Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam38
Toplam Ziyaret407386

Murat Kaymak

Avrupa felsefesi ve bilimi Osmanlı’da neden olamazdı?

DOĞAN KUBAN

Kuşkusuz bizim tarihimizde de bilim ve felsefe nitelikli çalışmalar vardır. Ne var ki bu dünyanın ilgisini çekecek nitelikte hiç olmamıştır. Dünyanın bildiği iki 17. yüzyıl yazarımız var: Evliya Çelebi ile Kâtip Çelebi. Osmanlıların katkısını Avrupa bilim ve felsefe tarihlerinde görmedim. Kendi tarihimizde de Avrupa’dan haberimiz olmadığını öğreniyoruz. Batıdan kendisini soyutlamış, kitap bile basmayan bir toplumda evrensel bir etkinlik olamazdı. Dünyaya egemen olan Batı kültürüne, özellikle bilim ve felsefe konularında, Cumhuriyetten sonra katılmışız. Bu bağlamda kişisel çaba ve katkılar önemli değil.

İslam bilim ve felsefe tarihleri de Osmanlılardan hiç söz etmiyorlar. (En son aldığım kitap ‘Histoire des Sciences Arabes, 3 cilt, Ed. Roshdi Rashed, Editions du Seuil, Paris, 1997; Kuramsal ve uygulamalı astronomi, matematik, fizik, teknoloji, kimya ve yaşam bilimleri üzerindeki bu kitap, yapıtlar Arapça yazıldığı için Arap Bilimleri diye adlandırılmış. Biraz Arap şovenizmi yapıyor. Fakat çok ciddi bir çalışma. Burada bizim Osmanlı bilim tarihi içinde saydığımız Şamlı Taküyiddin’i de, haklı olarak Arap kabul etmiş. Uluğ Bey’in Harezmi, Hayyam, Uluğ Bey’in astronomu Kadızade de Arap olmuşlar, vb.)

Fakat 9-13. yüzyıllarda İslam kültürünün Avrupa kültürüne çok önemli ve yönlendirici bir katkısı var. Bağdat’ta Bayt El-Hikma çevresinde Yunan, Helenistik ve Roma çağının başlıca bilimsel ve felsefi yapıtları Arapçaya kazandırılmıştı. Avrupa Rönesans’ından dört yüz yıl önce bilim ve felsefede bir İslam Aydınlanması yaşandı. 10-13. yüzyıllarda Salerno, Montecassino, Toledo gibi merkezlerin Arapça kitapları çeviren merkezler olması, Arapça kaynaklar peşinde olan Gerbert, Afrikalı Konstantin, Bath’li Abelard, Guandissalinus, Cremonalı Gerard ve daha pek çok çevirmen, ünlü din adamları Rönesans’a kadar bilimde bir İslam rüzgârının estiğini kanıtlar.

Bu İslam Rönesansı’nın İranlı ve Hintli bileşenleri de vardır. 19. yüzyılın Arap reformcuları arasında en ünlüsü olan Muhammed Abduh 13. yüzyıldan sonra neredeyse yok olan bu etkinliklerin Türklerin ve Moğolların İslam dünyasına egemen olmalarından kaynaklandığını söyler. 19 yüzyıl Batı oryantalistleri de bu doğrultuda yazmışlardır. Anadolu ve İran’da Selçuklu ve onu izleyen İlhanlı, daha sonra Hint’te Babürlü ve Batıda Osmanlı dönemleri Muhammed Abduh’a hak verecek tavırlarla, ortaçağ bilimsel ve felsefi düşüncesi izlememişler, felsefeyi düşünce yaşamından silmişler, felsefenin yerini tasavvuf ve şiir almıştır. Bilim alanında, Uluğ Bey’in çevresindeki astronom ve matematikçiler dışında, altın çağı izleyen kimse yetişmemiştir.

Büyük bir düşünür olan İbni Haldun (1332-1406) bir istisnadır. Düşünce tarihinde dünya piyasasına çıkanlar Aristo ve yeni Platonculuğu sürdüren Farabi, El Kindi, İbni Sina, İbn Rüşt gibi filozoflardır. Biruni, Harezmi, Razi, İbni Haysam, Hayyam gibi bilim adamlarını, İbni Sina’nın tıptaki özel konumunu da vurgulamak gerek.

Osmanlı’ların felsefi ve bilimsel üretimi araştırılırken kişi ve yapıt adı dışında Osmanlı felsefesi ya da biliminin gelişmesinin içeriğini öğrenmek olanağı yoktur. İslam, Arap ya da Avrupa bilim tarihlerinde bu adlar da yoktur. Dünya literatürüne yansımamış etkinlikler Türklere dünya biliminde bir yer kazandırmıyor. Şamlı astronom ve matematikçi Takiyüddin’in 3. Murat dönemindeki İstanbul macerası, ya da Cemalettin Afgani’nin ikinci Darülfünun açıldıktan sonra maruz kaldığı davranışlar ve İkinci Darülfünun açıldıktan bir iki yıl sonra kapatılması, Osmanlı düşünce ortamının düşünce üretmeyen ve ithal eden, örgütlenmemiş, dünyadan habersiz insanların elinde olduğunu göstermektedir.

 

LEİBNİZ ÖRNEĞİ

Bilim ve felsefe ortamı, bir kümeste tek başına yumurtlayan tavuklar gibi yaratıcı insanların kendi başlarına yaşadıkları türden bir ortam değildir.

Bunu açıklamak için Avrupa’da akademilerin gelişmesinde önemli rol oynamış Gottfried Wilhelm Leibniz’in nasıl bir iletişim ve bilgi ağı içinde yaşadığını kısaca özetlemek istiyorum.

Leibniz’i seçmemin iki nedeni var: Biricisi Leibniz’in zamanının entelektüel ağını dokuyanlardan biri olmasıdır. İkincisi Leibniz’in 14. Louis’ye Almanya’yı işgal etmek yerine Osmanlı Mısır’ını işgal etmesini tavsiye etmesi olayıdır. Bu Hollanda’nın Asya ticaretini engellemek amacı taşıyordu. Hep ilgimi çeken bir öneri oldu. Bu konuda Leibniz’in küçük bir yapıtı da vardır. Bu öneriyi Napolyon gerçekleştirdi.

Bertrand Russell’in dünyanın en büyük düşünürleri arasında saydığı Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716) Osmanlıların Avrupa’ya daha fazla ilgi duyup oradan bir şeyler öğrenmek gerektiğini düşünmeğe başladıkları ve nihayet bir matbaa açmağa karar verdikleri yıllarda ölmüştü.

Bu büyük filozof, matematikçi ve polimat küçük yaşında kendi kendine Latince ve Yunanca öğrenmiş ve 20 yaşında hukuk doktoru olmuş, Alman prensleri hizmetinde çalışmış, Almanların Fransa ve Rusya ile yaptıkları bütün müzakerelere katılmış, yaşamı boyunca politika ve teoloji ile ilgilenmiştir. ‘Tanrı Savunusu Bağlamında Tanrının İyiliği, İnsanın Özgürlüğü ve Kötülüğün Kaynağı Üzerine Deneme’ (1710) ünlü yapıtlarından biridir. Newton’la aynı zamanda entegral ve diferansiyel hesabı bulmuş, bir de hesap makinesi icat etmişti. Bu makine Londra’da Royal Society ve Paris’te Bilimler Akademisinda sergilenmişti.

Jeoloji, Kimya ve tarihle de uğraşan Leibniz, temelde büyük filozoflar arasında ünlüdür. Descartes’ın kuramına karşı, nesnelerin özünün boyutlar değil, fakat güç olduğunu savunur. Locke’nin aksine, düşüncelerin deneyle elde edilmediğini doğuştan var olduğunu ileri sürer. Bütün varlıkların ruhları olan monad’lardan oluştuğunu ve aralarındaki ilişkilerin başından belirli olduğunu savunan Monadoloji adındaki kitabı da, ünlüdür.

Russell, onun metafizikle ilgili düşüncelerin pek de önemli olmadığını, Leibniz’in asıl dehasının mantıkla ilgili çalışmaları olduğunu söyler. Leibniz’in mantık çalışmaları Russell, Whitehead ve Frege üzerinde etkili olmuştur. Bu dünyanın mümkün olan en iyi dünya olduğu düşüncesi ise Voltaire’in ünlü ‘Candide’ adlı romanında alay konusu olmuştur.

Francis Bacon’dan başlayıp Leibniz’i de içine alan ve Frege’ye uzanan bir düşünür dizisinde entelektüel geleneğin sürekliliği Avrupa Modern felsefesinin doğasının aydınlatan bir olgudur. Bu panoramaya (Theatrum Mundi) ‘Sanatların sentezi olarak yaşam’ ilkesini katıp, Bernini, Borromini, Rembrandt, Moliere, Bach gibi sayısız sanatçının aynı yüzyılda yaşadıklarını anımsamalıyız.

Türk kültürü bugüne kadar, taklit kurum ve düşüncelerle beslenmiştir. Özgün ve yaratıcı bir kültürün yaygın, kendi içinde tutarlı ve üretici bir doku oluşturan entelektüel bir ortam olduğunu ne okumuşlar ne de politikacılar anlamış görünmüyorlar. Son Bilimler Akademisi olayı, ne yazık ki, bunu kanıtlamaktadır.

 

DÜŞÜNÜRLER ARASI İLİŞKİ

Leibniz’in ve Avrupalı düşünürlerin ilginç özelliklerinden biri, çağlarının ünlü bilim adamları ve düşünürleriyle kurdukları ilişkilerdir. Leibniz Paris’e gidip, Filozof Malebranche, Fizikçi ve Huygens ile görüşmüş, Royal Society üyelerinden kimyager Boyle, matematikçi John Pele ile yazışmış ve 1673’de Royal Society’ye üye seçilmiştir. Hague’da Spinoza’yı ziyaret etmiş onun ünlü Ethica’sını yayımlanmadan okumuştur. 1700’de Berlin Akademisini kurmuş ve başkanı olmuştur.

Rus Çarı Petro’ya bir bilim akademisi kurmasını öneren de Leibniz’dir. Dil ve Bilgi arasındaki ilişkileri vurgulayan düşünceleri ise, başta Herder olmak üzere, pek çok Alman yazarını ve düşünürünü etkilemiştir.

Leibniz’in teoloji, felsefe, mantık, bilim, matematik alanlardaki çalışmaları, filozof ve bilim adamlarıyla olan ilişkileri, onun zamanında Avrupa’daki Akademilerin etkinlikleri, o çağda yayımlanan bilimsel dergiler, ve Avrupa aristokrasinin bilimin yayılmasındaki kapsamlı rolü, Osmanlı tarihinde yoktur. Başka bir deyişle, toplumsal ve kollektif bir uygarlaşma süreci örgütlenmesi için gerekli entelektüel ortamın oluşamaması bir kara deliktir.

Türkiye’nin hâlâ çözemediği sorunlar Osmanlı mirasıdır.

Öğretim, bilim, teknoloji ve günümüzde onlardan ayrılamayan üretim ve enerji, pazar ekonomisi ile çözülecek sorunlar değil, uygarlık sorunlarıdır.

Türkiye’nin hâlâ çözemediği sorunlar Osmanlı mirasıdır. Öğretim, bilim, teknoloji ve günümüzde onlardan ayrılamayan üretim ve enerji, pazar ekonomisi ile çözülecek sorunlar değil, uygarlık sorunlarıdır.

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
6° 1°
Saat