Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam90
Toplam Ziyaret393180

Etiksiz bilim olur mu?

A. M. Celâl Şengör

İTÜ Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü Ayazağa 34469 İstanbul

Eski Yunancada (karakter, davranış, terbiye) kelimesinden gelen etik, yani ahlak, aynı zamanda ahlakın kurallarını inceleyen bilim dalının adı olarak da kullanılır. Etiğin bir bilim olup olmadığının tespiti için önce, onun nesnel (yani gözlemle tespit edilebilecek) temelleri olup olmadığına karar vermemiz lazımdır, çünkü bilim, bugün en yaygın olarak kabul edildiği şekliyle, «gözlemle yanlışlanabilecek düşünce sistemlerine verilen bir addır» (1) yani gözlemle tespit edilebilecek nesnel bir dayanağa sahiptir.

 

Meşhur «Altın Kural»ın tüm etiğin temeli olabilecek bir aksiyom olduğunu kabul ederek işe başlayalım. Altın Kural: Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, başkalarına öyle davran.

Giriş: Etik (ahlak) kavramının nesnel temelleri var mıdır?

 Yirminci yüzyılın en büyük filozoflarından addedilen Lord Bertrand Russell 1908 ve 1910 yılında yayımladığı etiğin öğeleri ile ilgili bir seri makalede (2) etiğin en temel öğelerinin «iyi» ( good ) ve «kötü» ( evil ) olduğunu söylemiş, ancak bu kavramların «yapılması gereken» ve «gerçekten yapılan» ile hiçbir doğal ilişkilerinin olmadığını göstermişti. Bir diğer deyişle «iyi» ve «kötü» yaptığımız veya yapmamız gerekenle herhangi bir otomatik ilişki içerisinde olmayan kavramlardır. «İyi»yi de «kötü»yü de yapabiliriz veya yapmayı düşünebiliriz.

Bu kavram çiftinden sonraki en temel kavramlar, Russell'a göre «doğru» ( right ) ve «yanlış» (wrong ) kavram çiftiydi. Russell doğruyu «bir insanın yanılmadığını sandığı bir işi yaparken ortaya çıkan durumun betimlenmesi» olarak tanımlamıştı. Russell, doğru olanın yapılması halinde yapılanın iyi olacağını, yanlış olanın yapılması halinde ise yapılanın kötü olacağını iddia ediyordu. Birey, nesnel olarak doğru olduğunu bilemediği hallerde doğru olduğuna inandığı işleri yaptığı takdirde ahlaklı, bunun tersi hallerde de ahlaksızca hareket etmiş sayılmalıydı. Tüm bu değer yargılarının uygulanmasının mümkün olabilmesi için ise bireyin tamamen hür olarak hareket etme imkânının olduğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Yani birey davranışında determinizmin (belirlenimciliğin) geçerli olmaması gerekir. Aksi takdirde kişi bir otomattan farksız olur ve dolayısıyla yaptıklarından sorumlu tutulamaz.

Tüm omnipotent (her şeye kadir) Tanrı fikrini içeren dinler ise bireyin hareket özgürlüğü fikriyle mantıken çelişir. Bunu en açık bir şekilde İranlı büyük matematikçi, astronom ve şair Ömer Hayyam , silojistik bir yapıda yazdığı bazı rubailerinde göstermiştir (3):

«Tanrı bizi çamurdan yarattığı zamanda

Biliyordu işimiz dünyada ne olacak.

İşlediğim günahlar hep onun emriyledir,

O halde kıyamette beni niçin yakacak!.»

 

«Madem kudretli Tanrı yaratmış insanları,

Sonra şu âkıbete mahkûm etmiş ne için?

Eğer iyi olduysa neden kırıp döküyor,

Mükemmel olmadıysa bundaki kusur kimin?...»

 

«Yolumun üstünde bir tuzak kurdun,

Bir de diyorsun ki: Yürü iznim var!

Cihanda kudretin her şeye hâkim,

Beni yürüten sen, adım günahkâr...»

 

«Ezelde bir avcı bir tuzak kurmuş

Bir av yakalamış ve insan demiş.

Ne yapsak bizlere kabahat bulur,

Halbuki kendinden geliyor her iş ..»

(Tüm tercümeler Vasfi Mahir Kocatürk'ündür (4)

Hayyam'ın eleştirisinden, «her şeye kadir olan Tanrı, bu çelişkiyi de ortadan kaldırır» demekle kurtulmak mümkün değildir, zira insana hareket özgürlüğünün verilmesi demek, Tanrı'nın, her şeyi bilen sıfatından vazgeçmesi demektir. Aksi takdirde insanlara bile bile kötülük yaptırıyor durumuna düşer ki bu da onun yargıç özelliğini ortadan kaldırır. Demek ki her şeye kadir bir tanrı fikrini içeren dinler (bunlara Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık dahildir), ahlak kavramının dayandırılabileceği bir temel olamazlar. Ancak Sokrates 'ten beri (İÖ 5. yy.), dinsel düşünce taraftarları, ahlak kavramının temelini tanrı fikrine dayandırmaya çalışmışlardır. Sokrates'ten de önce, İsrailoğulları'nın peygamberlerinden Musa, On Emir 'de özetlediği davranış kurallarını nesnel bir temele dayandıramadığı için Tanrı buyruğu olarak sunmak gereğini duymuştu.

Nihayet Lord Bertrand Russell da 1910'da nesnel dayanakları olabileceğini düşündüğü etiğin, hiçbir nesnel dayanağı olmadığını, kitabının 1966 yılında yapılan yeni basımına yazdığı bir önsözde kabul etmek zorunda kalmıştı:

«[Bu baskıdaki] en önemli değişiklik bu kitaptaki ilk denemeyi yazdığımda (Moor'u izleyerek) inandığım nesnel etik değerlerin mevcudiyetine artık inanmamamdır» (bkz. Philosophical Essays, Routledge, London, s. (7)

ALTIN KURAL

Demek ki etik bir bilim olamaz. Peki o zaman etik kurallar topluluğu neye dayanır? Nesnel gözleme veya mantığa dayanamayacağına göre, etik kurallar, matematik veya hukuk gibi aksiyomlara, yani bazı kabullere, dayanabilirler (5). Tüm aksiyomatik düşünce sistemlerinde sistemin mümkün olduğu kadar az kabule dayanması ve kendi içinde tamamen tutarlı olması arzu edilir. Örneğin Kurt Gödel' e kadar matematik bu tür, kendi içinde tamamen tutarlı aksiyomatik bir sistem sanılıyordu (hatta Bertrand Russell'ın Alfred North Whitehead ile yazdığı Principia Mathematica {1910-1913} bu iç tutarlılığı ispat için yazılmıştı; ancak sonunda Russell ve Whitehead'in yanıldıkları Gödel tarafından ispat edildi.)

Biz, bir çalışma varsayımı olarak, meşhur «Altın Kural» ın tüm etiğin temeli olabilecek bir aksiyom olduğunu kabul ederek işe başlayalım. Altın Kural: Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, başkalarına öyle davran (6).

Örneğin, Musa'nın On Emrinin, bu emirlerin Tanrı'dan geldiğini söyleyen ilk üçü hariç tümü bu basit aksiyomdan türetilebilir (7):

IV. Babanı ve anneni say (çünkü kendi çocuklarının da seni saymalarını istersin).

V. Öldürme (çünkü başkalarının seni öldürmesini istemezsin).

VI. Zina yapma (çünkü sen de aldatılmak istemezsin).

VII. Hırsızlık yapma (çünkü sen de malının çalınmasını istemezsin).

VIII. Komşuna karşı yalancı şahitlik yapma (çünkü onun da sana karşı yalancı şahitlik yapmasını istemezsin).

IX. Komşunun karısına göz dikme (çünkü onun da senin karına göz dikmesini istemezsin).

X. Komşunun malına göz dikme (çünkü onun da senin malına göz dikmesini istemezsin).

Musa'nın içinde yaşadığı basit kabile hayatının ihtiyaçlarına cevap verebilecek bu kurallar ilk üç emirde Tanrı'nın sözde buyruğuna bağlanmıştır, çünkü kendime yapılmasını istemediğimi başkasına yapmamamı gerektirecek, eleştirel akıl dışında, hiçbir nesnel dayanak yoktur.

Tanrı'nın buyruğu olduğu söylenenler de insana doğrudan değil yalnızca Musa'nın sözü ile ulaştırılmıştır. Musa'nın sözüne itimat edilmemesi durumunda, on emrin hiçbir nesnel dayanağı kalmayacağı düşünülebilir.

İşte bu noktada eleştirel akıl devreye girmektedir: İnsan düşünebilir ki, bu yedi emrin uygulanmadığı bir toplum kendi rahat ve emin yaşamı için tehlikeli olabilir. Yani insan eleştirel akılcı bir tutum çerçevesinde tamamen egoistçe hareket ediyor olsa da bu yedi emre uymak onun yararınadır.

Peki insanı emin ve rahat yaşamaya dürten nedir? Bu dürtünün kaynağı, hayatta kalma içgüdüsüdür ki bu evrimin bizlere (ve tüm canlılara) bahşettiği bir davranış şeklidir.

Ancak hayatta kalma içgüdüsü tüm canlılarda her zaman aynı şiddette ortaya çıkmaz. Örneğin, örümceklerde, erkek çiftleştikten sonra dişi tarafından yenilir. Bu hep olduğu halde, çiftleşmeyi reddeden erkek sayısı herhalde yalnızca anormal hallerle sınırlıdır.

Şimdi, burada Altın Kural işlememekte midir? Bunun cevabı «hayır»dır, çünkü, yukarıda değindiğimiz gibi Altın Kural'ın işlemesi için eleştirel akla ihtiyaç vardır.

Ancak eleştirel akıl, Altın Kural'ı işletmek için bireye seçim yaptırmak zorundadır. Bu seçim neye göre yapılacaktır? Bir diğer deyişle, örneğin hayatta kalmak, üreme dönemini arkada bırakmış bir birey için niçin hâlâ önemlidir? Acılar içinde kıvranan bir hasta niçin intiharı seçmemektedir? Veya, ender de olsa bazı hastalar niçin kendilerine ötanazi yapılmasını isteyebilmektedir?

 

ETİKTE DEĞERLERİN ÖNEMİ

Burada karşımıza «değer» kavramı çıkmaktadır. Altın Kural her kişiye göre ancak o kişinin değerler sistemi içinde işler. Kimisine göre, hayatta kalmak önemlidir; bazıları ise ölüp, ölümden sonra olduğunu sandıkları ve bu dünyadaki hayattan daha çok değer verdikleri mutlu âhirete kavuşmak için acele edebilirler. Örneğin, 11 Eylül'de New York'ta uçakları binalara çarptıran fanatikler bu tür değerleri olan kişilerdi.

Peki kişi değerlerini nasıl seçer? Değer seçimi için nesnel kıstaslar olabilir mi?

Değer seçimi de temelde eleştirel aklın süzgecinden geçirilebilir. Hiretin mutluluğu için çırpınanları, gene Hayyam şu rubaisiyle akıllarını kullanmaya davet etmiştir:

«Hiç kimse cehennemi cenneti görmemiştir.

Ey gönül! O âlemden var mı bir geri gelen?

Bir addan başka bir şey ortada görünmüyor

Korktuğumuz ve ümid ettiğimiz nesneden... »(8)

Burada şu basit kurallar uygulandığı takdirde, birey «yalancı değer» diyebileceğimiz yanılsamalara ( illusion ) kapılmaktan kendini koruyabilir:

1. Seçilen değer eğer bir sürece veya nedene dayanıyorsa o süreç veya nedenin gerçekle temasa gelebiliyor olması, yani nesnel kontrole imkân vermesi şarttır. Aksi takdirde, değerin dayandığı temel kontrol edilemez olur (Ör. ölümden sonra bir yaşam olduğu ve bu yaşamda insanların belirli dinsel normlara göre değerlendirilecekleri inancı hiçbir şekilde kontrol edilemez, ama mesela intihar bombacıları gibi pek çok insanı katil yapmaktadır).

2. Seçilen değerlerin, temel biyolojik dürtülerle çelişmemesine dikkat edilmelidir (Ör. cinsel ilişkiden men edilen Katolik papazlarının içine düştükleri sapıklıklar, temel bir biyolojik dürtüyle çelişen bir değerin eseridir).

3. Seçilen değerin, bireyi Altın Kural dışına çıkmaya zorlamaması gerekir (Ör. İkinci Dünya Savaşı sırasında milyonlarca masum Yahudiyi fırınlayan SS subaylarına öğretilen değerler, Altın Kural'la tam bir çelişki halindeydi).

Buraya kadar söylediklerimizden etik kurallar hakkında şu temel sonuca varabiliriz: Etik kurallar, zaman ve mekâna göre değişiklik gösterebilecek değer yargılarına göre değişiklik gösterebilirler. Etiğin uygulanmasında en önemli şey, eleştirel aklın mutlaka kullanılması ve bunun, kontrolü gözlem ve/veya mantıkla mümkün olmayan hiçbir varsayıma dayandırılmaması şartıdır.

Şimdi bu söylediklerimiz ışığında etik/bilim ilişkilerine bakabiliriz. Önce bilimin ne olduğunu tekrar hatırlayalım:

«Bilim, gözlemle yanlışlanabilecek düşünce sistemlerine verilen bir addır» (Popper, 1933, 1934).

Bilimin olabilmesi için 1) gözlem raporlarına güvenilebilmesi, 2) eleştirinin samimiyetine güvenilmesi gerekir. Bunların güvenilirliğini sağlayan değer temeli ise bilim insanının gerçeği bulmak arzusunun samimiyetidir. Amacın gerçeği aramak dışına çıktığı hiçbir yerde bilim olamaz.

Örneğin: «Sırf insanlığa hizmet edeceğim» diye bilim yapılamaz. Sözümona sırf insanlığa hizmet aşkıyla yola çıkanlar (ör. komünist rejimler) 20. yüzyılda yaklaşık 100 milyon insanın ölümüne neden olmuşlardır (10).

«Milletime hizmet edeceğim» diye bilim yapılamaz. Sırf milletine hizmet için yola çıkanlar (ör. Nazi Almanyası), «bilimsel bir görüş» adına (Nazizm) 6 milyon masum insanı fırınlamışlardır.

«Çevreyi temizleyeceğim» diye bilim olmaz. Sırf çevre aşkına yola çıkan Greenpeace, Vezüv fünikülerine engel olarak Vezüv yanardağı konisinin çöplüğe dönmesine neden olmuştur.

Şimdi bu söylediklerimiz ışığında etik/bilim ilişkilerine bakabiliriz. Ben bunu güncelliği olan üç ana örnek üzerinde yapmak istiyorum:

 

1) Bilimde yalancılık (intihal dahil)

Bilimde yalancılık çeşitli şekiller alabilir: Bunların kuşkusuz en tehlikelisi yapılmayan gözlemi yapılmış göstererek böyle bir yalandan sonuçlar çıkarmaktır. Bu tür sonuçlara dayanadırılacak daha sonraki bilimsel çalışma ve teknolojik yenilikler büyük felaketlere neden olabilir.

Bunun en son örneklerinden biri 2006'da ortaya çıkarılan, Güney Kore'de Seoul Ulusal Üniversitesinde Prof. Woo-Suk Hwang tarafından yapılan klonlama sahtekârlığıydı. Bu sahtekârlık hem biyolojik, hem parasal kaynak ziyanına, pek çok insanın kariyerinin perişan olmasına neden olduktan başka, toplumun çok hassas tıbbi bir konuda bilime olan güveninin ciddi olarak sarsılmasına ve yobaz grupların bundan cephane çıkarmalarına neden oldu.

İntihal ise bir hırsızlık türüdür. Bu nedenle Altın Kural, yapılmamasını emreder. Ancak buradaki zarar yalnızca malı çalınan kişiye değil, tüm topluma da yansır, zira bilimden, sorunlarına özgün çözümler bekleyen toplum, bir birey tarafından aldatılmış olur. Bunun ayrıca bilimin dokusunu gevşeterek insan yaşamını hayati olarak etkileyen bir faktörün dejenere edilmesini intaç ettiği görülür. Örneğin, intihal suçuyla üniversiteden atılan Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer, tüm bir toplumun, bilim insanının toplum yönetimdeki rolünü olumsuz değerlendirmesine neden oldu.

 

2) Bilimin tüm sonuçlarının toplumla aynen paylaşılması

Bu başlık altında aslında iki değişik sorun gizlidir:

a) Yalancı bilim ile toplumu aldatmak (ör. Güneş tutulması/deprem ilişkisini konu alan yalancı bilimsel bir haberle tüm Niksar halkının taciz edilmiş olması.)

b) Gerçek bilim ile zamansız verilecek veya verilmeyen bilgilerin toplum yaşamını tehlikeye atması. Buna da en güzel örnek beklenen İstanbul depremi hakkında sivil yönetimlerin topluma verdikleri yanıltıcı bilgilerdir. Toplumda bilimsel çalışmalar sonucu gerekli tedbirlerin alındığı izlenimi yaratılmaya çalışılmaktadır.

 

3) Bilimin savaş emrinde kullanılması

Büyük fizikçi Albert Einstein , aynı zamanda inançlı bir pasifistti. Birinci Dünya Savaşı süresince ve hatta daha sonra da, tüm dünya gençlerinin hükümetlerinin orduya katılma çağrısını reddetmelerini tavsiye eden yazılar yazıyor, konuşmalar yapıyordu.

Aynı Einstein, 1939 yılında ABD. Cumhurbaşkanı Franklin Delano Roosevelt 'e bir mektup yazarak atom bombası yapılması gerektiği konusunda ipucu vermiştir. Peki Einstein'ı bu radikal karar değişikliğine sevk eden neydi? (11) Kuşkusuz, Einsteın, Nazi Almanyası'nın dünya için nükleer bir bombadan daha tehlikeli olacağını değerlendirmiş olmalıydı. Einstein burada haklı mıydı? Pek çoğumuz buna olumlu cevap verebiliriz. Ancak Lord Russell'ın nükleer tehlikeye maruz kalmaktansa dikta rejimleri altında yaşamayı tercih edeceğini söylediğini unutmayınız (12). Burada her ikisi de özgürlüğe ve adalete hayran iki zeki ve bilgili insanın etik bir konuda taban tabana zıt düşünceleri savunabildiklerini görüyoruz, zira her ikisinin vazgeçilmez kabul ettikleri değerler bu konuda değişiktir (Russell için yaşam, Einstein için özgürlük temeldir). Demek ki hangi değerleri temel kabul ettiğimizi belirtmeden, etik konusunda tartışmamız mümkün değildir. Değerler, etikte matematikteki temel aksiyomlarla hukuktaki temel kabullerin (9) rolünü oynayan ifadelerdir.

 

SONUÇ

Etiğin her yer ve zamanda geçerli, nesnel temelleri yoktur. Ancak Altın Kural pek çok halde kişiyi ahlaksızlıktan koruyabilecek en temel aksiyom olarak alınabilir. Eleştirel akıl eşliğinde hemen hemen tüm etiğin bu aksiyom üzerine inşası mümkün görünmektedir.

Ancak Altın Kural'ın işlemediği ve buna rağmen etik içerisinde değerlendirilebilecek durumlar vardır. Örneğin Albert Einstein'in Başkan Roosevelt'e milyonlarca kişiyi öldürebilecek güçte bir bombanın yapılmasını öneren teklifi bu çerçevede değerlendirilebilir.

Yazımı iki dâhinin temelde aynı mesajı veren şu iki ölümsüz sözüyle bitirmek istiyorum: «Tehdit esasına dayanan ahlak, bir fazilet olmadıktan başka itimada da şâyan değildir.»

M. KEMAL ATATÜRK (13)

«İnsanın etik davranışı, karşılıklı anlayış, eğitim ve toplumsal bağlara dayanmalıdır; hiçbir dinsel temel gerekli değildir. İnsan yalnızca ölümden sonra ödül veya ceza korkusuyla dizginlenebiliyorsa, zavallı bir durumda demektir.»

 

ALBERT EINSTEIN (http://www.wisdomquotes.com/; ne yazık ki bu sözün kaynağı adı geçen sitede verilmemiş (14).

 

 

Değinilen kaynaklar

1 Popper, K. R., 1933 : Ein Kriterium des empirischen Charakters theoretischer Systeme (Vorläufige Mitteilung): Erkenntnis, c. 3 (Annalen der Philosophie, c. 11), ss. 426-427; aynı yazar , 1935, Logik der Forschung: Springer Verlag, Wien, vi + 248 ss.

2 Bu makalelerin yayımlandığı yerler New Quarterly (Şubat, Mayıs ve Eylül 1910) ve Hibbert Journal 'dır (Ekim 1910). Bu makalelerde savunduğu fikirlerin temelini ise arkadaşı şöhretli İngiliz realist filozofu George Edward Moore'un Principia Ethica 'sı (1903, Camridge, at the University Press, xxvii+232 ss.) oluşturuyordu.

3 Silojistik yapı: İlk üç mısrada öne sürülen öncüllerden yapılan çıkarımın dördüncü mısrada yer aldığı mantıkî yapı. Hayyam'ın rûbailerinin silojistik yapısı daha Orta Çağ'da biliniyordu ve bu nedenle kendisine silojistik şâir de denmişti ( al şâir al musalcis ). Bu konuda bkz. Ali Dashti , 1971, In Search of Omar Khayyam (Farsça'dan tercüme eden L.P. Elwell-Sutton): George Allen & Unwin, London, s. 134; Irfan Shahid, 1982, Omar Khayyam : The Philosopher-Poet of Medieval Islam : Inaugural Lecture of the Sultanate of Oman Chair in Arabic and Islamic Literature, Georgetown University Press, Washington, D. C., s. 9 ve not 2.

4 Kocatürk , V. M ., 1962, Ömer Hayyam'ın Rubaileri, üçüncü basılış, Buluş Yayınevi, Ankara, 27 ve 29. sahifeler.

5 Bu konuda bilhassa Albert Einstein 'in şu makalesine bkz. (1950) 1979, Die Gesetze der Naturwissenschaft und die Gesetze der Ethik: Aus Meinen Späten Jahren : Deutsche Verlags-Anstalt, Stuttgart, ss. 53-55.

6 Altın Kural'ın batı dünyasında en yaygın bilinen şekli Matta'nın İncil 'inde 7. kısım 12. cümlede verilendir: «İmdi, insanların size her ne yapmalarını istiyorsanız, siz de onlara öyle yapın; çünkü şeriat budur, peygamberler de» ( Kitabı Mukaddes , Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1949, İncili Şerif yahut İsa Mesihin Yeni Ahit Kitabı , s. 7, sütun 2). Bu sözün olumsuz eşiti, Eski Ahit 'in Tobias kitabında bulunur: «Kendine yapılmasından hoşlanmayacağın bir şeyi başkalarına asla yapma»: Tobias, 4. kısım, 16. paragraf). Bu da Altın Kural'ın batıda yaygın bilinen bir ifâdesidir. ( Tobias kitabı, Ortodoks ve Protestan Kitabı Mukaddes 'inde yoktur. Ben alıntımı Vulgata 'nın (yani Kutsal Kitap 'ın Aziz Hieronimus tarafından yapılan Lâtince tercümesinin) Psikopos Richard Challoner tarafından 1749-1752 yıllarında elden geçirilmiş olan Douay Rheims versiyonundan yaptım. The Holy Bible , Tan Books and Publishers, Rocford, Illinois, 1989, s. 516, sütun 2). Kur'an 'da Bakara sûresinin 267. âyeti şu ifadeyi içerir: «Size verilse gözünüzü yummanız hariç, severek alamayacağınız derecede kötü ve değersiz şeyler vererek sakın hayır yapmağa kalkışmayın.» ( Kur'ân- Kerîm ve Açıklamalı Meâli , hazırlayanlar Özek, A., Karaman, H., Turgut, A., Çağırıcı, M., Önmez, İ. K. ve Gümüş, S.,; yayına hazırlayan A.M. Al-Terazi, 1987, Medine-i Münevvere, s.44)

Altın Kural, yalnızca Sâmi düşünce dünyasıyla sınırlı değildir ve ondan tamamen bağımsız olarak başka kültürlerde de kaydedilmiştir. Örneğin, Büyük Çinli düşünür Kong Fu Zi'nin (Konfüçyüs) Lun Yu 'sunda (Seçmeler) şu sözler vardır (Kısım 12, paragraf 2): Çung Kung, jen

'in anlamını sorduğu zaman, üstad[yani Kong Fu Zi] şöyle dedi: «Kendine istemediğin bir şeyi başkalarına yapma» (bkz. http://www.confucius.org/lunyu/ed1202.htm; ayrıca bkz.

Fung Yu-Lan , 1976, A Short History of Chinese Philosophy: The Free Press, new York, s. 43). Encyclopaedia Britannica 'nın 15. baskısındaki «Golden Rule» maddesi, Altın Kural'ın muhtelif şekillerde Platon, Aristoteles, Isokrates ve Seneca'nın eserlerinde de karşımıza çıktığını söylüyor.

 

7 Musa'ya gönderildiği rivayet olunan ve On Emir olarak bilinen kurallar Eski Ahit 'in hem Çıkış (kısım 20, 2-14. cümleler) hem de Tesniye (5. kısım, 6-18. cümleler) kitaplarında verilmiştir. (Bkz. The Torah The Five Books of Moses -A new translation of The Holy Scriptures according to the Masoretic text, first section: The Jewish Publication Society of America, Philadelphia, 1962, ss. 134-135 ve 334-335.)

8 Vasfi Mahir Kocatürk'ün künyesi yukarıda 4. notte verilen tercümesinden, s. 28.

9 Popper, K ., 1994, Açık Toplum ve Düşmanları , c. 2 Hegel, Marx ve Sonrası , çeviren Mete Tunçay, 3. baskı: Remzi Kitabevi, İstanbul, 382 ss.

10 Kabul edilen temel kurallar, hukukun kudret veya kabul temelli olduğu varsayımlarından hangisi göz önüne alınırsa alınsın olmak zorunda olan kurallardır. Hukuku zor kullanarak uygulayacak olan da (kudretli veya ceberrut farketmez), onu kabul etmek istediği için uygulayan da temel kabullerden hareket etmek, yani aslında onları uygulamak zorundadır. Bu konuda bkz. Honig, R . 1935, Hukuk Felsefesi (çeviren M. Yavuz) ikinci basım: Burhaneddin Matbaası, İstanbul, 170+[1] ss.

11 Einstein'in meşhur mektubunun yazılmasının hikâyesi şu eserde çok detaylı ve güvenilir bir araştırmaya dayanılarak anlatılmıştır: Rhodes, R ., 1986, The Making of the Atomic Bomb : A Touchstone Book, Simon & Schuster, NewYork, ss. 302-315. Ayıca şu makaleye de bkz. Einstein, A ., (1952) 1979, Meine Beteiligung an der Erzeugung der Atombombe: Aus Meinen Späten Jahren : Deutsche Verlags-Anstalt, Stuttgart, ss. 168-169.

12 Bertrand Russell 1959 yılında yayımlanan Common Sense and Nuclear Disarmament adlı eserinde nükleer silâhlanma taraftarı eleştirmenlerine şöyle cevap veriyor: «Beni eleştirenlerin çoğu özgürlüğü savunduklarını öne sürdükleri halde, aslında kendilerini aldatmaktadırlar. Komünizm veya kapitalizm içinde yaşayan ve yaşamı ölüme tercih edenlerin tercih ettikleri alternatifi seçmelerine izin verilmesi gerektiğini düşünmüyorlar. Yalnızca komünist ülkelerin - veya kapitalist ülkelerin - değil, her ikisine de ait olmayan ülkelerin de insanlarının en temel özgürlük olan hayatta kalma özgürlüğü ellerinden alınmaktadır. Hiçbir dünya komünist bir dünyadan, veya hiçbir dünya kapitalist bir dünyadan daha iyi olamaz fikrini soyut iddialarla reddetmek zordur, ama bu fikirlerin sahiplerinin kendi fikirlerini paylaşmayanlara ölüm cezası verme haklarını sorgulamaları gerekir. Bu dinî cezalandırmanın en uç bir şekli olup insanlık tarihinde bugüne kadar görülenlerin çok ötesine giden bir örneğidir.» Bkz. Feinberg, B. ve Kasrils, R. , 1983, Bertrand Russell's America 1945-1970: South End Press, Boston, s. 116.

13 25 Ağustos 1924 Pazartesi günü Ankara'da ilk defa toplanan Öğretmenler Birliği Genel Kongresine söylediği nutuktan ( Atatürk'ün Maarife Ait Direktifleri: T. C. Maarif Vekilliği Ana Programa Hazırlıklar Seri: a, No. 1, Maarif Matbaası, İstanbul, s. 17.)

14 Şu eserde Einstein'in yukarıda verilen sözüne paralel olarak söyleyip yazdığı pek çok ifade bulunabilir: Jammer, M. , 1999, Einstein and Religion : Princeton University Press, Princeton, ör. s. 88: «Ahlâkın tanrısal hiçbir yanı yoktur, tamamen insanlarla ilgili bir iştir.»  


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
33° 35° 20°
Saat