Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret393891

Türklerin Simbiyotik Tarihi

Osmanlı döneminde Şile’nin Doğancılı köyü halkı İstanbul’a mangal kömürü gönderiyordu. Köy onunla geçinirdi. Mangal kömürü yapmak görece zahmetsiz bir iştir. Ormanlık bir alanda ağaçlar kesilir ve toprakta açılan çukurlara istif edilir. Ve ateşte yavaş yavaş yanarak kömüre dönüşürler. Gerçi bu köyde eşimin büyük babası sultan kayıklarını boyayan bir zanaatkârdı.

 

Orhan Bey’in karısı Nilüfer (Nenuphar), Kanuni’nin sevgili karısı Hürrem sultandır. Mahmut Paşa bir Bizanslı asilzade, Sokollu ve Rüstem Paşa Slav, Barbaros bir Kuzey Afrika Berberisi, Kılıç Ali Paşa bir İtalyan gemicisidir.

 

Doğancılı’nın yanında vaktiyle bir Rum köyü vardı. Rum köylüler tarımla uğraşırlar; domates, patates, salatalık, fasulye türü sebzeler yetiştirirler, ve komşu Türk köyüne onu satarlarmış. Doğancılı’nın bir Türkmen köyü olduğu anlaşılıyor. Sonradan ’93 savaşında Doğu Anadolu’nun Lazları da Doğancılı’ya gelip yerleşmişlerdi. Onlar balıkçılıkla uğraşıyorlardı. Türk köyü ile Rum köyü mallarını birbirlerine satarlar, bir çeşit takas ekonomisi içinde yaşarlardı.

Yetmişli yıllarda Türk köylüler hâlâ doğru dürüst bahçecilik yapamıyor ve kömürcülükle geçiniyorlardı. Rize’den gelen Laz denizcilerin bir bölümü Boğaz köylerine, bu arada Anadolukavağı’na ve Anadoluhisarı’na yerleşmişler ve hâlâ kış aylarında Karadeniz’de balıkçılık yapıyorlardı.

Doğancılı’nın köylüleri ile o tarihlerde konuştuğumuzu anımsıyorum. Hükümet köylülere ahır yaptıkları zaman ucuz kredi ile yabancı damızlık süt inekleri veriyordu. Köylüler inek damı yapmak ve süt yerine kömürcülüğü daha kolay olduğu için yeğliyorlardı.

Biz eşimin akrabalarına inek ahırı yapmalarını ve İstanbul’a süt satmayı ve bahçecilik yapmayı teklif ettiğimiz zaman pek taraftar olmamışlardı. Rumlar gitmeden yaptıkları kömürcülük onlara daha kolay geliyordu. Polonez Köy’ün Polonyalıları İstanbul’a süt, yağ, peynir, yumurta, yoğurt sağlarken, Doğancılı mangal kömürüne sadık kalmıştı. Kadınlar da yemeni yaparlardı.

Bu Osmanlı döneminde halkların simbiyotik (birlikte yaşamın yararlı ortaklığı) yaşamıdır. Osmanlı Anadolu’sunun çoğunluğu köylerde yaşayan halkının göçerlikten yerleşikliğe geçen grupları, Hıristiyan köylerinin binlerce yıllık tarım ve inşaat gelenekleri öğrenmişler, fakat hayvan yetiştiriciliğini bırakmamıştı.

Ege’de Hıristiyan köylüler üzüm ve zeytin yetiştirirler, Türkler hayvancılık ve orman ürünleri toplayarak yaşarlardı. Kuşkusuz yüzlerce yıl yan yana yaşayan köylerin Türk olanları da zamanla inşaat ve bağcılık gibi teknikleri de öğrenmişlerdi. Selçuklu çağında kentlerde daha çok Hıristiyanlar vardı. Türk göçerler sürüleriyle yaylalarda yaşarlar, Hıristiyanlarla takas yaparlardı. Zamanla Doğu’dan gelen Türk, İranlı kentliler ve köylüler Anadolu göçerinin de köylere ve kasabalara yerleşmesine önayak olmuşlardır.

 

TEMEL MEKANİZMA

Bu düzen Anadolu yerleşme tarihinin temel mekanizmasıdır. Buna ek olarak Osman Bey’in gazilerine söylediği ve bizim âşık Paşazade’den öğrendiğimiz gibi, fethedilen köy, kasaba ve kentlerde, öldürülen ve esir alınan yerli erkeklerin karıları da gazilere evleriyle birlikte verilirdi. Selçuklu döneminde kentlerde Türkmen baba ve Hıristiyan anadan olan Bizanslıların mixovarvaroi (barbarla karışık, yarı barbar) dedikleri halk oldukça büyük bir grup oluştururdu.

Örneğin Konya’da büyük bir mixovarvaroi halk yaşıyordu. Selçuklu emirleri Hıristiyan nüfusun genç, güçlü ve güzel çocuklarını da alıp Müslüman yapar, önce köle olarak kullanır, sonra yanında güvenilir olduğuna kanaat edince büyük görevlere getirir, onlara Arapça, Farsça, Türkçe adlar takarlardı. Selçuk döneminin Mübarüzeddin Behram Şah, Celaleddin Karatay gibi ünlü emirleri Hıristiyan dönmesidir.

Bu sistem Osmanlılarda devşirme adı altında sistemleşmiş ve Osmanlı devletinin yeniçerisi ve Enderun’dan yetişen bürokrasisi ve hepsi askeri adı taşıyan dönme sınıfı memurlarıyla devletin 19. yüzyıla değin yeniçeri neferinden sadrazamına kadar belkemiğini oluşturmuştur. Buna İran ve Arap ülkelerinden gelen din görevlilerini de eklerseniz Osmanlı toplumu hakkında bir fikriniz olur.

Türklerin tarihi Çin’den Balkanlar’a, Mezopotamya’dan Cezayir’e kadar bu simbiyotik tarihtir. Orhan Bey’in karısı Nilüfer (Nenuphar), Kanuni’nin sevgili karısı Hürrem sultandır. Mahmut Paşa bir Bizanslı asilzade, Sokollu ve Rüstem Paşa Slav, Barbaros bir Kuzey Afrika Berberisi, Kılıç Ali Paşa bir İtalyan gemicisidir.

Bu anlaşılmazsa Osmanlı tarihi de anlaşılmaz. Aslında bu göçer Türklerin en büyük insanlık özelliklerinden biridir. Avrupalıların dünyayı fetihlerinde yerli halkla karışması söz konusu olmamıştı. Onun için Türkler sömürgeci olmamışlardır. Annemin amcasının dört karısından biri yaşlı Yemenli bir kara kadındı. Ve benim hep amca dediğim kahverengi kuzenlerim vardı. Yemen’den gelenle Kafkasya’dan gelenin ya da Buhara’dan gelenin renkleri ve fizyonomileri ne kadar farklı olursa olsun onlara yabancılık duyduğumu hatırlamıyorum.

Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük gücü Türklerin savaşçı olmaları kadar, sistemin sömürge zihniyeti olmadan çalışmasına dayalıydı. Bir Hıristiyan Arap Amerikalı olan Edward Said’in ‘Culture and Imperialism’ adlı yapıtında çok iyi tanımlanan Batı emperyalizmi, Osmanlı’da yoktur. Ne yazık ki Said Batılı emperyalistlerin gerçek bir ayrıcalık karakteri taşıyan emperyalizmini Türklerin sistemi ile karşılaştıracak kadar Türklere sempati beslemiyordu.

Sevgili okuyucular,

Bu tarihten bir hisse çıkarabiliriz:

1. Göçer Türkler İskender, Makedonyalılar ya da Moğollar gibi kan dökücü değillerdi;

2. Türkler yerleşik toplumlarla kaynaşmışlardır;

3. Türkler bu ortak yaşamın sağladığı uyum ve öğrenme sürecinde yerleşik yaşam tekniklerini öğrendiler;

4. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nu uzun süre yaşatan mekanizmadır. Selçuklu ve Osmanlı çağlarında büyük bir yerleşiklik gösterisi olan mimari bu uyumun yaratıcı aşamasının en büyük gösterisidir.

Hıristiyan ve Yahudileri, Müslümanlarla eş tutmasalar bile, kendi milletleri, cemaatleri arasında kendi inançlarına göre yaşam sağlamaları Avrupa’dan daha eski bir uygarlık uygulamasıdır. Fakat Osmanlı’nın bu hoşgörüsü, Türklere ‘Etrak-ı biidrak’ (düşüncesiz Türkler) sıfatının verilmesine engel olmamıştır.

Türkiye’de bugün Osmanlı hoşgörüsü yoktur. Fakat Osmanlı cehaleti yaşıyor. Bu da simbiyotik tarihin garip bir sonucudur. Osmanlı sisteminin mutlak sultan kulluğu ve devşirme sistemi, iki olumsuz davranışı, Türk toplumuna miras bırakmıştı. Birincisi iktidara geçenin halka kul gibi bakmasıdır; ikincisi devşirme kulun temel davranışının mümkün olduğu kadar çabuk zengin olmak ve gününü gün etmek felsefesidir. Bu, fırsatçı ve epiküryen (olumsuz anlamda) bir tutumdur.

Avrupalıların kan içicilikleri Helenistik ve Roma çağlarından miras kalmış olmalı. Tacitus’un İmparatorluk Roma’sının Yıllıkları adlı tarihinde sözü edilen Tiberius’un katliamları yanında bugünkü polis terörü zemzemle yıkanmış gibi kalır. Avrupalıların insan haklarına bugün, soyut da olsa, verdikleri değer, bu eski vahşetlere bir tepki olarak gelişmiş olmalı.


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat