Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam42
Toplam Ziyaret393890

Felsefe bölümlerine ilahiyatçı sızıntısı

Prof. Dr. Uluğ Nutku

 

Son iki yıldır felsefe bölümlerine musallat olan ilahiyatçılara akademik kadrolar ulufe olarak dağıtılıyor. Bölüm başkanlarının “ilahi” olmalarına ihtimam gösterildiği bir “ilahi komedi” sahneye konuldu. Dante kusura bakmasın ama bu ad gerçekten yakışıklı.

 

Galiba Türkiye postmodernleşti: “Her şey olur, her şey geçerli” ilkesi türbanlı başörtüden besmeleli bilime kadar cirit alanı buldu. Bunun arkasındaki siyasal oyunlar hiç de gizli değil ve gittikçe daha açık oynanıyor. Tarikatlar devlet mevkilerine sızmada becerilerini geliştiriyorlar, özellikle eleştirilere cevap vermeyen, sinsi çalışan Fethullahçılar. Bunlar ABD’nin Türkiye’de ‘Ilımlı İslam’ projesinin maşaları. Yazıda bu bilinen gerçeği değil, toplumun büyük çoğunluğunun bilmediği ama öğrenmek zorunda olduğu başka bir gerçeği ele alıyorum: İlahiyatçının felsefeyi hiçbir zaman anlayamayacağı gerçeği.

Felsefi düşünebilmek için verilmiş kültürün bütün yargılarının dışına çıkmak gerekir. Verilmiş, mevcut, gelenekle gelen kültür daima din çerçevelidir. Dinden getirilen bir yığın kavram yeni kuşakların zihinlerine sorgusuz sualsiz sokulmaktadır. İlahiyat, ne kadar incelse de, bu kavramların içeriklerini değiştiremez. Örneği, ‘vahiy’ olayının çok eski zamanlardan gelen tarihsel bir gelenek olduğunu hangi ilahiyatçı kabul edebilir? Bu sınıra vardığında şöyle diyecektir: vahiy özel bir bilgi çeşididir ve seçilmiş kimselere iletilir. Halbuki böyle bir bilgi yoktur, sadece “öyle olduğuna inanç” vardır.

Felsefe boş inançları teşhir eder, eleştirir, eğitimden kovar. Felsefenin 2600 yıllık geleneği, siyasal baskıların özürcüsü olan boş inançlara karşı mücadeleyle geçmiştir. Mücadele bizim gündemimize de girdi; girmeseydi daha sürüklenecektik. Toplumumuzun çoğunluğu çürük inançlarla hesaplaşmaya giremediğinden, Cumhuriyetin ilk iki kuşağından sonra dini siyasete alet edenlerin baskılarına boyun eğdi. Felsefenin karşıt kültürü dinciliğin hedefi oldu. Osmanlı’daki gibi fetva fermanın özürcüsü oldu. Bu yüzden bizde işkenceciliğe, keyfi tutuklamalara karşı cesaretle konuşacak bir din kişisi ortaya çıkamıyor.

Dünyanın hiçbir yerinde bir ilahiyatçı bir felsefe bölümünde çalışmaya kalkışmaz, kalkışırsa rezil olur. Zaten aklına bile gelmez. Bizde ise uyduruk akademik gerekçelerle doluşmuş durumdalar. Bunlar bizim özel üniversitelerimizdeki felsefe bölümlerine yanaşamıyorlar; 1992 sonrası, özellikle de bu yıl kurulan devlet üniversitelerindeki kadrolara göz koyuyorlar; çünkü bilimsel ürüne değer veren bölümlerde foyaları pek çabuk meydana çıkar.

‘Manevi değerler’ safsatası bizim gibi bilime kapalı toplumlarda pek çabuk revaç bulur. Tereddüdü olanlar için bildiğim iki olayı anlatayım. Ama önce başka bir konuya girerek bilimsel düşünmekten ne kadar aciz düştüğümüzü göstereyim. Üniversitelere rasgele ad konulmaz. Hele gelip geçici siyasetçilerin - bunlar başbakan, cumhurbaşkanı da olsalar - adları hiç konulmaz.

İki şart vardır. Birincisi bir devletin kurucusu olmaktır. O halde yalnız Atatürk’ün adı bir üniversiteye verilebilir ve verilmiştir. Diğerleri hem yanlıştır hem de üniversiter geleneğe aykırıdır. İkincisi, bütün insanlığa hizmet ölçeğinde kişi adı üniversiteye verilebilir, Lomonosov Üniversitesi gibi. Üniversite, bulunduğu şehrin adını alır. Öyleyse, Adnan Menderes, Celal Bayar, Süleyman Demirel, hatta İnönü gibi üniversite adları olamaz.

Örnek olay Isparta Üniversitesi’nden: İki genç felsefeci oradaki bölümün kurucusudur ve olağanüstü çabayla düzeyi yükseltmişlerdir. Mevcut rektör, yeniden rektör seçilmek ister ki, bu normal ama sonrası anormal. Oy toplamak için dolaşırken bir pazara uğrar. Pazarda çoğu ilahiyatçı kalabalık bir grup ona bir şart koşar: İlahiyat fakültesinden birisini felsefe bölümü başkanı olarak atayacak. Kabul eder, bölüm başkanını çağırır, durumu ona anlatır, tekrar rektör olduktan sonra onu başka bir göreve atayacağına söz verir. Gençler ya korkudan ya da saflıktan “peki” der. Yapmaları gereken, rektör hakkında hemen akademik hukuku işletmekti. Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunmaları da gerekirdi.

Bir ilahiyatçı felsefe bölümü başkanlığına böylece getirilir. Rektör oyları alır, yeniden seçilir ve bölümde bekleme başlar. Ama çıt yok. Bir süre sonra rektöre sorarlar: Onu başka yerde görevlendirecektiniz, ne oldu? Cevap: Vazgeçtim, isterseniz siz kendinize başka yer arayın. Rektör bununla da yetinmez. Bölüm kurucularından birisini İlahiyat, diğerini Güzel Sanatlar fakültelerine sürer (takıyyesi: görevlendirir). Bölüm başkanı zat yazılarının listesini bölümün internet sayfasına koymuş. Anlaşılan bir takıntısı var, kafayı Tanrı’nın varlığıyla bozmuş. Tanrı bilgisi vermeye çalışıyor. Burada bir çelişkinin farkında değil; sadece o değil, hiçbirisi farkında değil.  Tanrı kavramı ancak felsefi kavramlar altında, insanın aşmaca kurgular oluşturma eğilimini inceleyen kavramlar altında, incelenebilir. İlahi’ye eklenen “-yat”, Batı dillerinde de theos’a (Tanrı) eklenen –loji, bu uğraşın bir bilim olduğu izlenimi uyandırır, ama bilimle ilgisi yoktur. Tanrı hakkında bilim olmaz; olsaydı evreni nasıl yarattığına dair asgari bir neden-etki bağı bilimce gösterilebilirdi. ‘Din felsefesi’ diye bir şey de olmaz. Dinin, olsa olsa, sübjektif kaynaklı bir dünya ve insan görüşü olur. Tanrı’nın aranacağı ve bulunacağı yer insan zihnidir.

Bu zat bir iki filozofu makale başlığına koymuş, ama gene din kaygılarıyla. Bunlardan vazgeçsin, yapamaz. Hiçbir ilahiyatçı felsefeyi anlayamaz; anlaması için din kavramlarının kuşatmasını kırmalı, felsefenin toplumsal bilinci geliştirici karşıt kültürünü temsil edebilmeli ve hepsinden önemlisi ‘vahiy’in sadece bir inanç geleneği olduğunu öğrenmelidir.

Bir takıyye olayı da son iki yıl ders verdiğim Cumhuriyet Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde oldu. Bu bölümü 2000’de kurmuştum. Yaş sınırlamasından emekli olduktan sonra daha 3.5 yıl dışarıdan ders verdim. Bölümün öğretim kadrosu oluştu, ayrıldım. O zaman rektör olan sayın Prof. Dr. Mehmet Bakır ve dekan olan sayın Prof. Dr. Dursun Saraydın’ı iki yıl önce ziyarete gittiğimde ders vermemi istediler. Kısa süre sonra başka bir rektör atandı; o da dekanlarını atadı. Takıyyecilikle adam kollama başladı. Bizim bölüme de yeniyetme bir ilahiyatçı sokuşturuldu. İdari görevim olsaydı kesinlikle engellerdim.

Üniversitelerdeki olumsuz durumu genel bir bakış altında Yeni Adana gazetesine, Bilim ve Ütopya dergisine yazdım, yayımlandı. Atamalarda akademik jüriler titizce oluşturulmalı. Bir fakülte içinden birkaç kişinin kararına bırakılmamalı. Köklü üniversitelerin ilgili bölümlerinden uzmanlar jüri üyesi olmalı. Doçentliğe yükseltilmedeki gibi bir jüri olsaydı, ilahiyatçı aday kapıdan dönerdi. Öğrencilere ne büyük haksızlık edildiğini düşünebiliyor musunuz?

Bütün bunlar bilimin hakkını vermekle yükümlü laik devlette nasıl olur? Laik devlet kendisinden bekleneni veremezse elbette olur. Olumsuza rıza göstermenin birilerinin çıkarına birçok nedeni sayıp dökülebilir. Benim saptadığım birincil önemdeki nedenler eski geçmişten geliyor: üniversiteyi medreseye döndürmek; toplumu bilime yabancılaştırmak; felsefeyi din kılıklı siyasetin hizmetine sokmak, gençliği abesle iştigal ettirmek. Bir rektörün, az oy almasına rağmen yukarıdan atandıktan sonraki ilk sözü her şeyi özetler: “Çok sessiz toplum olalım.”

*Prof. Dr. Uluğ Nutku’nun bulunduğu görevler: İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü 1967-90; Çukurova Üniversitesi Felsefe Grubu Eğitimi Bölümü 1990-94; Mersin Üniversitesi Felsefe Bölümü 1994-99; Cumhuriyet Üniversitesi Felsefe Bölümü 2000-2005.


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat