Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam52
Toplam Ziyaret407181

Murat Kaymak

Başını Sokacak Bir Çatısı Olmayan Bilimler Akademisi

Doğan Kuban

Ülkemizde temel sorun bilim adamı yokluğundan ya da Türklerin yeteneksizliğinden değil, bilimin toplumsal statüsünün gelişmemiş olmasından kaynaklanıyor..

Avrupa tarihinde akademi, bilimsel gelişmenin yaratıldığı, toplumu idare edenlerin bilim karşısındaki bilinçlenmesini kanıtlayan en önemli kurumdur. Akademiler, henüz kilise karşısında bağımsızlığını kazanamamış olan üniversitelerin olanak vermediği özgürlüğü bilim adamlarına sağladılar. Doğan Kuban

 

Paris’te Louvre Sarayı’nın Seine kıyısından küçük bir köprü (Ponts des Arts) karşı kıyıya geçer. Karşısında ‘Institut de France’ vardır. Fransız neo-klassisizminin en ünlü mimarlarından Le Vau’nun tasarladığı bu görkemli yapı Napolyon döneminde restore edilerek, beş Fransız akademisini barındıran bir dev kültür merkezidir. Yapıda Fransız Dilinin en büyük kuruluşu olan Fransız akademisinden başka Bilimler Akademisi, Edebiyat Akademisi, Güzel Sanatlar Akademisi, Sosyal ve Politik Bilimler Akademisi ve Kardinal Mazarin’in kitaplığı vardır.

Erdal İnönü ve arkadaşları Türk Bilimler Akademisi’ni de kurarken, bu kurumun Türkiye’de ne kadar geç kalmış bir teşebbüs olduğunu acı acı hissediyorlardı. Bugün hâlâ kiralık yapılarda oturması ise, toplumun bilimsel vurdumduymazlığının anıtsal bir göstergesidir. Le Vau’nun ve yapıyı restore eden Antoine Vaudoyer’nin sarayı ile Türkiye Bilimler Akademisinin kiralık apartmanı arasındaki fark, acaba Fransız ve Türk toplumlarının bilimsel tavırları ve etkinlikleri arasındaki farkın ifadesi midir?

 

EFLATUN’LA BAŞLADI

Yunan Academia’sı Eflatun’un Atina civarındaki bir zeytinlikte kurduğu bir okuldu. Bilimsel düşüncenin gelişme süreci içinde Avrupa’da kurulan akademiler okul değildi. Erken örnekleri Rönesans İtalya’sındadır. Cosima dé Medici Floransa’da ‘Accademia Platonica’yı kurarak, Eflatun’a uzanan anısıyla, bir felsefe akademisi kurdu. 1575’de İspanya Kralı 2. Filip Madrit’te bir Matematik Bilimleri Akademisi kurmuştu.

Genelde İlk bilim akademileri 17. yüzyılda kuruldular. Bunların ilki Roma’da 1603’de kurulan ‘Accademia dei Lincei’dir. Üyeleri arasında Galileo’da vardı.

Almanlar önce bir dil ve edebiyat akademisi kurdular. 1622’de Rostock’da bir bilim akademisi kurdular. 1652’de Schweinfurt’ta ‘Accademia Naturae Curiosorum’ adı altında bir tıp bilimleri akademisi kurdular. 1645’de Londra’da ünlü Royal Society kuruldu. Fransa’da iki akademi açıldı. Richelieu ‘Academie Française’i kurdu. 1699’da Fransız Bilimler Akademisi kuruldu. 18. ve 19. yüzyıllarda yeni ulusal akademiler kuruldu. Önce Avusturyalılar sonra Prusyalılar bilim akademilerini kurdular. Büyük Petro 1724 Rus Bilimler Akademisini kurmuştu. Bütün önemli devletler bilim akademilerinin yanı sıra edebiyat, sosyal bilimler, güzel sanatlar akademilerini de kurdular.

Gerçi 17. yüzyıldan sonra giderek rahip olmayanlar da (laikler) üniversitelere girdiler ama, Avrupa üniversiteleri uzun süre kiliseye bağlı kaldılar. 20. yüzyıla kadar bilim daha çok akademilerde gelişti. Eğer Osmanlı’da böyle bir şey kurulmadıysa bu olasılıkla, bugün anladığımız anlamda, bilim olmadığı anlamına gelir. 1993’e kadar Türkiye Bilimler Akademisi kurulmaması bu davranışın uzantısıdır. Kurulduktan onsekiz yıl sonra başını sokacak bir binası olmayan Bilimler Akademisi, Türkiye’de hâlâ toplumun ve devletin bilimin gerçek statüsünden haberi olmadığına işarettir.

Yüz seksen yedi devlet içinde eğitim sıralamasında Türkiye’nin yüz yedinci gelmesi aynı vurdumduymazlığın işaretidir. Acaba bizim politikacılar bizden yüzlerce yıl önce kurulmuş bu bilim akademilerini barındıran sarayları hiç merak edip gördüler mi? Orada bilim adamlarının ne yaptıklarını öğrenmek isteyeceklerini düşünecek kadar hayalimiz zengin değil, ama yapı ve saraylarla ilişkilerini bildiğimiz için belki etkilenir, belediye sarayı, adalet sarayı ya da parti merkezleri gibi bir de bilim sarayı yaparlar.

 

İDEOLOJİLER VE BİLİM

Sevgili okuyucular,

Üniversitelerimiz ve bilim adamlarımız olduğu için Türkiye bilimsel toplum ya da bilgi toplumu değildir. Bu yargıyı değerlendirebilmek için Louis Althusser’in şu tümcesini dikkatle okumak yararlı olabilir: Bilimle ideolojiler karşıtlığında karşımıza çıkan şudur: ‘İdeolojilerde herhangi bir konuda bilimden önce ortaya çıkmış bir bilgi söz konusu’dur. (Böyle aynı konuda daha yaşlı bir kavramın varlığına Althusser bir çatlak diyor.) Bu çatlak nesnel toplumsal alandaki dinsel, ahlaki, hukuksal ve politik ideolojilerle işgal edilmiştir. Genelde doğası politiktir. Epistemoloji yani bilginin kendisi ile ilişkili değildir. Türkiye’de bilime karşı oluşmuş geleneksel direnişin nedeni bu eskimiş kavramlarla dolu çatlaktır. Sorun, bu politik dirence nasıl karşı çıkılacağıdır.

Thomas KuhnPolitik devrimde olduğu gibi bilimsel devrimde de toplumun kabulünden daha önemli bir şey yoktur. Bilimsel devrimin nasıl gerçekleştiğini görmek için, doğanın ve mantığın etkileri kadar, bilim adamlarının ikna edici yorumları da öncelik taşır. Bilim temelde hergünki düşüncemizin giderek daha ayrıntılı ve aydınlık olmasıdır.” der.

Bu durumun bazı ek yorumlara gereksinimi var: Biz gerçek üniversiteyi cumhuriyetten sonra kurduk. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gelişen bir üniversitemiz var. Avrupa’da Akademiler üniversite dışında geliştiler.

Çağdaş bilimin gelişmesi dört yüz yıllık bir birikim. Şimdi çok moda olan tarihimizle yüzleşmek gerekiyorsa, 17. yüzyıldan sonra Osmanlı kültürünün dünya bilimine, kültürüne, dolayısıyla evrensel uygarlığa bilimsel, düşünsel, edebi ve sanatsal alanlarda katkı yaptığını söylersek bu kendini aldatmak olur. Bu bağlamda mimari, dokuma ve bazı folklorik ürünleri dışlamadan.

İlginç olan, günümüzde de (yurtdışında statü kazanan bilim adamları ve sanatçılar dışında) dünya pazarına katılmakta zorluk çekiyoruz. Çünkü sorun bilim adamı yokluğundan ya da Türklerin yeteneksizliğinden değil, bilimin toplumsal statüsünün gelişmemiş olmasından kaynaklanıyor. Kötü paranın iyi parayı kovaladığı bir çağda yaşıyoruz. Entelektüel yaşam da böyle.

Bilimsel çalışma bağımsızlık ister. Devletin kontrol ettiği bilimsel gelişme yoktur. Avrupa’da üniversite kurumu kilise etkisinden kurtulmak için 19. yüzyıl sonuna kadar mücadele etmiştir. Nazi Almanya, Komünist Rusya, özgür olmayan üniversitenin bir şey üretmediğini gösterir. Buna karşın, özgür üniversitelerin olduğu Amerika özgün bilimsel çalışmanın en yoğun olduğu ülke olmakta devam ediyor. Devlet başkanlığına ya da cumhurbaşkanına bağlı bilim olmaz.

Geçen gün Akademi Başkanı Sayın Yücel KanpolatTürkiye’de bilim adamı vardır”ın altını çizdi. Kuşkusuz var. Hem de çok. Ne var ki adlarını duyuranlar Türkiye’yi bırakıp yurtdışına, özellikle ABD’ye gidenler. Kaldı ki bilim adamı olması eğitimde yüz seksen yedi ülkede yüz yedinci olmamızı engellemiyor. Bilim adamı yetiştirmek bilim toplumu olmak değil.

Kendine ait bir binası olmayan bir Bilimler Akademisi, ülkeyi küçük düşürücü ve bilimi horlayıcı bir durum değil mi sevgili okuyucular?



Hava Durumu
Anlık
Yarın
5° 2°
Saat