Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam56
Toplam Ziyaret393904

Soru sormayı ne zaman öğreneceğiz?

 

DOĞAN KUBAN

On yıl önce Aya İrini’de Berlin Filarmoni Orkestrası Berlioz’un fantastik senfonisini çalmıştı. Dinleyenler klasik Batı müziğini  izleyecek nitelikte uygar olduklarına inandığım İstanbullu Türklerdi. Sonra bu konserin filmini aldım. Ara sıra dinlerim. Hector Berlioz (1803-1869) III. Selim’le Abdülaziz’in saltanatları arasında yaşamış. O sırada %90’ı köyde yaşayan halk bir yana, İstanbul’da yaşayan Osmanlı aydınları bile olasılıkla adını işitmemişlerdi. Avrupa’ya gidenler, azınlıklar ve sultan çevresi dışında Berlioz’u dinleyen olmamıştır.

Fakat 1869’dan yüz kırk yıl sonra yetmiş beş milyonluk Türk toplumunun ne kadarının Berlioz’u dinleyebileceğini düşündüm. Dinleseydi ne olurdu diye de düşündüm. Musiki bağlamında Türk toplumunu Fransa ya da Batı ile karşılaştırmanın anlamsız bir uğraş olduğuna karar verdim. Ulusal gelirin nasıl dağıldığını bilmeyen ve merak etmeyen bir toplumun klasik Batı musikisi izleyiciliğini sorgulamak doğru değil. Toplum kültürünün bir bütün oluşturduğu, her şeyin birbiriyle ilişkili olduğu doğrultusunda bir inancım var.

Bu konuda ünlü Amerikan biyoloğu ve yazarı Edward O. Wilson’ın ‘Consilience’ kavramını da on yıldır biliyorum. (E.O.W, Consilience, The Unity of Knowledge, Vintage Books, April, 1999) Bu terim bütün bilimlerin entelektüel birliği anlamına geliyor. Ben de bu düşünceye paralel olarak, Türkiye’deki sayısız olumsuzluğun cehaletin yaygınlığından kaynaklandığını düşünüyorum. Geçen gün bir gazete haberinde Avrupa Birliği’nin eğitimle ilgili raporunda Türkiye’nin en geride olduğunu okudum. Canınızın sıkılmasını istemiyorsanız Türkiye’yi Mısır’la karşılaştırıp sevinebilirsiniz. Allah bilir, Mısırda bu istatistikler yoktur.

Üniversiteden sonra geçen altmış iki yılda musiki ve toplum üzerindeki gözlemlerimi anımsayarak ne toplumun ne politikacıların ne de üniversite hocalarının Berlioz’la fazla bir alışverişleri olmadığına karar verdim. O zaman toplumun ortalama yaşamında, Berlioz’un, Ravel’in, Debussy’nin, Mahler, ya da Stravinsky’nin bir yeri yoksa, operanın da zoraki bir yeri varsa, Avrupa uygarlığını tanımlayan hangi özelliklerin bizim toplumda varlığını araştırmak anlamsız olmuyor mu?

Gerçi Osmanlı döneminden kalan bir tiyatro merakımız var. İstanbullu sanatçıların İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Denizli’ye gelip Hamlet oynadıklarını hatırlıyorum. Fakat bu oyunlar, sanatçıların bütün iyi niyetli çabalarına karşın, biraz orta oyununa dönüşmüş versiyonlardı.

SAYILAR BÜYÜK- ORANLAR AYNI

Savaş içinde ve hemen sonra üniversitede arkadaşların okudukları kitapları düşündüm. Genelde dil de bilmedikleri için, meraklı olanlar (birkaç kişi) çeviri olmadıkça Sartre, Camus, Joyce, H. Hesse gibi yazarları da okuyamazlardı. Okuma yazma bilmeyenler, yani o sırada toplumun yüzde sekseni zaten herhangi bir kategoriye katamazdı.

Resim ve heykel alanı da öyleydi. Sanatçılar İstanbul’da, biraz da Ankara’da küçük gruplar oluşturuyordu. Etkileşim kendi aralarında olurdu. Şimdi doğal olarak sanat müşterisi çoğaldı, hatta kenarda köşede peyzaj resimleri satan dükkânlar bile var. Bu resimleri kentlileşen köylülerin duvarlarına bir sınıf atlama belgesi olarak asıyor olabilirler. O da iyi. Sokaklara yığın halinde doldurulan çiçekler gibi. Ona da razıyım.

Fakat Berlioz’u dinleyen Türklerin oransal olarak arttığını sanmıyorum. Burada anlama, yorumlama aşamalarından zaten söz etmiyorum. Kanımca halk Berlioz’u anlayarak değil, sempati ile dinleyecek bilgiye bile sahip değil. Klasik musiki Erzurum, ya da Yozgat’ta ya da Siirt’te aranacak bir şey değil. Olmasa ne olur? Bir şey olmaz. Şimdiki Türkiye olur.

Musikiyi bırakıp başka alanlara geçince de, sayısal olarak, iç açıcı gelişmeler yok. Sayılar büyük, oranlar aynı. Çağdaş sanatta, felsefede, edebiyatda, bilimde öyle, hatta okuma yazmada. 1789’da Paris’te %90 erkek, %80 kadın okuma yazma biliyormuş. Şimdi İstanbul’da nasıl?

Toplumu yanıltan temel sorun otomobilli, telefonlu, televizyonlu, apartmanlı, buz dolaplı, elektrik süpürgeli olmak. Bu, eski hikâyedeki ‘vezir olduk, ama adam olamadık’ deyimine uygun düşüyor.

Halk çağdaş televizyon karşısında Libya savaşını seyreder, fakat Libya’yı Amerika’da sanabilir. Köylü çocuk araba markalarını sayabilir. Cep telefonu ister. Ama Çanakkale’yi Kars’ta sanabilir. Bu cehalet genelleşerek, temelin altından gelen rutubet gibi, üniversiteye de sıçrıyor. Sadece öğrenci düzeyinde değil. Profesör düzeyinde de. Avrupa Birliği raporu bundan da söz ediyor. Yani cehalet üniversitenin allahlık sınavlarından üniversiteye de sıçradı.

Belki de artık Berlioz ya da Joyce’un ya da evrensel bir yazın kültürünün farkında olmakla genel cahillik arasında ilişkilerin doğası üzerinde düşünmek gereken bir çağa geldik. Bunun gelecekle ilişkisi de irdelenebilir. Ormanı kesip yok eden, kerpiç evden çıkıp gökdelende oturduğu için tarihi çevresini de yok etmiş bir toplumda yaşıyoruz. Ankara’yı dünyanın en çirkin başkenti yaptık. Acaba 18. yüzyılda resim yapamadığımızı düşünürsek, bu olgular arasında nedensellik ilişkileri üzerinde durma zamanı gelmedi mi?

Bu toplumda yaşayan fakat Berlioz’u dinleyenler var. O nasıl yetişiyor? Toplumun musikiden habersiz üyeleriyle ilişkileri hangi etkinlik alanlarında oluyor? Bu ilişkilerin yaşamsal önemi var mı? Aya İrini’de konser dinleyenler Türkiye’de neyi temsil ediyorlar? Bu soruların neredeyse sonsuz sayıda oluşu insanı korkutuyor!

SAVRULAN İNSANLAR DÖNEMİ

Kuşkusuz dünyanın her yerinde bu çelişkiler var. Farklılaştığını değil, sadece dışlandığını hissedenler de ülkelerinden kaçmak istiyorlar. Biz korku göçünü, umut göçünü, aydın göçünü, işsiz göçünü biliyoruz. Bunlar hep gelişmemiş, fakir ülkelerden kaçışlar. Hitler döneminde, komünist rejimlerde entelektüel göçlerini de gördük. Sorun sadece kaçış değil. Çağımızda insanlar kendi içlerine de kapanıyorlar. Entelektüel bataklığın, çağa uyumsuzluğun, cehaletin oraya buraya savurduğu insanlar çoğaldı.

Türkiye’de sanat alanı birkaç büyük kentle sınırlı. Devletin kurumlarında koca toplumun boyutlarıyla orantılı insan yetişmiyor. Musiki üniversitelerde bir sığıntı gibi; ne devlet istiyor, ne de toplum. Birkaç özel çaba olmasa Türkiye çöle dönecek. Türk klasik müziği, caz müziği eğlence yaşamı ile birlikte yaşıyor. Onları kör topal yaşatan halk. Çin elli milyon piyano öğrencisini yetiştiriyor çağdaş uygarlık düzeyine erişmek için. Klasik musikinin, resmin, heykelin gelişmemesi ile eğitim düzeyinin okuma yazma görevini bile yapamaması, Türk bilim yaşamının kağnı hızıyla seyretmesinin ortak bir yanı var olmalı. Bu 3. Ahmet çağına kadar uzanıyor olamaz mı?

Şu soru sorulabilir: Yüz bin cami yaptıran bir toplum dünya çapında bir bilim kurumu geliştirmemişse; yüz bin cami yaptıran bir toplum uç teknolojilere henüz el atmamış, ve inşaat sanayisi ile yetindiği halde hâlâ metro ya da büyük asma köprü yapamıyorsa; yüz bin cami yaptıran bir toplum dünya çapında bir İslam tarihçisi yetiştiremiyorsa, dünyada bilimsel araştırma sıralamasında çok gerilerden geliyorsa, her şey yetenekli ve olanaklı vatandaşların kişisel çabalarına bırakılmışsa ve bu politikanın yanında Türkiye’nin küçük Amerika olması önerisi de yaşamaya devam ediyorsa burada sorulacak sorular hâlâ belirgin hale gelmedi mi?

İstanbul’da devletin ya da büyük belediyelerin açtığı bir çağdaş sanat müzesi olmaması, fakir ve çirkin yapılaşmış mahallelerin göbeğinde dev AVM’lerin varlığı, devletin yıllık gelirinin yarısının dış borç ödemeye gitmesi, Temiz enerji üretimini programlayamamak, depreme karşı örgütlenememek gibi olgularla klasik musiki öğretimi arasında bir ilişki söz konusu mudur? Burada bir terslik var. 21. yüzyılın ne kadar yakınındayız?

Sevgili okuyucular,

Konya Karatay Medresesi’nin (1251 tarihli) kapısında bir hadis kufi yazılı süsleme içinde saklıdır: “Sormasını bilmek bilimin yarısıdır.”; Arapçası ‘Es sual’u nısf-ul-ilm’dir.

Bu toplum ne zaman soru soracak kadar uygar olacak?

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat