Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam29
Toplam Ziyaret393321

Jan Amos Comenius-Temel Öğretme ve Öğrenmenin Temel Kuralları

 Jan Amos Comenius-Büyük Didaktika (Çev.Hasip Aytuna), Milli Eğitim Basımevi,s.130-149, 1964 , Ankara
XVIII.    B Ö L Ü M

Alelade öğretim,sathi bir iştir

1.
Birçok kimseler, okulda temelli bir eğitim ve öğretim yapılmadığından şikâyet etmektedirler. Okuldaki çalışmalar da bunu göstermektedir. Öğrenimlerini okullarda yapanların çoğu; gerçekten çok sığda kalan, ruhun derinliklerine işlemeyen, daha doğrusu; gölge olmaktan ileri gitmeyen bir eğitim ve öğretim görmektedirler.


Bunun iki sebebi vardır

2. Neden böyle oluyor diye sorulacak olursa; iki sebep gösterilebilir: 1)Okullarda, öğrencilere, önemsiz ve faydasız bilgiler verilmeğe çalışılmakta; önemli ve faydalı olanlar; ihmal edilmektedir. 2) Öğrenciler, bütün öğrendiklerini çok çabuk unutmakta ve bunları, tekrar öğrenmek zorunda kalmaktadırlar. Çünkü öğrencilere öğretilmek istenilenlerin çoğu; sadece onların zihinlerine ve belleklerine hitap etmektedir; bundan başka, belletilmek istenilenlerin hemen hepsi; öğrencilerin kulaklarından girmekte, zihinleri üzerinden kayıp geçmekte, belleklerine yerleşememektedir. Çok kusurlu olmasına, rağmen, bu öğretim hatasına o kadar alışılmıştır ki; bugün, bu hatadan şikâyet eden pek az kimseye rastlanmaktadır. Hâlbuki belleğimiz, bir zamanlar okuduklarımızı, işittiklerimizi ve aklımız yardımıyla öğrendiklerimizi; eğer hemen ve çarçabuk hatırlayıp da bize verebilseydi; bizler, vaktiyle, çeşit bilgileri öğrenmek için elimize geçen hiçbir fırsatı kaçırmamağa önem vermiş olan bizler; ne büyük birer bilgin sayılırdık! Fakat gerçek hayatta, bunun böyle olmadığı görülmektedir ve vaktiyle, bilhassa bellek yardımıyla öğrendiklerimizin hepsini hatırlayamadığımız meydandadır; o halde, bizim okullarımızdaki eğitim ve öğretim faaliyetlerimiz; kalburla su taşımağa benziyor demektir.

Bu iki sebebi ortadan kaldıracak vasıtaları tabii metottan almalıdır

3. Fakat, bu kusuru ve hatayı giderecek vasıta, bulunacak mı acaba? Evet; başka herhangi bir vasıta aramadan, eğer biz; yeniden tabiat okuluna girecek, orada yürürlükte olan kanunları; kendilerine uzun bir ömür takdir edilmiş olan tabiî varlıkların ve olayların nasıl meydana geldiklerini inceleyecek olursak, yukarıda açıklanan iki kusuru — okullardan uzaklaştıracak vasıtaların neler olacağını — kolayca anlar ve buluruz. Hattâ; bu inceleme yardımıyla herkes, yalnız öğrendiğini değil; bundan daha ileri giderek, öğrendiklerinden fazlasını da gerçekten öğrenmek için, daha başka yeni yollar da (bulabilir ve bu suretle, yalnız öğretmenlerinden ve okuduğu yazarların kitaplarından öğrendiklerini bellemek ve icabında hatırlamakla yetinmez; bunlar üzerinde muhakeme yürüterek hükümler verebilecek bir duruma da gelebilir, diyorum.

4. 
Fakat, bu amaca ancak:

I. Yalnız, gerçekten faydalı olan şeylerle uğraşırsak;
II. Bunun için de, bütün bu şeyleri; hiç istisna yapmadan, herkese öğretmeğe çalışırsak;
III. Eğer herşeyi (her bilgiyi), sağlam temeller üzerine oturtabilirsek;
IV. Eğer bu temel, derin olur ve ruhun derinliklerine oturtulursa;
V. Eğer, yeni öğrenilecek her şeyin, yalnız bu temel üzerine oturtulmasına dikkat edilirse;
VI. Birbirlerinden farklı olan ve ayırt edilmesi gereken her şey; en tam ve doğru ölçülerle ayırt edilirse;
VII. Eğer, yeni bilgiler, daha önce öğrenilmiş olanlar yardımı ile öğretilirse;
VIII. Eğer, aralarında münasebet ve karşılıklı bağlantı bulunan her şey, daima beraber ve birleştirilerek öğretilirse;
IX. Eğer her şey; düşünme, muhakeme, bellek ve dil yardımı ile öğretilir ve benimsetilirse;
X. Eğer, bütün öğretilenler; devamlı uygulamalar ve alıştırmalarla pekiştirilirse ulaşılabilir.

Şimdi, bu noktaları, ayrı ayrı incelemeğe geçelim:


I. PRENSİP

I-Prensip:Lüzumsuz   olan   hiçbir şey    üzerinde   durulmamalıdır.
5.       Tabiat,   hiçbir lüzumsuz şey meydana getirmez. Meselâ: Tabiat; bir kuş teşkil etmeğe başlayınca; onun vücudunu, balıkların pulları gibi pullarla kaplamaz; onun kanatlarını, balık kanatları şeklinde teşkil etmez; kuşa — boynuzlar, dört ayak veya lüzumsuz olan — bunlara benzer — bazı organlar vermez; kuşa — baş, yürek, kanatlar v. s. gibi, lüzumlu organlar verir. Keza, tabiat; ağaçlarda: Kulak, göz, kanat, tüy gibi organlar değil; ağaç için zarurî olan dış kabuk, lifler, öz, kök ve benzeri organlar teşkil eder.

Mekanik  taklit



6.  Tarlasından, bağından veya, bahçesinden iyi mahsul almak istiyen kimseler de,  buralara ısırgan, deve dikeni, çalı gibi, faydasız otların değil; faydalı bitkilerin tohumlarını ekerler.

Okullarda da.

7. Sağlam bir bina yapmak isteyen mühendis veya usta da, yapacağı binada; saman, ot, çamur, söğüt ağacı kerestesi gibi dayanıksız malzeme değil; taş, tuğla, çam kerestesi ve benzeri sağlam, kuvvetli ve dayanıklı malzeme kullanır.

8. Okullarda da, böyle olması lâzımdır! Yani:

I. Çocuğa; yalnız bugünkü ve gelecek günlerdeki hayatında ve bilhassa, ileride yaşayacağı hayatta, gerçekten faydalı olacak bilgilerden başka hiçbir şey öğretilmemelidir.
(Çünkü Hieronimus'un da dediği gibi, çocuğa öğretileceklerin, hem bu dünyada ve hem de, Tanrı indinde —- öteki dünyada — bir değeri olması lâzımdır.)
II. Eğer gençlere, bugünkü hayatla ilgili bazı şeyler öğretmek lâzım gelirse (ki bugün, böyle yapılmak istenmektedir); bunların, yani; öğretilecek bilgilerin, öteki dünya (Ahiret) için de lüzumsuz olmamalarıyla birlikte, gençlerin bilhassa bugünkü hayatlarına kolaylık ve rahatlık getirecek değerde bilgiler olmalarına önem verilmelidir.


Yalnız faydalı ile meşgul olmalıyız.


9. Boş didinmelerden kim bir fayda görmüştür? Öğrenilen bilgilerden hiçbir yerde faydalanılmadıktan sonra, bunları öğrenmeğe ne lüzum vardır? Keza; bazı şeyleri bilmediği için, bu bilgisizlikten zarar görmeyen bir kimse; kendisine, faydası da, zararı da dokunmayan bilgileri neden öğrensin? Yahut, gençlik çağlarında öğrenildiği halele, az sonra unutulacak ve daha sonraki yaşlarda yeniden öğrenilmek mecburiyeti duyulacak bilgileri, vaktinden önce öğrenmeğe ne lüzum vardır? Hayatta; bilinmesine ve öğrenilmesinde hiç lüzum olmayan ve öğrenilmeleri; bir insan ömrünü dolduracak kadar çok şeyler vardır ki; kısa olan ömrümüz -esnasında biz; bunların hepsini değil, bir kısmım dahi öğrenmeğe kalkış sak; boş yere vakit geçirmiş ve faydasız işlerle ömür tüketmiş oluruz. Bu gerçek karşısında okullar; gençleri yalnız ciddî ve lüzumlu İşlerle meşgul etmeğe kendilerini zorunlu ve sorumlu görmelidirler. (Bunun nasıl yapılacağını ve türlü meşgalelerin ciddî işlere nasıl çevrileceğini ileride açıklayacağız.)


II. PRENSİP


ıı. Prensip: Yalnız, amaca uygun olanla meşgul olmalıyız


10. Tabiat; teşkil etmekte olduğu vücuda, maddeye veya olaya elverişli olan her imkân ve vasıtayı kullanır; hiçbir fırsatı kaçırmaz. Meselâ: bir kuş teşkil ederken tabiat; kuşun varlığı ve bünyesi ile ilgili bulunan baş, kanatlar, ayaklar, kemikler, deri, gözler gibi; canimin nev'i ve cinsi ile ilgili organların hiçbirini eksik bırakmaz; hepsini tamamlayarak kuşu yaratır, v. s.

Bu misalin, okullarda taklit edilmesi


11. Tıpkı bu misalde olduğa gibi, okullar da insan teşkil etme ödevlerini yaparken; çocuğu; bütün olarak o tarzda yetiştirmelidir ki o; yaşadığı hayatın işlerini görmeğe ve yürütmeğe elverişli bir insan olarak en iyi şekli alsın, en iyi tarzda gelişsin ve aynı zamanda, her canlının yöneleceği son amaç olan ebediyet için de, bir geçit yeri sayılan bu dünyada (okulda) hazırlanmış olsun!


12. Böyle bir amacın gerçekleştirilmesi için, okullarda, yalnız bilimler değil; ahlâk ve din de öğretilmelidir. Fakat, bilimsel öğretim; görebilmek ve düşünebilmek için, çocuğun zihnini ve muhakemesini geliştirmeli, gördüklerini ve düşündüklerini anlatabilmek için, dilini (ifade kabiliyetini) olgunlaştırmak; her şeyi akla uygun yapabilmek için de, çocuğun elini işi etmeli; çocuğa maharet kazandırmalıdır. Eğer bu lüzumlu kabiliyet ve etkinliklerden bir tanesi ihmal edilir ve geliştirilmemiş olursa; eğitim ve öğretimde, yalnız boşluklar bırakılmakla kalınmaz; eğitim ve öğretimin temeli de zayıflatılmış olur. Halbuki bir işin tam ve sağlam olabilmesi için, bütün kısımları arasında, çok sıkı bir bağlantı bulunması, boşluklar bırakılmaması şarttır.

III.   Prensip

III.   Prensip: Sağlam iş sağlam temelli olmalıdır

13. Tabiatta hiçbir şey,  temelsiz ve köksüz değildir. Bir bitki; toprak içme kok salmadıkça, toprak üstündeki kısmı büyümez; bir bitkinin, toprak üstündeki kısmında yeşerme olmaz; filizler, yapraklar ve dallar çıkmazsa, o bitki kurumağa ve mahvolmağa mahkûmdur. Bu sebepten, akıllı ve işini bilen bahçıvan; kökünde canlılık ve uyanma alâmeti olmayan hiçbir fideyi veya fidanı dikmez. Kuşlar da, bütün canlılar da böyledir; Ancak onlarda, bitkilerin kökleri yerine, hayatı devam ettirecek olan döl ve bunda da, türlü iç organlar vardır. Hayat, ilkönce; bütün vücudun temelini teşkil eden bu organlarda meydana gelmeğe haşlar.

Taklit

14. Bir bina yapacak mimar veya usta da; sağlam bir temel attıktan sonra, bunun üzerine binayı kurmağa başlar. Eğer temel sağlam olmazsa; onun üzerine oturtulacak duvarların ve yapılacak her şeyin çöküp yıkılmasını beklemek gerekir. Aynı sebepten dolayı, ressam da, tablosunu resmetmeğe başlamadan önce, tuval veya kâğıt üzerine fon boyasını çeker. Bu; temeldir. Eğer bu temel fon boya bez üzerine çekilmezse, tablosunu işlerken kullanacağı boyalar; beze ya iyice yapışmaz veyahut kolayca kabarır, çabuk silinir veya çok çabuk solar.


Yanılma


15. 
Fakat, her şeyde çok lüzumlu olan bu temel atma işine önem vermeden öğretim yapan öğretmenler vardır. Bunlar, genel olarak: 1) Ya, öğrencilerinin dikkatlerini, ilgilerini ve öğrenme tecessüslerini geliştirmeği düşünmemekte; 2) Veyahut öğrencilerin bütün öğretim etkinlikleri ve amaçları hakkında plân hazırlamağa lüzum görmemekte; öğrencilerini iyice ve etraflı olarak tanımadan, onların ne olduklarını, ne yaptıklarını ve ne yapmak istediklerini araştırmağa ve temelli öğrenimleri için tedbir almağa önem vermemektedirler. Bu ilgisizlik; öğrencilerin öğrenme isteklerini gevşetmektedir. Halbuki; bir çocuk,  istek duymadan, dikkat etmeden ve anlamadan öğrenmeğe zorlanırsa; ondan, sağlam ve devamlı olacak bir iş beklenebilir mi?


Düzeltme

16.   Şu halde; aşağıdaki tedbirlerin alınmasına lüzum vardır;


I
. Yapmağa başladığımız her türlü öğretim etkinliklerine ve işlerine karşı, öğrencilerde ciddî bir sevgi ve istek uy andır malıyız; bunun için de, öğrenecekleri bilgilerin faydalarını, bilinmesi zarurî şeyler olduklarını, değer ve üstünlüklerini ve başka her meşgaleden daha çok zevk ve haz sağlayacaklarını onlara, misaller ve delillerle açıklamalıyız.



II
. Dili, iyice öğrenmek veya kuvvetli bir ifade sahibi olmak veyahut bir sanatı. İyice öğrenip benimsemek (ki bunlar, herhangi bir konu üzerindeki çalışmalar, en genel surette dahi olsa; yapılanları özetlemek ve başkalarına bildirmek ve öğretmek için, birer vasıtadan ibarettir); her türlü bilimlerin ve derslerin öğretimine başlanmadan önce, öğrencilerin zihinlerine kuvvetle yerleştirilmiş ve nakşedilmiş olmalıdır; ki öğrenciler, çalışmalar başlar başlamaz, yani konuların ve işlerin öğretilmesine geçilince, bunların ne maksatla öğretildiklerini, bilgilerin sınırlarını, konuların iç tertip ve teşkilâtını, işlerin kısımlarını ve her kısmın sınırlarını, en iyi tarzda ve kolayca görebilmiş ve kavrayabilmiş olsunlar! İskelet, nasıl bütün vücudun temeli ise; bir işin, bir etkinliğin genel olarak kısımlarının belirtilmesi veya bilinmesi de, o işe veya etkinliğe bağlı olarak yapılacak çalışmaların temelini teşkil etmektedir.

IV. PRENSİP

IV. Prensip: Temel, derin olmalıdır

Tabiatta, her şeyin kökleri; derinlerdedir. Hayvanlarda da böyledir: Hayvana hayat veren ve bu hayatı devam ettiren kökler,  yani organlar; vücudun iç kısımlarında, derinlerde gizlenmiş bulunmaktadır. Bunun gibi, toprak üzerinde, sapasağlam duran ve kolayca sökülemeyen ağaçların kökleri de,  toprağın derinler indedir. Fakat bir ağacın kökleri ne kadar sığda ise, onun sökülmesi de, o kadar kolay olmaktadır.

Yanılmanın düzeltilmesi

Bu misalden, şöyle bir sonuç çıkarılabilir: Öğrencilerde öğrenme ve öğretilenleri öğrenmeğe karşı ciddî ve devamlı bir dikkat ve ilgi ile öğrenme isteği uyandırmalıdır ki; onlar, bu istek yardımı ile, bilgileri kolayca benimsemiş ve zihinlerine sağlam bir tarzda yerleştirmiş olsunlar. Gene bu istekledir ki; öğrencilerin, ayrı ayrı derslere ve bunlarla ilgili konulara ait bilgileri, iyice öğrenip kavradıkları, açıkça ve iyice anlaşılmadıkça; bir dilin, bir sanatın veya bir işin; sistemli surette öğretilmesine başlanılmamalıdır.

V. PRENSİP

V. Prensip: Her şey, kendi aslından (kökünden)alınmalıdır

Tabiatta her şey, kendi aslından (kendi kökünden) payda olur ve hiçbir şey, kendi aslına yabancı, başka bir kökten meydana gelmez.  Meselâ: Bir ağaçta hasıl olan ağaç özsuyu, odun, kabuk, dallar, yapraklar, çiçekler, meyveler... gibi her şey; yalnız -kendi kökünden doğar. Her ne kadar yağmur; yukarıdan gelmekte ve ağacın dışına düşmekte; bahçıvan da ağacı, dışarıdan sulamakta ise de; su ve nem, doğrudan doğruya, ağacın kökleri vasıtasıyla emilmekte; bundan sonra, ince damarları bu suyu; ağacın gövdesine, dallarına, yapraklarına ve meyvelerine kadar ulaştırmaktadır. Bu ciheti göz önünde tutan bahçıvan, aşı kalemini, her ne kadar başka bir ağaçtan almakta ise de; bu kalemi, aşılanacak ağacın kabuğu altında itina ile açtığı yere, yani ağacın asıl gövdesine, çok sıkı bir tarzda yerleştirmek suretiyle, yabancı bir parça olan kalemin, ağacın kendi gövdesinden bir parça haline gelmesini sağlamakta; aşılanmakta olan ağacın kökünden gövdesine gelen özsuyu emerek yeşermesini; yani asıl ağacın,  kökünden gelen özsu ile beslenip kuvvetlenmesini temin etmektedir.

Böylece; aşılanan ağaç, bundan sonra, özsuyu ile beslediği kalemdeki cevheri büyüterek benimsemektedir. Ve, böylece; bu aşı işlemi sayesinde, bir ağaca; başka bir ağaçtan dal veyahut yaprak alarak eklemek veya, yapıştırmak gibi bir gayrete lüzum kalmamaktadır. Kuşlar da böyle yapar: Kuş, tüyleneceği zaman, bu tüyler; başka bir kuştan alınıp ona yapıştırılmamaktadır; kuşun kefildi vücudunun i cinden, iç organlarından ve kendiliğinden çıkmaktadır.

Mekanik Taklit

20.   Bilgili ve tedbirli bir bina yapıcı usta da,  yaptığı binayı, dışarıdan hiçbir dayak ve payandaya lüzum olmayacak tarzda, yani; yalnız kemdi temelleri üzerine oturtarak yapar. Eğer, yapılan binayı payanda ile desteklemek icap ediyorsa, bu; o binanın sağlam ve mükemmel temeller üzerine oturtulmadığına ve yıkılma tehlikesi gösterdiğine delâlet eder.

21.    Balıklar için su bendi veya havuz yapan kimse; suyu buralara, başka yerlerden taşıyarak getirmez veyahut yağmur yağmasını ve buralarda, su birikmesini beklemez. Toprağı kazarak, bol (gür) bir yeraltı suyu veya bir kaynak bulmağa veya bir artezyen kuyusu açarak, buradan çıkan suyu, kanallar vasıtasıyla açıktan veya, kürkler ve borular vasıtasıyla kapalı yollardan bende veya havuza getirmeğe çalışır.

Okullarda da

22.   Bu misalden şöyle bir sonuç çıkarılabilir; Gençleri, en uygun yollar ve vasıtalarla eğitip öğretime tabi tutabilmek demek;  onların zihinlerine, türlü yazarların kitaplarından alınmış ibareleri, cümleleri tıka basa doldurmak ve bunları ezberlemek değildir; tersine olarak, öğrencileri, eşya ve olaylar karşısında durup düşünmeğe alıştırmak ve bu suretle, öğrenmek istedikleri bilgileri; bu eşya ve olaylardan — bir kaynaktan çıkıp kol kol etrafa yayılarak akan sular gibi — çıkarıp almak ve tıpkı: Bir ağacın dallarında bulunan tomurcuklardan nasıl yapraklar, çiçekler çıkıyor ve meyveler hasıl oluyorsa ve ertesi yıl, gene her tomurcuktan aynı tarzda yeni dallar,  yapraklar, çiçekler ve meyveler çıkıyorsa; öğrenciler de, bilgilerini; bunlara benzer bir şekilde, yani eşya ve olaylar üzerinde çalışarak, görerek ve düşünerek, kendi kendilerine öğrenmeğe yöneltecek bir öğretime tabi tutulmalıdırlar.

Okullardaki Acayip Yanılmalar

23. Zamanımıza kadar okullar; gerçekten, öğrencilere kendi hayatlarını.-fidanlarda olduğu gibi- kendi köklerinden kuvvet alarak geliştirme yollarını öğretmemişler ve onların zihinlerini, bu alanda çalışmağa alıştırmamışlardır. Tersine olarak okullar; öğrencilere, türlü ağaçlardan koparılmışı (alınmış) dalları, kendi zihinlerine nasıl bağlayıp asacaklarınla ve tıpkı; Ezop'un kargası gibi, başkalarının tüyleriyle süslenmekten başka bir şey öğretmemişlerdir. Okullar; bugüne kadar, düşünmenin; gençlerin ruhlarında gizlenmiş olan köklerini, gerçek bilgi sahibi olmanın doğru yollarını ve bilgilerinin kaynaklarını keşfetmekten ziyade; onların zihinlerini ve ruhlarını yabancı kaynaklardan alınmış sularla sulanmanın yollarını araştırmak ve bulmak gibi meseleler üzeride durmuşlar ve imkânlarını zorlamışlardır. Bu suretle okullar; öğretmek istedikleri konularla ilgili eşya ve maddelerle varlıkların kendilerini, oldukları gibi, kendi madde ve şekilleriyle göstererek öğretmeğe ve öğrencilerin kendi kendilerine nasıl öğreneceklerini göstermeğe yanaşmamışlar ve belki, bunu düşünmemişler bile! Bunun yerine, herhangi bir konu hakkında, başkalarının ve yalnız bir kişinin değil; bir, iki, üç, dört ve on yazarın neler düşündüklerimi, neler söylediklerini ve yazdıklarını alarak, ayrı parçalardan yapılmış örtüler (bohçalar) gibi, birbirinden ayrı ve farklı olan bu fikirleri ezberletme peşinde koşmuşlar; bunu, öğretimin amacı tanımışlar ve; türlü yazarların veya bilginlerin aynı konu hakkında düşündüklerini ve yazdıklarını ezberletmenin öğretim; çok ezberlemenin ve çok şeyi ezber bilmenin de büyük bir bilgiçlik olduğuna inanmışlar; hep bu amacı gerçekleştirmek için uğraşmışlardır. Okulların bu amaç peşinde koşmaları yüzünden öğrenciler; hemen daima ve her konu için; yazarların kitaplarını karıştırmak, bu kitaplardan, konularına dair ibareler, cümleler, düşünceler almak ve bunlar yardımıyla bilgi kazanmak, bilgin olmak yolunu tutmuşlar; öğrendikleri bilgileri de, büyük bir değirmen gibi, belleklerinin derinliklerine gömerek öğütmeğe ve büyük bir cimrilikle saklamağa çalışmışlardır. Bu anlamdaki bilginlere hitabeden Horatsius; "Ey taklitçiler; Sizler, yuları başkasının elinde bulunan hayvandan başka nesiniz ki?" demekten kendini alamamıştır. Ve hakikaten de böyledir; bu gibiler, başkalarının yüklerini taşımağa alışmış birer hayvandan ibarettir.

Sath’î öğretimin süsleri

24. Şimdi, pek haklı olarak sorulabilir: Kendileri hakkında tam ve doğru bilgi edinmek istediğimiz eşya ve olaylara dair, kendi gayretimizle ve doğrudan doğruya bilgi kazanmak yolu varken ve bu yola, kendimizin yönelmemiz mümkün iken, bu bilgileri; başkalarının düşüncelerinden ve türlü kimselerin yazdıkları yazılardan veya söyledikleri sözlerden öğrenmenin ne faydası vardır? Bu hareket tarzı; sanki hayatta: Gâh bir tarafa, gâh öte tarafa sapan, başkalarının izlerinde yürümekten ve kimin, hangi tarafa saptığını veya kimin yürürken durakladığını veyahut kimin yolunu şaşırdığını gözlemekten başka yapacak bir işimiz kalmadığını hatırlatmaz mı? Fakat hayır; ey insanlar! Etrafta, yanda yönde bulunan yollarda yürümekten vazgeçelim artık; asıl amaca doğru süratla koşalım! Eğer karşımızda, doğru ve sağlam temellere oturtulmuş aşikâr bir amaç varsa; neden, bu amaca ulaştıracak olan en doğru ve kestirme yolda yürümeyelim? Niçin, daha büyük bir istek ve şevkle, kendi gözlerimizi kullanacak yerde, başkalarının gözlerini kullanmağa devam edelim?

Bunun Sebebi Hatalı Metottur

25.   Okulların bize, eşya ve olayları; gerçekten başkalarının gözleriyle görmeği ve başkalarının akıllarıyla düşünmeği öğretmekte olduğuma dair deliller nelerdir diye sorulursa; derhal, bunların; bilimleri ve fenleri öğretmede kullanılan metotlar oldukları söylenebilir. Bu metotlar bize; bilgilerin kaynaklarını keşfederek, oralardan derecikler gibi akmakta olanları görüp öğrenmeği değil; sadece, yazarların ve bilginlerin kitaplarından akmakta olan bilgi dereciklerini bulmayı ve bu derecikler üzerinde, ters tarafa, yani; bilgilerin pınarlarına, öz kaynaklarına doğru yürümeği öğretmeğe çalışmaktadırlar. Ellerde bulunan hiçbir lügat kitabı (hiç olmazsa, benim tanıdıklarım ve bunlardan yalnız Polonya'lı Knapi'ninki müstesna — ki, bu lügatin tekniklerini de XXII. Bölümde göstereceğiz),bize; konuşmayı öğretmemekte ve olsa olsa ancak bir ibarenin çözümlenmesinde fayda sağlamaktadır. Bazı Gramer dersi kitapları da, gene bir ifadenin (cümlenin) nasıl teşkil edileceğini; bir cümlenin, Gramer yönünden nasıl çözümleneceğini öğretmekten ileri gidememektedir. Ve keza; hiçbir Sentaks kitabı; sanatkârane cümle veya ibarelerin nasıl teşkil edileceğini, ifadelerin nasıl çeşitlendirileceklerini ve türlü ifade sanatlarını öğretmez; sadece, ifade tarzlarının çeşitlerini ve şekillerini tanıtır. Fizik öğrenmede de böyledir: Hiç kimse; yalnız başkalarının anlatmasını ve açıklamalarını dinlemekle veya bazı deneyleri; öğretmenin nasıl yaptığını görmekle, fizik öğrenemez. Fizik öğrenmek için, Aristotel'in ve başkalarının kitaplarını okumağa da mecbur olur. Keza, 'hiç kimse; ihtiraslarını (tutkularını), İç kuvvetleri ile nasıl yeneceğini ve onlara, en iyi şekli vermek için, neleri yapmak lâzım geldiğini; sadece sözlerle öğrenemez; yani, ahlâk sahibi olmanın kurallarını, ahlâklılığın tarifini, ahlâk türlerini bilmekle de ahlâklı olmayı ve ahlâklı yaşamayı öğrenmiş sayılamaz. Bu hususlar, Tanrı'nın yardımıyla — bilimlerin ve fenlerin (san'atların) özel metotlarını izaha çalışacağımız — başka bir bölümde daha açık olarak anlatılacak ve eğer Tanrı kısmet ederse, Pansofiya bölümünde, bütün bu hususlar, çok daha açık bir tarzda aydınlatılmış olacaktır.


Zanaatçılar işlerini çok iyi yapıyorlar

26.   Ne acayiptir ki,  eskiler; bildiklerinden daha iyi bir şey yapmayı düşünmemişlerdir; iddiası, öteden beri ileri sürülmektedir. Fakat, bu iddiayı sık sık ileri süren yeni nesiller de, eskilerin hatalarını düzeltmek ve yeni yollar bulup göstermek için, uzun zamandan beri, hiçbir gayret sarf etmemişlerdir. Bu uğurdaki çalışmaların ve başarıların bu kadar ağır yürümesinin gerçek sebepleri; yeni nesillerin, işleri çok ağır tutmalarında ve yeniye doğru hamle yapacak bir gayret göstermemesinde toplanmaktadır. Bir dülgerin, bir binayı yıkarken, çırağına; yeni bir bina yapma san'atını öğrettiği görülmüş müdür? Hayır! Dülger, bina yapma san'atını, yalnız yeni bina yapılırken öğretir; hangi malzemenin tedarik edilmesi ve seçilmesi, her şeyin yerli yerine nasıl konulması, türlü işlerin nasıl yapılması, ağaçların ve kerestenin nasıl yontulması, nerelere nasıl yerleştirilmesi, nasıl takılıp takıştırılması lâzım geldiği hakkında bilgileri; bu işler yapılırken göstererek öğretir. Çünkü bir binanın nasıl yapıldığını, yani bina kurma san'atını bilen kimse için; bina yıkma işi, bir san'at olmaktan çıkar, alelade bir iş haline gelir; tıpkı, bir elbise dikmesini bilen için, elbiseyi sökmenin de bir san'at sayılamayacağı gibi! Ve nihayet; apaçık bir gerçektir ki, hiç kimse; dülgerliği, hiç bir zaman, ev yıkma esnasında veya terziliği, elbise sökmek suretiyle öğrenmiş değildir. Her iş alanında, ilkönce yapmak, yani yapma san'atı öğrenilmektedir.


Öğrenim görmüş insanların kendi öğrenimlerine karsı göstermiş oldukları ihmalden doğan ikili zarar


27.  
Ve gerçekten,  hâlâ metodun,  bu anlayışa uygun olacak tarzda düzeltilmiş olmaması yüzünden, okullarda ve öğretimde, gözle görülecek kadar aşikâr bazı hataların devam ettiği gorulmektedir. Bunların başlıcaları: 


1.  Birçok öğrencilerin — daha doğrusu, pek büyük bir öğrenci çokluğunun — öğrenimi ve öğretimi; sadece, bazı bilimlerle ilgili bir sürü kelimeleri, terimleri, bazı tarifleri ve kuralları ezberletmekten ibaret kalmaktadır ve öğrencilerin çoğu; okudukları bilimlere ve fenlere ait türlü kelimeleri, deyimleri ve tarifleri ezber söylemeğe muvaffak olmaktadırlar; fakat bunları, icabında ve yerli yerinde, başarı ile kullanamamaktadırlar.

2. Öğretim yolu ile kazandırılmak istenilen bilgiler; genel mahiyette olmadıkları için, hiç kimseye kendi kendine ilerlemek, bilgilerini kendi gayretleriyle genişletmek ve şümullendirmek hususunda yardım etmemektedir. Bugünkü öğretim, tersine olarak, ayrı ayrı cinsten olan, başka renklerde bulunan ve aralarında, hiçbir münasebet olmayan parçaları birbirine dikerek bunlardan sağlam, dayanıklı ve güzel bir elbise yapmak gayretine benzer. Böyle bir gayret, nasıl istenilen sonucu vermezse; birbiriyle bağlantısı olmayan bilgileri, ayrı parçalar halinde öğretmeğe yönelmiş bulunan bugünkü öğretim de, aynı başarısızlığa uğramaktadır, beklenilen sonuçları vermemektedir; öğretilen bilgiler dayanıklı ve devamlı olamamaktadır. Yazarların düşüncelerinden, ayrı cümleler halinde alınmış olan bilgiler; köylülerin, yeni bir ev yaptıkları zaman, bu evi kutlamak için, türlü renkte otlar, yeşillikler, çiçekler ve meyvelerle ve hatta kurdeleler ve çelenklerle süsledikleri ağaca benzer. Bütün bu süsler; ağacın kendi gövdesinden çıkmadığı, yani ağaca dışarıdan sarılarak, bağlanarak ve asılarak eklendiği için; büyüyüp çoğalamadıkları gibi, uzun zaman da tazeliklerini ve canlılıklarını muhafaza edemez ve devam ettiremezler. Bu tarzda süslenmiş bir ağaç; meyve vermediği gibi, üzerine sarılmış ve asılmış olan dallar ve yeşillikler de, pek çabuk kurur ve düşerler. Bugünkü Öğretimin gençlere vermek istediği bilgiler de böyledir, bir ağacın süsleri gibidir. Hâlbuki temelli öğrenim ve öğretim görmüş bir insan; kökleri toprak içinde olan, kendi köklerinin kuvveti ile toprağa iyice sarılmış ve dimdik duran ve bu sebepten, uzun yıllar boyunca (ve her-gün biraz daha fazla) büyüyüp serpilen, yeşeren, dal salan, çiçek açan ve meyve veren bir ağaca benzer.

Düzeltme.


28.   Bu açıkılamadan,  şu sonuç çıkarılabilir: İnsanlara(gençlere), öğrenmek istedikleri bilgileri; başkalarının kitaplarından ziyade, göklerden, tabiattan, meşe ve çam ağaçlarından v. s. gibi tabiî varlıklardan öğrenmeyi ve kendi gayretleriyle öğrenmenin yollarını öğretmeliyiz. Gençlere; başkalarının, eşya ve olaylar üzerinde yaptıkları gözlemlerden çıkardıkları sonuçlara ve kitaplarına yazdıkları bilgileri ezberletmekten ziyade; eşyayı, varlıkları ve olayları: kendi gayretleriyle, görerek ve inceleyerek öğrenme alışkanlığını kazandırmalıyız. Gençler, eğer bilgileri; başka kaynaklardan (başkalarının eserlerinden) değil de bizzat eşya ve olayların kendilerinden (orijinallerden) öğrenmeğe başlayacak olurlarsa, bu; insanların tekrar, eski bilginlerin yürümüş oldukları yollarda yürümeğe ve ilerlemeğe başladıklarını gösterir. Ancak, gençleri böyle bir yola sevk edebilmek için, öğretimde; aşağıdaki şartların birer kanun gibi uygulanması lâzımdır:

I.Her şey; eşyanın tabi olduğu sarsılmaz tabiat kanunlarına göre yürütülmelidir.

II. Gençlere, yalnız otoritelerin etkileri ve kaynakları yolu ile hiçbir şey öğretilmemelidir. Tersine olarak, onlara öğretilecek her şey; duyu organlarının yardımı ve aklın delâleti ile öğretilmelidir.

III. Öğretim; yalnız analitik metotlarla yapılmamalı; yani, hiçbir şey; yalnız analitik metot ile öğretilmemelidir; tersine olarak, her şey, tercihan, sentetik metot ile öğretilmeli; öğretimde daha çok sentetik metot uygulanmalıdır.

VI. PRENSİP

Her şey açık olarak parçalara bölünmelidir



29.   Tabiatta bulunan bir varlık; ne kadar çok yerde kullanılacaksa;  tabiat onu; o kadar çok niteliklerle ve çok bölümlü (bileşik) olarak teşkil etmiştir. Meselâ: Bir hayvanın vücudunda, ne kadar çok sayıda organ varsa, onun hareketleri de, o kadar çok çeşitlidir. Bu bakımdan ve hareketleriyle kıyaslandığı takdirde at; öküzden, kertenkeleden, salyangozdan v. s. den çok daha üstün yaradılıştadır. Kökleri, toprak içinde derinlere işlemiş ve yayılmış, dalları çok ve uzun olan bir ağaç da, daha sığ köklü olası bitkilerden çok daha kuvvetli ve çok: daha güzel görünüşlüdür.


Bu misal bize örnek olmalıdır


30.   
 Öğretim etkinliklerinde de, bu misal; örnek olarak alınmalıdır ve gençlerin öğretimi, mümkün olduğu kadar çok safhalara ayrılarak yürütülmeli ve bir konunun öğretilmesiyle ilgili çalışmaları, safhalara bölmek suretiyle yalnız öğretmenin değil, öğrencinin de neyi yaptığını, işin neresinde bulunduğunu açıkça anlaması sağlanmalıdır. Bundan başka, okullarda kullanılmakta olan bütün kitapların da, mümkün olduğu kadar, tabiatın bu hususta verdiği örneklere ve yukarıdaki öğretim kurallarına tıpatıp uyularak tertip edilmesine son derece dikkat edilmeli ve önem verilmelidir.


VII. PRENSİP

Her şey,  daimî hareket halinde ve ileri


31.  
Tabiat; daimî surette ileri gitmekte, hiçbir yerde durmamakta, bir defa başladığı bir işi bitirmeden yenisine başlamamakta, daha önce başlanmış işe devam etmekte, onu tamamlamakta ve bitirmektedir. Bir misal: Bir defa, bir canlıda bir döl teşekkül edince; bunda baş, ayaklar, kalp v.s. gibi organla yavaş yavaş gelişmeğe başlarlar ve gelişimlerini tamamlamağa devam ederler. Yere dikilmiş bir fidan da; daha ilk büyüme ve gelişme anlarından itibaren, çıkarmış olduğu eski dalları kendiliğinden atmaz; onlara da öz suyunu ihtimamla gönderir ve bu suretle, büyüyecek olan fidanın her sene, yeni yeni dallar salmasına ve gelişmesine yardım eder.



Bunu taklit etmek lazımdır


32.  
 Bu sebepten, okullarda da:



1. Bütün öğretim çalışmaları; öyle tertip edilmelidir ki, yeni bilgiler; daha önce benimsenmiş bilgiler yardımı ile öğretilmeli, yani önceki bilgiler; yeni bilgilere, bu yeni bilgiler de, daha sonra öğrenileceklere, sıra ile, temel vazifesi görecek tarzda tertiplenmeli ve birbirlerine bağlanarak kazandırılmış olmalıdır.

2. Anlatılan ve iyice anlaşılan her şey; öğrencilerin akıl ve muhakeme gayretleriyle de kuvvetlendirilerek belletilmelidir.


Zihin, ilk yaşlardan itibaren geliştirilmeli ve kuvvetlendirilmelidir


33.
Bu tabiî öğretim metodunda; daha önce öğrenilen her şeyin, daha sonra öğrenileceklere temel vazifesi görmesi gerektiğinden, yeni bilgiler öğretilir veya öğrenilirken; bunlarla ilgili bulunan bütün eski bilgilerin hatırlanması ve tekrarlanması icap etmektedir. Fakat, bir bilginin temelli bir şekilde, bir kimsenin, zihnine yerleştirilmesi için de, öğretilirken en iyi tarz ve vasıtalarla anlaşılmış olması; zihne ve belleğe, en uygun yollar ve" vasıtalarla yerleştirilmiş bulunması lâzımdır. Bu hususta Kvintilyan pek haklı olarak: "Her öğretim işi, belleğe dayanır. Bize, işittiklerimizin (veya okuduklarımızın) aklımızdan uçup gideceği, beyhude yere söylenmektedir." diyerek, belleğin, öğrenimdeki rolünü aşikâr bir tarzda belirtmiştir. Ludwig Vives de, aynı mealde, şunları söylemiştir: "Zihnin geliştirilmesi ve kuvvetlendirilmesi alıştırmalarına, ilk yaşlarda; yani zihin ve bellek, henüz gelişme başlangıcında iken teşebbüs edilmeli; bilgiler, tekrarla ve itina ile zihne ve belleğe yerleştirilmeğe çalışılmalıdır. Çünkü bu yaş; zorlukları hesaba katmaz; zorluklardan korkmaz. Bu sebepten, bu tarzdaki çalışmalar sayesinde, zihin ve bellek zorlanmadan, yorulmadan gelişip genişler ve son derece hassas bir alıcı haline gelir." (Bilimlerin öğretimi: Kitap 3.)


Bundan başka, "Hikmetlere Doğru" kitabının önsözünde, bu zat, şunları yazmaktadır: "Zihne, dinlenmek için vakit ve imkân verme! Çalışmaktan başta hiçbir şey, zihni hoşnut etmez ve kuvvetlendirmez! Zihne, her gün; bir şeyler vermeğe çalış! Zihne, ne kadar çok şey verirsen o; bunları, o kadar büyük bir sıhhat ve emniyetle muhafaza eder; fakat, zihne verilecek şeyler az olursa; zihnin, bunları belleme ve saklama kuvveti de o derece azalmış olur." Bu sözlerin, tamamıyla doğru söylenmiş olduğunu; tabiattan alınan misaller de ispat etmektedir: Bir ağaç, ne kadar çok su (nem) alırsa; o kadar çabuk ve kuvvetli büyür ve keza;  bir ağaç, ne kadar çabuk kuvvetli büyürse, o kadar çok su almış demektir. Hayvanda da böyledir: Eğer çok beslenir ve yediklerini iyi hazmederse, çabuk büyür; büyüdükçe de, daha çok yemek ister. Tabiatta bulunan bütün tabiî varlıklar (yaratıklar) da, hep bu prensibe göre büyürler. Bu husus dikkate alınırsa; çocukların ilk yaşlarını beyhude yere geçirmemek, onların zihinlerini işletmek lâzımdır. Ancak, bunun; akla uygun bir derecede olmasına dikkat edilmelidir. Çünkü çocukların zihinleri ve bellekleri üzerinde yapılacak bu dikkatli ve itinalı çalışmalarla kazandırılacak bilgiler, onları; en emin başarıya götürecek temeller vazifesi görecektir.


VIII. PRENSİP



Her şey sürekli bağlantı halinde olmalıdır


34. 
Tabiat; her şeyi, sürekli münasebetler ve bağlarla birbirine bağlamakta ve birleştirmektedir. Meselâ, tabiat; kuşu teşkil ederken, onun bir organını diğer biriyle;  bir kemiğini, diğer bir kemikle; bir sinirini, diğer bir sinirle v. s. ve böylece, bütün organlarını birbirleriyle münasebetli şekilde bağlamaktadır. Ağaçta da böyledir: Ağaç; köklerinden yukarı doğru ve köklere bağlı olan gövdeyi hasıl etmektedir ve gövde, köke bağlıdır. Gövdedeki tomurcuklardan dallar çıkmakta; bu dallardan, daha küçük dalcıklar hasıl olmaktadır. Bunların hepsi de, küçücük dalcıklar, yapraklar, çiçekler ve meyveler; hep tomurcuklardan ve tersine olarak da, meyvelerden (onların tohumlarından); tekrar kökler, gövdeler v.s. meydana gelmektedir. Şöyle ki; bir ağacın gövdesinden çıkmış yüzlerce ve binlerce dalları, yaprakları, çiçek ve meyveleri; aralarındaki sıkı ve daimî bağlılıkla aynı ağacı teşkil etmektedirler. Binada da böyledir: Sağlam ve dayanıklı bir bina yapmak icap edince, onun; ilkönce temelinin sağlam olması; duvarların, bu sağlam temel üzerine örülmesi; tabanın ve tavanların duvarlar üzerine oturtulması; kısa bir deyimle; en büyüğünden en küçüğüne kadar her şeyin, yalnız birbirleriyle çok iyi bağlantı halinde (imtizacetmiş) olması değil; aynı zamanda, birbirleriyle iyice birleşip kaynaşması da lâzımdır. Sağlam ve dayanıklı bir bina, ancak bu şartlar altında yapılmış olur.


Bu bağlılığın taklit edilmesi gerektir


35.  
 Bu misalden, şu sonuca varılabilir:



1. Hayatla ilgili bütün faaliyetler; bir tek genel kökten (asıldan) çıkacak ve her şey (cins cins), yerli yerinde bulunacak tarzda kısımlara bölünmeli ve, bunların bütünü, bir ansiklopedi teşkil etmelidir.

2. Öğrenilenlerin hepsi; aklın kabul edebileceği anlamlar ve delillerle açıklanıp ispat edilerek pekiştirilmeli; şüpheyi mucip olacak hiçbir şey bırakılmamalı ve kolay (çabuk) unutma yolları kapatılmalıdır. Aklın bulacağı ve öğretilenleri destekleyeceği deliller; konunun (bilgilerin) tazeliğini ve sağlamlığını devam ettiren, bilgileri dağılmaktan ve zihni, her türlü şüphelerden koruyan çiviler ve çengeller gibidir.

Sebeblere dayanarak öğretmek ne demektir?

36.   Her şeyi, aklın delilleriyle pekiştirmek demek; her şeyi, sebepler yardımıyla; yani bir şeyin, (bir olayın veya maddenin); yalnız nasıl meydana geldiğini göstermek yolu ile değil; fakat, niçin başka türlü olmadığını (başka türlü olmamasının sebeplerini) açıklamak suretiyle öğretmek demektir. Çünkü bir şeyi hakkıyla biliyorum demek için, onu; bütün şartları ve sebepleriyle birlikte öğrenmiş olmak lâzımdır. Gerçek öğrenme, budur! Meselâ; (totus populus) veya (cunctus populus?) yani; (Halkın hepsi mi, yoksa bütün halk mı?) demek doğrudur, sorusu öğretmene sorulsa; bu meseleyi açıklarken öğretmen; hiçbir sebep ve delil göstermeden, bu ifadenin "cunctus populus" şeklinin doğru olduğunu söylese; öğrenci, aynı anlama gelebilen; bu iki ibareden hangisinin daha doğru olduğunu kolayca -unutabilir; fakat, öğretmen eğer; (cunctus) kelimesinin (cuniueıctus) kelimesinin kısaltılmış bir şekli olduğunu ve bunun için de, bir şeyin tamamını anlatmak isteyince (totus) demek lâzım geldiğini; lâkin, (cunctus) kelimesinin ise, verilen misalde olduğu gibi, bir araya gelebilecek varlıklar hakkında kullanılması gerektiğini açıklasa; ben, burada; öğrencimin— eğer ahmak veya son derece geri zekâlı değilse — bu açıklamaya bağlı bulunan ifade şeklinin doğruluğunu unutabileceğine asla ihtimal veremem! Gramerle uğraşan dilciler de (mea refret, tua refret, eius refret v. s.) de, neden birimci ve ikinci şahıslarda ismin "denli hali; üçüncü şahısta ise isim tamlama hali kullanılır? Meselesini münakaşa etmekte ve böyle düşünmektedirler? Bu soruya cevap olarak:

Çünkü ''refret" kelimesi, burada; (resfert) fiilindeki "s"nin düşmesiyle kısaltılmıştır. Bunun için (mearesfert, tuaresfert, eiusres fert) yerime kısaltılmış olarak (mea refert, tua refert, eius refert) denilmektedir ve gene bunun içindir ki; (mea ve tua), ismin "denli hali" ile değil, yalın haliyle kullanılmaktadır; tarzındaki açıklamalarla, öğrencilerin meseleyi anlamaları ve zihinlerine sindirmeleri mümkün olur. (Görüldüğü gibi, burada yapılan hata şudur: (re), (refert) fiilinde (mea, tua, sua, mostra, vostra) gibi mülkiyet zamirlerinin "den hali" ile uyuşmaktadır.


Bu açıklamalarla biz; öğrencilerle, bütün kelimelerin asıllarını, yapılarını ve yapılışlarını; bilimler ve sanatlarla ilgili bütün kuralların asıllarını ve temellerini; bunların nasıl teşkil edildiklerini yani, kelimelerin hangi köklerden çıktıklarını, nasıl ve niçin şekil değiştirdiklerini göstermek suretiyle, daha açık ve kolay bir tarzda öğretmek istiyoruz. Buna lüzum görüyoruz, çünkü; bilimlerin ve fenlerin faydalandıkları esasları veyahut, koydukları kuralları, yalnız faraziyelerle ve akıl delaletiyle izah ederek öğretmeğe çalışmak yetmez; eşyanın ve olayların bizzat görülmesiyle, gözlem ve inceleme yolu ile de açıklanması, ispat edilmesi ve pekiştir ilmesi gerekir. Böyle hareket etmek; öğrencinin büyük bir hazla ve sevinçle çalışmasını sağlaya cağı gibi; çok temelli ve sağlam bir öğretmeğe de yol açtığı için, ayrıca faydalı olacaktır. Ve ayrıca; bu tarzda, yani gözlem ve inceleme suretiyle öğrenmek; öğrencilerin, eşyayı ve olayları kendi kendilerine, kendi istekleriyle ve severek öğrenmelerine imkân verecek ve öğrenilmiş maddeler (konular) veya olaylar delaletiyle de, diğer maddeleri, konuları veya olayları öğrenmenin yollarım onlara açmış bulunacaktır.

Sonuç

37.  
 Yukarıda yapılan açıklamadan anlaşılacağına göre: Okullarda her şey;   (bütün öğretim etkinlikleri) sebepleriyle birlikte aydınlatılarak ve sebeplere dayanılarak öğretilmelidir.


IX. PRENSİP

IX. Prensip: İç İle Dış Arasında Daimî Bir Oran Malıdır.


38.   Tabiat; ağacın kökü ile dalları arasında,  nitelik nicelik bakımından, daimî bir oran muhafaza etmektedir.

Bir ağacın toprak altındaki kökleri nasıl — kuvvetli veya zayıf — büyürse, onun toprak üstündeki dalları da, ne az ve ne fazla olmamak üzere, aynı oranda büyür ve gelişir. Böyle olması da gerekir; çünkü, eğer ağaç; yalnız toprak üstünde yükselerek büyümüş olsaydı,  toprak içindeki kökleri onu; dimdik tutamazdı. Ve eğer ağaç; yalnız kökleriyle toprağın içine ve derinliklerine doğru büyümüş olsaydı; bunun hiçbir faydası olmazdı; çünkü meyve veren ağacın kökleri değil; dallarıdır. Hayvanlarda da böyledir: Dış organlar, iç organlarla aynı oran ölçüsü içinde büyüyüp gelişmektedir. Eğer hayvanın iç organları iyi durumda ise, dış organları da aynı oramda iyi durumda bulunmaktadır.

Bu olayın taklit edilmesi gerekir.


39.    Öğretim işi de, tamamıyla böyle olmalıdır: Yani, öğrencinin; eşya ve varlıklar hakkında tam bilgi sahibi olabilmesi için, aklın ilkönce anlamayı, içyapısı ile sağlamasına,  aldığı bilgileri (etkileri)   işleyip geliştirmesine ve pekiştirmesine -çalışılmalıdır;  bundan sonra da; iç kök olan akıl ve muhakeme yardımıyla iyice anlaşılmış olan bilgilerin — ağacın kökleri dışında bulunan dalları ve yaprakları mesabesindeki — dış organlara ve bu organlarla yapılacak işlere yöneltilmesi; bilgilerin tesir alanlarının mümkün olduğu kadar genişletilmesi icabeder. Başka bir deyimle: Öğretim esnasında, öğrencilere: Bilgileri (düşünceleri), yalnız anlamaları değil; anladıklarını sözle ifade etmeleri ve yapılacak işlere uygulamaları; yani, öğrendiklerini pratik hayat işlerinde kullanmaları ve hayat işlerini yaparken de, bazı şeyleri öğrenmeleri; öğretilmelidir.

40.   Böylece:

  1. Her konu işlenirken ve ona ait bilgiler öğrencilere benimsetilmek istenirken; ileride, bu bilgilere nasıl bir uygulama alanı bulunacağı da düşünülmelidir ki; herhangi bir bilgi, beyhude yere öğretilmiş olmasın!

  2. Bütün öğrenmiş ve benimsenmiş olanların.— sırf ezberlenmiş bilgiler durumunda kalmamaları için — icabında, başkalarına da, tertipli bir tarzda anlatılmaları ve aktarılmaları lâzımdır.

    Bu lüzumu belirten şu sözler, çok doğru söylenmiştir: "Senin neleri öğrendiğini ve bildiğini başkaları bilmezse; o bilgilerin hiçbir değeri kalmaz!" Bu sözlerden, şu mâna da çıkarılabilir: Kendisinden kollar ve derecikler hasıl olmayacak, yani başkalarına faydası dokunmayacak hiçbir bilgi pınarını keşfetmemeliyiz! Bu hususlar, aşağıdaki prensipte açıklanacaktır.

  3. 
X. PRENSİP

X. Prensip: Her şey, daimî alıştırmalarla öğretilmelidir


41.   Tabiatta her şey, devamlı hareket sayesinde  ve etkinlik yardımı ile mahsul vermekte ve kuvvetlenmektedir.

Meselâ; kuluçka kuş; yumurtaları üzerinde yatmakla, yalnız onları ısıtmağa çalışmamakta; aynı zamanda, yumurtaların her tarafı aynı derecede ısınsın diye, onları her gün çevirmektedir. (Bu; evlerde kuluçka yatan kazda, tavuklarda, güvercinlerde kolayca görülmektedir.) Yumurtalardan civcivler çıktıktan sonra da, tamamıyla kuvvetlenip kendi kendilerini idare edecekleri zamana kadar, ana kuş (kuluçka); bu civcivleri, devamlı surette hareket etmeğe, gezdirmeğe, gagalarını açmağa, kanatlarını çırpmağa, koşmağa, hatta uçmağa alıştırmak için, türlü çarelere başvurmaktadır. Keza; bir ağaç, rüzgârın tesiriyle ne kadar çok sallanırsa, o kadar çabuk büyür, o kadar çok derinlere kök salar. Bütün bitkilerin de; yağmur, dolu, gök gürlemesi ve şimşek çıkması gibi tesirlere, karşı koyabilecek bir dayanıklıkta bulunmaları, onların gelişmeleri bakımından faydalıdır. Bu sebeptendir ki; rüzgârlara ve fırtınalara açık bulunan bölgelerde, daha sağlam ve dayanıklı ağaçlar yetişir; demişlerdir.

Mekanik taklit


42.   Bir inşaat ustası da, yaptığı binanın; güneş ve rüzgârlar vasıtasıyla kuruyup daha sağlam bir hale geldiğini bilir; bir demirci ustası da, bir demiri daha dayanıklı hale getirmek yani, çelikleştirmek için; birkaç kere ateşe koyup ısıttıktan sonra, her defasında, ayrı ayrı suya batırmakta ve böylece, demiri; arka arkaya hem sıcağın ve hem de soğuğum tesiri altında sık sık yumuşatıp sertleştirmek suretiyle dayanıklı bir hale getirmektedir.

Okul işleri içinde örneği,   tabiattan almak lazımdır



43.   Bu misalden şu sonuçlara varılabilir: Öğretimde, mümkün olduğu kadar çok sık sık ve maksada uygun bir tarzda tertiplenmiş tekrarlara ve alıştırmalara yer verilmedikçe; temelli bilgi kazandırmak mümkün olamaz. Fakat, alıştırmalarda en iyi tarzın ve tekniğin hangisi olduğu araştırılacak olursa, buna; canlı bir organizmanın beslenmek için yaptığı: Besini kendisine çekmek ve almak, onu sindirmek ve organlarına dağıtmak için yaptığı hareketler; bize pekâlâ öğretebilir. Meselâ; hayvanda (bitkilerde de) her organ; sindirilmeğe elverişli bir besin ister; beslenmek ve büyümek için bu besini alır, sindirir; sindirdiklerinin bir kısmını kendisinde alıkoyar; asıl besleyici maddeler taşıyan bu kısmı; bütün vücudunu beslemeğe yardım edecek olan en yakın organlara aktarır. (Çünkü, her organ; kendisine de aynı tarzda yardım edilsin diye) aldıklarını, komşu organlara da verir; böylece, bütün organizma beslenmiş olur.  Bu misale bakarak:

  1. Kendisi için en lüzumlu olan manevi besini (bilgileri) aramayı, almayı (kendisine çekmeği);

  2. Aldığı (bulduğu) bilgileri çiğnemeği ve sindirmeği;

  3. Sindirilmiş besinlerden (bilgilerden) asıl besleyici maddeleri (temel bilgileri) ayırıp kendisinde alıkoymayı ve başkalarına aktarmayı bilenler; daimî surette bilgilerini artırmış olabilirler; demek icabeder.

Büyük bilgin olmanın sırrı; çok sormak, iyi hatırlamak ve çok çalışmaktır

44.   Bu üç istek, herkesçe bilinen şu Lâtince kıt'a ile edilmiştir:

Çok sorarak öğrenirse öğrenci;

Öğrendiği bilgileri unutmazsa;

Olabilir öğretmenden de bilgili!

Soru sormak demek; bilmediğin birşey hakkında, öğretmenin veya başka bir kimsenin bilgisine veya bilmediğin konu hakkında bir kitabın verdiği bilgilere başvurmak demektir. Soru sormak suretiyle elde ettiği bilgileri, kendinde alıkoymak (bellemek) demek; anlaşılan ve öğrenilen bilgileri belleğe geçirmek, belleğe nakşetmek demektir. (Buna lüzum vardır; çünkü bu hususta maalesef, pek az kimseler; öğrendikleri her şeyi belleklerinde muhafaza edecek kadar kuvvetli bir ezberleme yetisine sahip olmanın bahtiyarlığına erişmiş durumdadır), Öğrenmek demek; bütün benimsediklerini ve aklında tuttuklarını, dinlemek isteyen arkadaşlarına veya herhangi bir kimseye, tekrar anlatmak demektir. Bunlardan ilk iki maharet (bilgi öğrenmek ve ezberlemek); okullarda çok tanınan öğretme tarzlarıdır. Fakat üçüncüsü (bilgileri başkalarına aktarmak) mahareti; okullarda yapılmakta olan öğretim için, son derece faydalı olduğu halde, henüz; yeteri kadar tanınmış ve ele alınmış değildir. Halbuki, bu maharetin kazandırılması çok lüzumludur ve bu hususta şu doğru söz de söylenmiştir: "Başkalarına bir şey öğreten kimse; öğrettiğini daha iyi öğrenmiş olur.*' Bu; doğrudur, çünkü bir kimse; bildiklerini başkalarına öğretirken, daha önce benimsediği bu bilgileri tekrarlamak suretiyle belleğinde daha çok pekiştirip derinleştirdiği gibi, konusuna daha derin ve temelli bir sekilide girmek fırsatını da bulmuş olmaktadır. Bu ciheti dikkate alan (Yoakim Fortius); kendi hayatından bahsederek öğrendikleri bilgilerin veya okuduklarının pek çoğunun bir ay içinde aklından çıkıp rüzgâr gibi uçtuklarını; fakat, başkalarına Öğrettiklerini, elinin beş parmağı gibi; gayet iyi, açık ve eksiksiz olarak hatırladığını ve bu bilgileri, ölüm den başka hiçbir kuvvetin zihninden çıkarıp atamayacağını söylemekte ve kendi tecrübesine dayanarak, büyük başarılar elde etmek istiysen öğrencilerine: Öğrendiklerini her gün tekrarlamak için, dinleyici öğrenciler bulmalarını ve icap ederse, bu hususta, paraca fedakârlık yapmaktan dahi çekinmemelerini tavsiye etmektedir. Bu hususta Fortius; "derslerini, söyleyeceklerini ve öğreteceklerini dinlemek isteyecek kimseler bulabilmek, yani; kendi ilerlemeni sağlamak; her türlü menfaatleri ve rahatlıkları feda etmeğe kat kat değer!" demektedir.

Bu isteği okula nasıl uygulamalı?


45.   Eğer, her sınıf öğretmeni; bu çok üstün değerde olan çalışma tarzını, en uygun alıştırmalar tertiplemek suretiyle öğrencilerine uygulatacak olursa; bu tavsiye, hiç şüphesiz; hem kolayca icra mevkiine konulmuş ve hem de, birçok kimselere faydalar sağlamış bulunur. Bunun için öğretmen; her derste öğrenilecek ders konusunu kısaca söylemeli; metindeki kelimelerin anlamlarını açıklamalı; öğrenilenlerin nerelerde kullanılabileceklerini açık bir tarzda göstererek ve yaparak izah etmeli; bundan sonra, bir öğrenciyi kaldırarak ona; kendisinin bütün acılattıklarını, gösterdiklerini ve yaptıklarını (sanki diğer Öğrencilerin öğretmeni imiş gibi), aynı sıraya göre anlatmasını ve yapmasını istemeli; daha sonra, ona; söylenmiş kuralları ve misalleri, aynı kelimelerle tekrarlatmalı; gösterilmiş ve yapılmış şeyleri aynen yaptırmalıdır. Eğer Öğrenci, bir yerde yanılacak olursa; hatasını hemen düzeltmelidir. Bundan sonra öğretmen, diğer bir Öğrenciyi kaldırmalı; ona da aynı şeyleri tekrarlatıp yaptırmalı ve bu esnada; öteki öğrencilerin dikkatle dinlemelerini sağlamalıdır. Böylece; üçüncü, dördüncü öğrencileri, bir sözle: İstediği kadar öğrenciyi kaldırıp dersi, bütün öğrencilerin doğru olarak anladıklarıma ve başkalarına, tekrar ve yeni bir ders olarak anlatabileceklerine kanaat getirinceye kadar, bu tekrarlara devam etmelidir. Ben, burada: hangi öğrencilerin daha önce — dersi anlatmağa — kaldırılması lâzım geldiği hususunda, kesin olarak belirtilmiş bir sıraya göre hareket edilmesini tavsiye edecek değilim. Bu çalışma ile güdülen amaç; daha zayıf olan öğrencilerin, kendilerinden önceki arkadaşlarının, tekrar tekrar anlattıklarını anlatmalarından ve bazı işleri onlara yaptırmakla takviye edilmelerinden ve daha kuvvetlilerin izlerinden yürümelerinin sağlanmasından ibarettir.

Bu tarzda tertiplenmiş alıştırmaların sağlayacağı fayda.

46.    Bu tarzda tertiplenmiş ve yanılmış alıştırmalar; aşağıda, beş noktada sayılan faydaları sağlayacaktır:

  1. Öğrenciler, devamlı surette dikkat etmeğe mecbur olacaklardır. Çünkü; her an, her öğrenci; verilmiş bir dersi tekrar etmek için kaldırılmak ihtimaliyle karşı karşıya bulunduğunu düşünecek ve anlatılan bir şeyi kaçırmamak için, (dikkat ederken; hem kendisi ve hem de arkadaşları hesabına, ses çıkarmadan oturarak kulak kesilecektir.  Birkaç senelik bir denemenin vereceği alışkanlık ile takviye edilmiş böyle canlı bir dikkat ve ilgi; gençleri, okuldaki işlerden başka, hayat olaylarına karşı da, son derece uyanık bir duruma getirmiş bulunacaktır.

  2. Öğretmen; anlattıklarının bütün öğrenciler tarafından doğru olarak ve iyice anlaşıldığına, daha tam bir kanaat getirmiş olacaktır. Ayrıca, Öğrencilerin anlamadıkları hususları da görecek; bunları düzeltmek veya tamamlamak suretiyle, öğrencilerinin daha çok faydalanmalarını sağlayacağı gibi, kendisi de, bu durumdan faydalanmış bulunacaktır.

  3. III. Aynı ders (aynı bilgiler)  birkaç kere tekrarlanınca, onları; en zayıf öğrenciler dahi anlayacaklar; böylelikle, bu öğrenciler de, diğer arkadaşlarıyla beraber ilerlemek durumuna gelecekler; daha zeki ve istidatlı olan öğrenciler ise; kendi bildiklerinin doğrulandığını görmek suretiyle, dersi iyi anlamış olmaktan büyük bir haz duyacaklardır.

  4. Sınıfta, birkaç kere üst üste tekrarlanmak suretiyle öğrenciler; yeni dersi, evlerinde kendi kendilerine yapacakları sürekli ve zorlu çalışmalarla tekrarlardan çok daha kolay ve daha çabuk öğrenmiş olacaklardır. Ayrıca; sınıfta tekrarlanmak suretiyle anlaşılan dersi, öğrenciler; evlerinde, akşam veya sabahleyin, bir kere de kendileri okuyacak olurlarsa; oyunlar ve şakalaşmalar sırasında ve keza dershanede yapılan ve evde de tekrarlanan çalışmalar sonunda, bilgilerin (ders konularının), çok temelli bir tarzda belleklerine yerleştiğini görmüş ve anlamış bulunacaklardır.

  5. Bu tarzda yapılan çalışmalar ve alıştırmalarla, çok kere Öğrenci; arkadaşlarına ders veriyormuş gibi bir duruma da kendini intibak ettirmek zorunda kalacaktır. Bu durum, öğrenmeğe karşı öğrencinin zihninde canlı bir uyanıklık ve hattâ, kuvvetli bir ihtiras yaratacak; bu uyanıklık ve ihtiras da, öğrenciye; öğrendiklerini; başkalarına serbestçe anlatmak ve bir topluluk karşısında konuşmak cesaretini kazandıracaktır ki; bundan, genç; hayatta, pek büyük faydalar elde etmiş olacaktır.

Okul dışında öğretme alıştırmaları

 47. Öğrenciler,  okul dışında, arkadaşlarıyla bir arada bulunur veyahut, gezerken de; öğrendiklerini tekrarlamağa; bunları, en yakın veya daha eski derslerde kazandıkları bilgilerle kıyaslamağa veya, karşılaştıkları — büsbütün yeni — bir olayı ve meseleyi, kendi kendilerine çözüp öğrenmeğe de alıştırmalıdırlar. Bunun için, birkaç öğrenci bir araya geldiği zaman, öğretmen vazifesini görmek ve konuşmaları idare etmek için (kur'a ile veya oy vermek suretiyle) aralarından birini seçmelidirler. (Kılavuzluk yapmak ve konuşmaları idare etmek için, arkadaşları tarafından vazifelendirilen öğrenci; bu işi kabul etmez veya reddederse; bu öğrencinin ciddî surette cezalandırılması lâzımdır. Çünkü, başkalarına öğretmek veya, başkalarından Öğrenmek gibi fırsatlardan hiçbir öğreticinin kaçınmaması gerektiği gibi, bilhassa, bu gibi fırsatları, her öğrencinin araştırması; mutlak surette istenilmelidir.

Bilgilerini ve düşüncelerini yazı ile ifade etme alıştırmaları meselesi de (ki bu da; Öğrenilenlerin unutulmaması ve uzun zaman bellekte muhafaza edilmesi ve başarı sağlaması için gerçek bir yardımcı vasıtadır); Halk okullarıyla klâsik okulların izah edileceği 27. ve 28. bölümlerde incelenecektir.

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
20° 24° 14°
Saat