Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam256
Toplam Ziyaret408020

Murat Kaymak

Bilim, Bilim

 

DOĞAN KUBAN

Dünya her gün daha kalabalık, yeni bilgiler biriktikçe birikiyor. Kullandığımız eşyaların sayısı her gün daha fazla. Gündelik yaşamda kullanılan kavramların sayısı kimsenin bilemeyeceği kadar çok. Bir cep telefonunun içerdiği bilgi ve iletişim kanallarını düşündüğünüz zaman, insanoğlunun bu bilgi yığını içinde boğulması, aklını kaçırması gerekir.

Aklı kaçırmamanın tek yolu bilgilerin sınıflandırılmasıdır. Yüzyıllardır bilim adamları bunu yapıyorlar. Günlük yaşamda alternatiflerin çokluğu insanlarda karar verememek, öncelik saptayamamak şeklinde ortaya çıkıyor. Bu şaşkınlık süper markette bir peynir, şarap ya da makarna reyonu karşısında ne yapacağını şaşıran tüketicinin durumuna benzer.

Bu sonsuz bilginin sınıflandırılması sürecinde iki garip insan türü ortaya çıkıyor: Biri bilim adamı. Yani bir bilgi alanının uzmanı. Diğeri hiçbir alanın uzmanı olmayan, fakat her konuda karar veren politikacı. Aristo filozof ve bilim adamı olarak çağının bütün bilgilerini biliyordu. Ibni Sina da bir polimattı. Bu evrensel bilgi sahibi olmak neredeyse Rönesan'sa kadar uzandı. Leonardo bilim adamlığı yanında sanatçılığı ile 'homo universalis''in olağanüstü bir örneği idi. Rönesans'dan sonra bilgi hazinesi akıl almaz şekilde zenginleşti.

Politikacı daha garip bir insan örneği. Başlangıçta, avcı göçerler hayvan peşinde koşarken en güçlü, en iyi gören avcı olasılıkla kabilenin başkanı oluyordu. Fakat bu tek otorite giderek yerini karmaşık bir iktidar sistemine bıraktı. Göçerler, tarihte izlediğimiz gibi, mutlak politik iradeyi hükümdara bıraktılar. O da seçtiği vezirler ve ordu kumandaları aracılığı ile iktidarını yürüttü.

Göçerler yerleşik toplum deneyimine sahip olmadıkları, ya da geniş sınırların kontrolü konusunda bilgi sahibi olmadıkları için Selçuklular İran'da başvezirden en küçük bürokrata kadar yazma bilen İranlılarla bir bürokrasi kurdular. Melik Şah'la birlikte Nizam ül-Mülk İran Selçuklu Devleti'nin temsilcisi idi. Medresenin ilk kurucusu da odur.

Osmanlı'da sultanın otokratik egemenliği sürdü. Fakat askeriye'de, ilmiye'de bilgi, deney ve ehliyet, bilinçli bir meritokrasi ve şanslı bir hükümdar dizisi ile hızla büyüyen imparatorluğu 16. yüzyıl sonuna kadar, kendine olan inancını yitirmeden yaşattı.

Avrupa tarihi gelişmesinde bilgi ve uzmanlığın giderek ehil olanlara gitmesini sağlayacak bir örgütlenme büyük rol oynamıştır. Avrupa aristokrasisi başlangıçta Avrupa'nın gelişmesine olanak veren en önemli iktidar bölüşmesi sayılabilir. Asya ve İslam'ın otokratları Avrupa'da olmadı. Avrupa'da derebeyleri sonra aristokratlar sonra burjuvalar, sınırlı güçte de olsalar, krallara karşı bir ağırlık oluşturdular.

Bu toplumda bilgi sahibi olanları koruyucu odakların sayısını artırdı.

Bu süreçte Kilise, devlet içinde devlet olarak, bilgi dağıtımını kontrol ediyordu. Kilisenin bu konumu bizim gibi kul toplumlarında anlaşılmaz.

Kilise'nin bağnazlığı, sonunda bilimsel düşüncenin aristokrasiye sığınmasına yol açtı. Bilim, kilisenin kontrolündeki üniversitelerden (ki orada tıp ve hukuk dışında sadece teoloji vardı) çıkıp aristokrasinin ve hükümdarların kurduğu akademilerde gelişti.

İKİ KEZ KULLUK

Bizde her gücün sultanda toplanması buna olanak vermedi. Medrese hocaları bilimin gelişmesine olanak vermediler. Bunu öğrenmek için 19. yüzyılda İstanbul'da Üniversite açılması süreci incelenebilir.

Osmanlı bir kul toplumudur. Herkes sultanın kuludur.

Allah'ın kulu olmak yetmez, aynı zamanda sultanın kulluğu da vardır. Yinelemekten zevk aldığım çok güzel bir Bektaşi hikâyesi var: Kahire'de dervişin biri süslü atların üzerinde geçen gösterişli ve zengin giysileri olan bir atlı grubunu seyrederken, yanındakine sormuş:

- Yahu, bunlar kim?

-Şunlar falanca Memluk Beyinin kulları.

 Derviş kollarını havaya kaldırıp

-Allah'ım, bir şu Memluk Beyinin kullarına bak, birde senin kuluna bak! demiş.

İslam toplumlarının ve özellikle sultan ve halife unvanların birlikte taşıyan otokratın kulları olan milyonların yaratıcılıklarını kanalize edecek hiçbir şey Osmanlı'da yoktur. Avrupa'nın örnek olabileceği kurumlar kurulmaya başlansa bile bunlar cumhuriyete kurum olmaktan çok kavram olarak miras kalmışlardır.

Osmanlı toplumunun son yüzyılında dünyadan geri kalmanın endişesi ile kurulan bütün kurumlarda, Osmanlı tarihinden kalan otokrasi damgalı kurumlaşma vardır. Tayin, yani politik iradenin seçimi İmparatorluğu batırdığı gibi, 1950'den sonra, Cumhuriyet döneminde de bürokratik sınırlama bilim ve sanattaki bütün yaratıcı özgürlükleri kısıtlayan bir hastalık olarak sürüp gitmiştir. Bilime ve bilim adamının işine karışma tek parti dönemlerinde (CHP, DP, AP, AKP) bilim adamı ve sanatçı yetişmesini engelleyen boyutlara ulaşmıştır.

Onlar, uçağa binme, telefon dinlemenin bilim denilen bir bilgi üzerine oturduğunu nedense unuturlar. Bilimin ancak özgürlükle kabil öldüğünüze bilim adamını değerlendirmenin ancak bilim adamlarınca yapıldığın kabul edene kadar Üniversite 'kullaştrılmış' bir kalabalık olarak kalabilir.

ÖZGÜR BİLİM VE POLİTİKA

Bugün Türkiye'de özgür bilim yapılamaz. Zaten dengesini yitirmiş yüksek öğretim kurumları, araştırma bütçesi bağlamında, ciddi ve sürekli bir araştırma olanağı verecek bütçelere sahip değildir. Üniversite hocalarının rektör, dekan, vb. hiyerarşiler içinde ve ağır bir öğretim yükü altında araştırma yapacak zamanı da yoktur.

İmparatorluk, ithal bilimle yaşamıştır. Cumhuriyet de, başka çare olmadığı için aynı yolu izlemiştir. Biz hâlâ Batı'nın onayını arkasına almadan yapamayan üniversitelere sahibiz.

Yönetmeliği, programı Batı'dan alınmış, okuttuğu kitaplar Batı'dan çevrilmiş, üniversitede öğretim üyesi olma ölçütleri Batılı bilim dergilerinde bir iki makalesi olmak ve lquotation' sayısı ile saptanmış, kendisi kitap üretemeyen, kütüphanesi zengin ev kütüphaneleri kadar olan, araştırma laboratuarları olmayan, hiçbir zaman yeterli bir hoca kadrosuna sahip olmayan üniversitelerimiz var.

Bunların içleri de özel üniversiteler sayesinde boşaldı. Türkiye büyüdükçe üniversiteler arttı. Yapı sayısı ile öğrenci sayısı büyük. Bunun ötesi sorunlu. Kanımca Türk Akademia'sı temel bilim öğretimi alanında uluslararası literatüre giren yayınların ciddi bir dökümünü yapmalı, içeriklerini, kapsamlarını alanlarına getirdikleri katkıları saptamalı ve bu katkıyı sayısal verileriyle dünyanın seçme üniversiteleriyle karşılaştırmalıdır.

(Bahattin Baysal'm TUBA yayınları içinde çıkan "Türkiye Niçin İleri Teknoloji Üretiminde Yetersiz, 2011" adlı Kimya alanı ile ilgili konferansında Türkiye'nin konumunu özetlemiştir.) Hocaların geçim sıkıntısı, bir kenara savrulmuşlukları, bilimi dışlamış bir toplum ve devletin kucağında bir türlü büyüyemeyen bilimsellik kavramı, ülkenin geleceğinde eylemli olarak olmasa bile, düşünce olarak söz sahibi olamamanın bilinci ve sıkıntısı, ve bütün bunların neden olduğu bilimsel yetersizlik, hatta çöküntü Türk bilim yaşamını karartmıştır.

Bu alanda en şanslı olan tıp fakülteleridir. Çünkü araştırma konuları her gün önlerine gelen hastalarıdır. Ve her insan özgündür. Dolayısıyla özgün bir konu olarak sunulma olanağı verebilir. Fakat çağdaş bilim pahalı laboratuarlar ister. Konusu genelde kurumsaldır. Sosyal bilimler ise 'kul' geleneğinden vazgeçemeyen politikacının baskısından bizim gibi ülkelerde kurtulamazlar.

BİLİM ÖZGÜRLÜKLE VAROLABİLİR

Bilim dincilere göre zaten tanrının yaptığı şeyi kurcalamak olduğundan, olmasa da ziyanı olmayan boşuna bir çabadır. Bu garip adamlar, uçağa binme, telefon dinlemenin bilim denilen bir bilgi üzerine oturduğunu nedense unuturlar. Bilimin ancak özgürlükle kabil olduğunu ve bilim adamını değerlendirmenin ancak bilim adamlarınca yapıldığın kabul edene kadar Üniversite 'kullaştırıllmıs' bir kalabalık olarak kalabilir.

Gelişmemiş, kurumsallaşmamış, kentlileşmemiş ülkelerde bilimsel gelişmenin karşısına çıkan en büyük engel, demokrasi sözcüğünün özgürlük ile ilişkisinin yok edilmiş olmasıdır.

Demokrasi bir seçim yöntemi değildir. Çünkü demokrasi bir seçim sistemi değil, insana verilen bir değer üzerine oturan bir düşünsel kurgudur.

Eski Yunan'dan bugüne demokrasi kişiye verilen düşünce ve davranış özgürlüğü üzerine kuruludur. Burada bunun modalitelerini irdelemek benim yapabileceğim bir şey değil. Fakat deneyimi olan bir üniversite hocası olarak, bilimsel çalışmanın pek çok nedenlerden kısıtlı olduğu Türk üniversitelerinde bilim yapılmasının sadece bir tesadüf olduğunu söyleyebilirim.

Bilimin yaratıcısı olan Avrupa bile lidere ve partiye kul olan bilim adamları nedeniyle Nazi Almanya'da, Komünist Rusya'da çok sıkıntı çekti. Türkiye'nin gelecek kapısı önce bilim ve özgür bilim adamıdır. Bu kuşkusuz başka kapıların kapatılması anlamına gelmez. Fakat yakın gelecekte dünyayı bekleyen sıkıntılar ancak bilime gösterilen saygı ve verilen olanaklarla aşılabilir.

Cumhuriyet Bilim Teknik 15.07.2011


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
11° 0°
Saat