, daha çok nüfus enerji faturasını dört kat fazla yapacak. Çin, Hint gibi ucuz üretim devleriyle boğuşmak olası değil. Buna iklimsel değişikliklerin getireceği çölleşmeyi, susuzluğu ve besin fiyatlarının artmasını ekleyin. Türkiye’nin dünyanın fakir üyelerinden biri olarak kalması matematiksel bir sonuç.

Bir İstanbul depremi 700.000-1.000.000 insanı sokağa koyabilir. Bu yıkımın toplum psikolojisindeki sağlığındaki etkilerini, yıkımın eğitimde ve ekonomideki yükünü ve iyileşmenin süresini hesaplamak içimden gelmiyor.

İklimsel öngörüler de irkiltici: Hollanda 2100 yılına kadar Kuzey Denizinde denizin yükselmesine karşı deniz kenarındaki setleri yükseltmek için her yıl bütçesine para koyuyor. Yüz yıl sonrası için. Bu bizim depremde evsiz barksız kalacak halk için planda bırakılan boş alanlara inşaat yapmamıza ya da artçı depremlere karşın çatlak binalara ikamet izni vermemize hiç benzemiyor. Daha başından bir toplumsal cehalet ya da vurdumduymazlık sorunu var. Korkutucu.

Bir yanda insan ve toplumun sayıya vurulmayan eğilim, yetenek, arzu, önyargı, cehalet ve yanılgıları, öte yanda toplumları ve devletleri etkileyen sayısız bilinmezli bir dünya var. Bir de ölüm döşeğindeki kapitalizmin kendini korumak için yaptığı ayak oyunları var. Güçlü devletler küçük devletlerin kaderiyle her zaman oynayıp duruyorlar. Arap Baharı ölümlü bir komedi değil miydi?

 

PLAN YAPMA YETENEĞİ: NEREDE?

Geleceğin koşullarını sadece günümüzün dinamikleri saptıyor. Tarihi miras sadece cehalet. Geleceği bugüne ve yarına göre programlamak zorundayız. Türkiye’nin gelecek sorunları üretime ilişkin. Önce nüfusu doyurmak, sonra barındırmak ve sağlığını sağlamak. Bunun iklim kontrolü ve enerji üretimiyle ilgili bir altyapısı var. Devletin bu bağlamda çok ciddi programları olmalı. Ama kimse bilmiyor.

Ne var ki bu toplumun yarın için plan yapma yeteneğinin pek olmadığını yakından biliyoruz. Bunun iki örneği var: Birincisi ülkeyi birkaç yılda bir perişan eden depremlere karşın halk kaçak inşaat yapmaya, belediyelerin deprem araştırmasız planlamaya devam etmeleri.

İkincisi ulaşım. En zararlı, en kötü, en masraflı, insanın yaşamını karartan ve can alan bir kargaşa. Bugünkü çöküntü yakında bütün işlevini yitirebilir. Her sorumlu ve uygar adam Türkiye yollarında kriz geçiriyor.

Geleceği planlanmak için bir şey keşfetmek zorunda değiliz. Sorun, deneyimli bilim adamlarının bilgisi olmadan kimse tarafından çözülemez. Ne var ki bu olanağın da Türkiye’de varlığı şüpheli. Avrupa’dan 300 yıl sonra 1993’de kurduğumuz Bilimler Akademisini 2011’de yok ettik. Bilimler Akademisinin tayinle kurulabileceğini sanan bir ülkenin hâlâ birkaç yüz yıl geride olduğunu kendi kararı kanıtlıyor. Bunun halkın hem cahil, hem de kentlileşememiş olması ile doğrudan ilgisi var.

Bilgi, Rönesansa kadar kilisenin denetimindeydi. Sonra aristokrat ve burjuvaların kontrolüne geçti. Hiç olmazsa kentlileşmiş uygar halk bilim ve teknolojinin bugünkü dünyayı yaratmasına destek oldu. Bilime inandı.

Biz bir ithal toplumuyuz. Ulusal kültürümüz sözü geçmişte kaldı. En büyük ulusal kültür mirası cehalet. Şimdi neredeyse Batı’nın her şeyini, dillerini ve yiyeceklerini bile alıyoruz. Ama nedense sanatlarını alamıyoruz. Oysa çevre gözlemi, yeni tekniklerin gelişmesi, toplumsal disiplin, toplumsal örgütlenme ve yaratma içgüdüsünün gelişmesi sanatların gelişmesine doğrudan bağlıdır.

Çok üniversite, çok öğrenci sayısıyla övünmek boş bir böbürlenmedir. Tayinle de bilim adamı yetişmez. Bozkurt Güvenç’in geçenlerde verdiği bir istatistik Türkiye eğitiminin 187 devlet arasında 107’nci olduğunu söylüyordu. Bilim adamı da tayinle geliyor. Geçmişte Matematik varmış (!), ama Gauss olmamış; astronomi (pardon, ilmi nücum) varmış ama, Galileo yok. Teknoloji zaten olmamıştı.

Bugünkü öğretim Türkiye’nin bilim ve teknoloji üretmesi, geleceği planlaması için yetişmez. Çağdaş bilgi, duyarlılık, performans gibi gerçek uygarlık ölçütleri uluslararası arenada saptanıyor. Biz matbaayı 1727’de açıp 18. yüzyılda 85 kitap basabilmiştik. O sırada Avrupa’da basılıp dağıtılan kitap sayısı birkaç yüz milyonu buluyordu. Kitap okuyan bir ülke de hala olamadık.

Bir çukurun farkına varamayan toplum onun içine düşer. Ziya Paşa’nın şiirini yineleyelim:

 

Gökte yıldız ararken nice turfa müneccim

Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde.

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
33° 35° 20°
Saat