Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret393891

Milton Friedman-Eğitimde Devletin Rolü

 Milton Friedman, Kapitalizm ve Özgürlük,(Çev-Doğan Erberk ve Nilgün Himmetoğlu) Altın Kitaplar Yayınevi, s.143-177, 1988, İstanbul)

Günümüzde okullarda temel öğretim, hemen he men bütünüyle devlet organları ya da kâr gütmeyen kurumlarca yönetilmekte ve giderleri bunlar tarafından karşılanmaktadır. Bu durum aşamalı olarak yavaş yavaş gelişmiş ve artık öylesine yerleşip kabul edilmiştir ki, örgütlenme ve felsefede çoğunlukla serbest girişime dayalı ülkelerde bile okullarda öğretimin neden özel uygulama gerektirdiği konusuna pek dikkat edilmemektedir. Sonuç da devlet sorumluluğunun ayırım yapılmaksızın, fark gözetilmeksizin ge­nişletilmesi olmuştur.

İkinci bölümde sözünü ettiğimiz ilkeler açısından, devletin öğretime müdahalesi iki gerekçeye dayandırılarak mantığa uydurulabilir. Birincisi, önemli «komşuluk etkileri»nin varlığıdır; sözgelişi, bir bireyin başkalarına önemli maddi zararlar yükleyen bir eylemini ona tanzim ettirmelerinin ya da başka bireylere önemli kazanımlar sağladığı halde kendisine tazmin etmelerinin mümkün olmadığı koşullar, gönüllü değiş tokuşu olanaksız kılar. İkincisi, çocuklar ve diğer sorumluluğu bulunmayan kişiler için babaca himayedir. Komşuluk etkilerinin ve babaca himayenin 1) genel yurttaşlık eğitimi, 2) uzmanlaşmış mesleki eğitim açısından çok farkla sonuçları vardır. Devlet müdahalesinin gerekçeleri bu iki alanda büyük çapta farklıdır ve çok farklı türden eylemleri haklı gösterir.

Bir başka temel nokta da, okullarda «öğretim»le «eğitim»i ayırt etmenin önemli olduğudur. Ne tüm öğretim eğitimdir, ne de tüm eğitim öğretim. Dikkate alınması gereken eğitimdir. Devlet etkinlikleri çoğunlukla öğretimle sınırlıdır.

Yurttaşlık İçin Genel Eğitim

Yurttaşlarının çoğunun en az düzeyde okuma yazma bilmedikleri ve bilgi sahibi olmadıkları, bir dizi ortak değeri yaygın biçimde kabul etmedikleri istikrarlı ve demokratik bir toplum olamaz. Eğitim bu ikisine de katkıda bulunur. Sonuçta bir çocuğun eğitilmesinden elde edilen, yalnızca çocuk ve ana babası için değil, toplumun öteki üyeleri için de bir kazanımdır. Benim çocuğumun eğitimi istikrarlı ve demokratik bir toplumun ilerlemesini sağlayarak sizin refahınıza katkıda bulunur. Bundan yararlanan belli bireyleri (ya da aileleri) saptamak mümkün olmadığından, verilen hizmetler için ücret talep edilemez. Dolayısıyla önemli bir «komşuluk etkisi» söz konusudur.

Bu özel komşuluk etkisi hangi türden devlet eylemini haklı gösterir? En açık seçik olanı, her çocuğun belli bir türden en az düzeyde okulda öğretim görmesini istemektir. Böyle bir ihtiyacı, devlet eylemi olmadan da ana babanın karşılaması sağlanabilir, tıpkı konut ya da araba sahiplerinin diğerlerinin güvenliğini korumak için konan belli standartlara uymalarının istendiği gibi. Bununla birlikte iki durum arasında bir fark vardır. Konutlar ya da arabalar için gereken standartların masraflarını ödeyemeyen bireyler, genellikle söz konusu malı ya da mülkü satarak bundan kurtulurlar. Böylece gerekli olan, devletin yardımı bulunmaksızın uygulatılmış olur. Çocuğuna en az düzeyde öğretim sağlamaya maddi gücü yetmeyen ana babadan çocuğun alınması ise, aileye temel toplumsal birim olarak dayanmamız ve bireyin özgürlüğüne olan inancımıza açıkça aykırıdır. Dahası, özgür bir toplumda yurttaşlık eğitiminin değerini de düşürecektir büyük bir olasılıkla.

Böyle bir öğretimin gerektirdiği parasal yük bir toplumdaki ailelerin büyük çoğunluğunca halen karşılanabiliyorsa, bu masrafı doğrudan ailelerin yüklenmesini istemek hem mümkündür, hem arzu edilir. Genel koşullara uymayan durumlardaysa, ihtiyaç içindeki ailelere özel yardım programları uygulanabilir. Bugün Birleşik Devletlerin birçok bölgesinde bu koşullar geçerlidir. Bu bölgelerde okul masraflarının doğrudan ailelerce karşılanması en doğrusudur. Böyle bir uygulama, devlet mekanizmasının şimdi yaptığı gibi tüm yurttaşlardan yaşamları boyunca vergi toplaması ve bunu çoğunlukla aynı kişilere çocukları okula gittiği dönemde geri vermesi durumunu ortadan kaldıracaktır. Daha ileride tartışılacak bir konu olan devletin okulları yönetme olasılığını da azaltacaktır. Genel gelir düzeylerinin yükselmesiyle yardım gereksinimi azalacağı için okul giderlerine yardım öğesinin azalma olasılığı artacaktır. Şimdi olduğu gibi, eğer devlet okullarda öğretim giderlerinin tümünü ya da çoğunu karşılarsa, gelirdeki bir artış vergi mekanizması aracılıyla daha da yüksek bir döngüsel fon akışına ve devletin rolünde bir genişlemeye yol açacaktır. Sonuç olarak, okul giderlerinin ailelere yüklenmesi, çocuk sahibi olmanın toplumsal ve özel maliyetini eşitlemeye ve ailelerin büyüklüklerine göre daha iyi dağılımını sağlamaya yardımcı olacaktır.[1]

Çocuk sayısı ve kaynaklar açısından aileler arasındaki farklılıklar, buna ek olarak oldukça büyük çapta gider gerektiren bir öğretim standardı uygulatılması, Birleşik Devletlerin birçok bölgesinde böyle bir politikanın uygulanmasını pek mümkün kılma­maktadır. Oysa hem bu tür bölgelerde, hem de böyle bir politikanın uygulanabilir olduğu bölgelerde devlet öğretim sağlamanın parasal yükünü üstlenmiştir. Yalnızca herkes için zorunlu en az düzeydeki öğretimi değil, gençlere sunulan ama zorunlu olmayan ileri öğretimi de ödemektedir. İki durum için de söz konusu olan «komşuluk etkileri»ni az önce ele aldık. Giderler devletçe ödenmektedir, çünkü en az zorunluluğu uygulatmak için mümkün olan tek araç budur. İleri öğretim finanse edilmektedir, çünkü böylesi toplumsal ve siyasal liderlikte daha iyisini sağlama yolu olduğundan, daha yetenekli ve istekli kişilerin öğretim görmesinden diğerleri yararlanmaktadır. Bu önlemlerden elde edilenlerle bunların maliyeti dengelenmelidir. Böyle bir yardımın ne ölçüde haklı olduğu konusunda farklı yargılar bulunabilir. Bununla birlikte çoğumuz büyük bir olasılıkla elde edilenlerin devlet yardımını yeterince haklı gösterecek kadar önemli olduğu sonucuna varacaktır.

Bu gerekçeler devlet yardımını yalnızca belli türlerdeki okul öğretimi için haklı göstermektedir. Beklenildiği gibi, öğrencinin ekonomik üretkenliğini artıran ama onu yurttaşlık ya da liderlik konularında eğitmeyen salt mesleki öğretimin destek görmesini haklı çıkarmazlar. Bu iki tür okul öğretimi arasına kesin bir çizgi çekmek son derece zordur. Genel okul öğretimi, çoğu öğrencinin ekonomik değerine katkıda bulunur. Gerçekten de yalnızca çağdaş zamanlarda ve az sayıda ülkede okuryazarlığın bir piyasa değerine sahip olduğu düşüncesi sona ermiştir. Ve mesleki eğitimin çoğu da öğrencinin bakış açısını genişletir. Yine de aradaki fark anlamlıdır. Birleşik Devletlerde geniş çapta yapıldığı gibi, veterinerlerin, güzellik uzmanlarının, diş hekimlerinin ve daha bir sürü uzmanın devletin desteklediği eğitim kurumlarında parasız öğretim görmüş olması, ilkokulların ya da daha yüksek bir düzeyde sanat okullarının devlet yardımı görmesiyle aynı gerekçelere bağlı olarak haklı gösterilemez. Başka gerekçelerle haklı gösterilip gösterilemeyeceğini daha ilerde ele alacağız.

«Komşuluk etkileri»nden kaynaklanan niteliksel sav, hiç kuşkusuz, hangi özel okul öğretimi türlerinin yardım alması gerektiğini ya da ne ölçüde yardım alması gerektiğini belirlemez. Büyük bir olasılıkla okul öğretiminin en düşük düzeylerinde toplumsal kazanç çoktur ve okul öğretimi düzeyi yükseldikçe giderek azalır. Bu ifade bile tümüyle doğru olarak kabul edilemez. Birçok hükümet üniversiteleri, bunlardan daha aşağı basamaklardaki okullardan çok daha önceden desteklenmiştir. Hangi eğitim tü­rünün en büyük toplumsal avantajı sağlamasına ve toplumun kıt kaynaklarının ne kadarının bunlara harcanmasına, toplumun kabul ettiği siyasal kanallar aracılığıyla belirtilen yargıyla karar verilmelidir. Bu çözümlemenin hedefi, bu sorunlarda toplum adına karara varmak değil, bir seçim yaparken göz önünde bulundurulması gereken sorunları açığa kavuşturmaktır; özellikle bu, seçimin bireysel temele değil de, toplumsal temele dayanılarak yapılmasının uygun olup olmadığını ortaya koymaktır.

Gördüğümüz gibi, okul öğretiminin «komşuluk: etkileri» hem en az düzeyde bir okul öğretiminin zorunlu olmasına, hem de bu öğretimin devletçe finanse edilmesine özür oluşturabilmektedir. Üçüncü aşamayı ise, yani eğitim kurumlarının şimdi olduğu gibi devletçe yönetilmelerin bir başka deyişle «eğitim ya da görebildiğim kadarıyla başka bir gerekçeye dayanarak haklı göstermek çok daha zordur. Böyle bir kamulaştırmanın istenebilirliği çok ender olarak açıkça ortaya konur, hükümetler temelde okul öğretimini eğitim kurumlarının masraflarını doğrudan ödeyerek finanse ederler. Dolayısıyla bu girişim, okul öğretimini finanse etme kararına bağlı olarak gerekli görülmektedir. Yine de ikisi birbirinden ayrılabilir. Devlet, «uygun görülen» eğitim hizmetlerine harcanması koşuluyla ana babalara belli bir tavan için ödenmesi gereken tutarı karşılama belgeleri vererek en az düzeyde bir okul öğretiminin finanse edilmesini sağlayabilir. Böylece ana babalar bu bedeli ya da kendi sağladıkları parasal olanakları, kendi seçtikleri bir «uygun görülen» kurumdan eğitim hizmetleri satın almakta özgürce kullanabilirler. Eğitim hizmetleri de kâr amacıyla çalışan özel girişim ya da kâr amacı gütmeyen kurumlar tarafından sağlanabilir. Bu durumda devletin rolü, okulların belli en az standartlara, örneğin öğretim programlarında bir en az ortak içeriğin bulunması gibi uymalarını sağlamakla sınırlı kalabilecektir. Tıpkı lokantaların en az sağlık standartlarına uymalarını denetlediği gibi. Bu türden bir programın kusursuz bir örneği, İkinci Dünya Savaşından sonra Birleşik Devletler'de emekli askerlere uygulanan eğitim programıdır. Nitelikli her emekli askere, belli en az standarda uyması koşuluyla kendi seçeceği herhangi bir eğitim kurumuna harcamak üzere yıllık tavan bir bedel verilirdi. Daha sınırlı bir örnek de, İngiltere'de devlet okulu dışındakilere giden bazı öğrenci­lerin okul taksitlerinin yerel otoritelerce ödenmesidir. Bir başkası, Fransa'da devlet okulu dışındakilere gi­den öğrencilerin okul giderlerinin bir bölümünün devletçe karşılanmasıdır.

«Komşuluk etkileri» ne dayanılarak okulların kamulaştırılması için ileri sürülen bir sav, toplumsal istikrar için bir şart sayılan değerlerin ortak özünü başka türlü sağlamanın imkânsız olduğu yolundadır. Yukarıda önerildiği gibi, özel olarak yönetilen okullara en az standartlar konması bu sonucu elde etmek için yeterli olmayabilir. Bu sorun farklı dinsel gruplarca yönetilen okullar açısından somut olarak ortaya konabilir. Denilebilir ki, bu okulların öğrencilere aşıladığı değerler dizisi birbiriyle ve herhangi bir mezhebe bağlı olmayan okullarda aşılananlarla tutarsız olacaktır; bu okullar eğitimi birleştirici olmaktan çok, ayırıcı bir güce dönüştürecektir. Aşırı uca götürüldüğünde bu sav yalnız devletçe yönetilen okulları değil, bu okullara devamın zorunlu olmasını da kapsamına almaktadır. Birleşik Devletlerdeki ve öteki çoğu Batı ülkesindeki var olan uygulamalar ikisinin ortasındadır. Devletçe yönetilen okullar vardır, ama devam zorunlu değildir. Bununla birlikte, okul öğretimini finanse etmekle onu yönetmek arasındaki bağ, öteki okullar için bir dezavantaj yaratır. Bu okullar okullara harcanan kamu fonlarından çok az ya da hiç yararlanamazlar, özellikle Fransa'da ve şimdilerde Birleşik Devletler'de siyasal çatışma konusudur bu durum. Bu dezavantajın ortadan kalkmasıyla kilise okullarının çok güçleneceğinden ve değerlerin ortak özünü sağlama sorununun daha da zorlaşacağından korkulmaktadır.

Bu sav ikna edici olmakla birlikte, doğru olduğu ya da okulların özelleştirilmesinin öne sürülen etkileri doğuracağı hiçbir biçimde kesin değildir. İlke açısından özgürlüğün kendisinin korunmasıyla çelişkilidir. İstikrarlı bir toplum için gerekli ortak sosyal değerleri sağlamakla inanç ve" düşünce özgürlüğünü engelleyen öğreti aşılama arasında bir çizgi çekmek, belirtilmesi, tanımlanmasından daha kolay olan gizli sınırlardan biridir.

Etki açışından okulların özelleştirilmesi ana babalar için seçenekler dizisini genişletecektir. Eğer şimdi olduğu gibi ana babalar özel bir ödeme yapmaksızın devlet okullarına gönderebiliyorlarsa, devletçe finanse edilmedikleri takdirde, özel okullara gönderilecekler, bir hayli azalacaktır. Yerel kilise okullarının okul öğretimine ayrılan kamu fonlarından yararlanamama dezavantajı vardır, ancak bunları finanse etmek isteyen ve gerekli fonları sağlayabilecek kurumlar tarafından işletilme gibi bunu telafi edici bir avantajları da bulunmaktadır. Özel okullara ödenek sağlayacak az sayıda başka kaynaklar da vardır. Eğer şimdi okul öğretimi için yapılan kamu harcamaları, ana babalar tarafından çocuklarını hangi okula gönderdiklerine bakılmaksızın elde edilebilir, olsaydı, o zaman bu talebi karşılamak üzere çok çeşitli okullar ortaya çıkardı. Ama babalar okullar hakkındaki görüşlerini, şimdi mümkün olduğundan çok daha etkili biçimde çocuklarını bir okuldan alıp ötekine yollama yoluyla doğrudan belirtebilselerdi. Genel olarak şimdi de bu yola başvurabilirler, ama bu, onlara epey pahalıya mal olur, çünkü çocuklarını değiştirme yoluna başvurmak durumundadırlar. Bunun dışında görüşlerini yalnızca hantal siyasal kanallar aracılığıyla dile getirebilirler. Belki devletçe yönetilen sistemde okulların seçiminde daha geniş çapta bir özgürlüğün sağlanması mümkün olabilir, ama her çocuğa bir yer sağlama yükümlüğü görüşüyle bu özgürlüğü çok daha ileriye götürmek zordur. Öteki alanlarda olduğu gibi burada da tüketici talebini karşılamada rekabetçi girişim, hem kamulaştırılmış kurumlardan, hem de başka amaçlar için işletilen girişimlerden çok daha yeterli olacaktır. Sonuçta da yerel kilise okullarının önemi artacağı yerde azalabilecektir.

Aynı yöndeki bir başka etken de, çocukların yerel kilise okullarına gönderen ana babaların, vergileri artırmaya ya da okullar için daha yüksek kamu harcamalarını finanse etmeye gönülsüz davranmalarıdır; bu da anlaşılabilir bir durumdur. Sonuç olarak yerel kilise okullarının önemli olduğu bölgelerde devlet okulları için fonların yaratılması çok zordur. Kalitenin harcamayla ilişkili olduğu düşünülürse ki hiç kuşkusuz bir ölçüde öyledir, bu tür bölgelerde devlet okullarının kalitesi daha düşük olmakta, dolayısıyla yerel kilise okulları da göreli olarak daha çekici gelmektedir.

İncelemekte olduğumuz sava ilişkin özel bir durum, devletçe yönetilen okulların eğitimin birleştirici bir güç olması açısından gerekliliği, buna karşılık özel okulların sınıf farklılıklarını körükleyici eğilimidir. Deniliyor ki, çocuklarım hangi okula gönderecekleri konusunda kendilerine daha büyük bir özgürlük tanınan aynı türden ana babalar gruplaşmalar oluştururlar, böylece farklı çevrelerden gelen çocukların sağlıklı bir biçimde kaynaşmalarını engellerler. Bu sav ilke olarak doğru olsun olmasın, belirtilen sonuçları izleyeceği hiç de kesin değildir. Günümüzdeki düzenlemelerde, yerleşim alanlarının bölgelere ayrılması farklı çevrelerden olan çocukların kaynaşmalarını yeterince kısıtlamaktadır. Buna ek olarak ana babaların çocuklarını özel okullara göndermelerine artık engel yoktur. Yerel kilise okulları bir yana, yalnızca çok sınırlı bir sınıf çocuklarını özel okullara göndermekte, gönderebilmektedir; buysa daha ileri bir ayırım yaratmaktadır.

Gerçekte bu sav bana göre neredeyse taban tabana zıt bir yani okulların özelleştirilmesini işaret etmektedir. Büyük kentteki zenci mahallesini bir yana bırakıp, düşük gelirli bir çevrede yaşayan birinin hangi açıdan en dezavantajlı durumda olduğunu kendimize soralım. Diyelim ki yeni bir araba sahibi olmayı yeterince önemli buluyorsa, biraz kemerleri sıkıp para biriktirerek kent dışındaki yüksek gelir grubunun yaşadığı bir mahalle sakininkinin aynısı bir araba satın alabilir. Bunu yapabilmek için o mahalleye taşınmasına gerek yoktur. Tam tersine, gerekli parayı yaşadığı yer konusunda kısmen tasarruf yaparak da sağlayabilir. Aynı şey giyim veya mobilyalar ya da kitaplar vb. için de geçerlidir. Oysa diyelim ki, yoksul bir semtte yaşayan fakir bir ailenin üstün yetenekli bir çocuğu var ve ana baba çocuğa ve öğrenimine çok değer verdiklerinden bu amaç için kemerleri sıkıp para biriktirmek istiyorlar. Çocuk için çok az sayıdaki özel okullarda verilen özel eğitim ya da burs yardımı sağlanamazsa, aile çok zor durumda kalır.  “İyi devlet okulları yüksek gelir çevrelerinde bulunmaktadır. Aile çocuğuna daha iyi bir okul öğretimi için vergilerle verdiklerine ek olarak başka şeyler de harcamaya hazır olabilir. Ama aynı anda pahalı bir çevreye taşınmaya parasal güce yetmeyecektir.

Bu konudaki görüşlerimizin, birbirinden farksız olarak yoksul ve zengin sakinler için hâlâ tek bir okullu küçük bir kent imajının etkisi altında olduğuna inanıyorum. Bu koşullar altındaki devlet okullarında fırsatlar eşitlenmiş olabilir. Kentleşmiş ve kent dolayındaki bölgelerin gelişmeleriyle durum şiddetle değişmiştir. Bugünkü okul sistemimiz, fırsatları eşitlemekten çok uzakta kalarak, galiba tam tersini yapmaktadır. Geleceğin umudu olan az sayıdaki gencin başlangıçtaki yoksul durumlarının üstüne çıkmasını hepten zorlaştırmaktadır.

Okullarda öğretimi kamulaştırmak için bir diğer sav “teknik tekel”dir. Küçük topluluklar ve kırsal bölgelerde çocuk sayısı makul boyuttaki bir okuldan daha fazlasını haklı gösteremeyecek kadar az olabilir; öyle ki, ana babalar ve çocukların çıkarlarını korumak için bir rekabete girmeye gerek kalmaz. Teknik tekelin diğer türleri olan kısıtlanmamış özel tekel, devlet kontrolünde özel tekel ve kamu işletmeciliği tekelinden birini seçmek gerekir. Bu sav, her ne kadar açıkça geçerli ve önemliyse de, son on yıllarda ulaştırmadaki ilerlemeler ve nüfusun giderek kentsel topluluklarda yoğunlaşması nedeniyle zayıflamıştır.

Bu görüşler çerçevesinde belki en haklı gösterilebilecek düzenleme, hiç olmazsa ilk ve orta eğitimde, devlet ve özel okulların bir karışımıdır. Çocuklarını özel okullara göndermeyi seçen ana babalara devlet okulundaki bir çocuğun tahmini eğitim maliyetine eşit, bir bedel, en azından bu bedelin onaylanmış bir okuldaki eğitime harcanması koşuluyla ödenebilir. Bu düzenleme teknik tekel savının geçerli özelliklerine uygun düşecektir. Ve ana babaların, eğer çocuklarını yardım görmeyen özel okullara gönderirlerse, eğitim için iki kez -bir kez genel vergilerle ve bir kez de doğrudan- ödeme yapacakları şeklindeki haklı yakınmalarına da uygun düşecektir. Böylece rekabetin gelişmesi de mümkün olacak ve bütün okulların gelişmesi ve ilerlemesi harekete geçirilecektir. Rekabetin araya sokulması okullarda sağlıklı bir çeşitlilik artışına çokça katkıda bulunacaktır. Ayrıca okul sistemlerine esneklik getirilmesine de katkısı olacaktır. Okul öğretmenlerinin ücretlerini piyasayla uyumlu hale getirmesi, sağladığı yararların en küçüğü olmayacaktır. Bununla kamu yetkililerinin eline, ücret düzeylerini değerlendirebilecekleri ve arz ve talep koşullarındaki değişmelerde çok daha ivedilikle ayarlamayı geliştirecek bağımsız bir ölçek verilmiş olacaktır.

Okullardaki öğretimde büyük gereksinimin daha çok tesis yapmak ve daha iyi öğretmenleri çekmek amacıyla daha yüksek ücretler ödeyebilmek için daha çok para olduğu yaygın bir şekilde ısrarla ileri sürülür. Bu yanlış bir teşhis gibi görünmektedir. Okullarda öğretim için harcanan para, toplam gelirimizden çok daha hızlı, olağandışı yüksek bir oranda artmıştır. Öğretmen ücretleri, karşılaştırılabilir uğraşıların sağladığı gelirden çok daha hızlı artmıştır. Sorun, öncelikle çok az para harcamamız değil, öyle olsak bile, harcanan her bir dolar karşılığında elde ettiğimizin pek az olmasıdır. Belki de çoğu okulda muhteşem yapılara ve lüks arsalara harcanan paraların toplamı, okullarda öğretim giderleri altında sınıflandırılmaktadır. Bunları eğitim giderleriyle bir tutmak zordur. Ve sepet örme, toplumsal dans ve eğitimcilerin yaratıcılığına saygınlık katacak nice diğer konulardaki kurslar için de aynı şey açıkça geçerlidir. Ana babaların bu tür yapmacık gösterişlere isterlerse kendi paralarını kullanmalarına hiçbir akla sığar itiraz olmayacağın da hemen eklemeliyim. Bu onların bileceği bir iştir. Karşı çıkılan şey ana babaların ve ana baba olmayan benzer kişilerin sırtına yüklenmiş vergilerle toplanan paraların bu tür amaçlara kullanılmasıdır. Vergi parasının böyle kullanımını haklı gösterecek “komşuluk etkileri” bunun neresindedir?

Kamu parasının bu türde kullanımının bir ana nedeni, okulların yönetimiyle onların finansmanının birbirine karıştırıldığı bugünkü sistemdir. Paranın koltuklar ve koridorlar yerine daha iyi öğretmenler ve kitaplar için kullanılmasını yeğleyen bir ana babanın, bu karışımı tümüyle değiştirebilecek bir çoğunluğu ikna etmekten başka tercihini açığa vurabileceği bir yol yoktur. Herkesin kendi beğenisini tatmin etmesine izin veren bir piyasanın genel ilkelerinin özel bir durumudur bu, yani etkin nispi temsil; oysa siyasal süreç çoğunluğa uymayı gerektirir. Ayrıca çocuğunun eğitimine bir miktar fazladan para harcamayı isteyebilecek ana babalar da çok azdır. Çocuklarının okulu için şu anda harcadıklarının üzerine bir şey daha ekleyemezler ve çocuğunu daha pahalı bir okula aktaramazlar. Eğer çocuklarını böyle bir okula aktarırlarsa, yalnızca ek maliyeti değil, tüm maliyeti ödemek zorunda kalacak ve dans dersleri, müzik dersleri vb. gibi müfredat programı dışı etkinliklere kolaylıkla fazladan para harcayacaklardır. Okullarda öğretime daha fazla para harcamanın özel çıkış yolları böylece kapatıldığından, çocukların eğitimine daha fazla para harcama baskısı, okullarda öğretime devlet müdahalesinin temel özürüyle çok zayıf ilişkisi olan kalemlerde, sürekli yükselen kamu harcamalarında kendini gösterir.

Bu çözümlemenin belirttiği gibi, önerilen düzenlemelerin benimsenmesi, rahatlıkla okullarda öğretime daha az devlet harcamasına karşın daha çok toplam harcama anlamına gelebilir. Bununla ana babaların istedikleri şeyi yeterince alabilmeleri mümkün kılınır ve dolayısıyla şu anda istedikleri şeylere doğrudan ve vergilendirmeyle de dolaylı olarak harcama yaptıklarından daha fazla harcamalarına yol açılmış olur. Bu düzenlemeler, ana babaları, okullardaki öğretime daha fazla para harcadıkları halde paranın ne şekilde kullanılacağını bilememeleri nedeniyle sinirlenmekten koruyacaktır. Ayrıca okullarda çocuğu olmayanlar veya ilerde de çocuk yapmayacaklar için bu düzenlemelerin özellikle daha fazla vergi ödemelerini önlemek bakımından bir etkisi olacaktır[2].

Öğretmenlerin ücretleri konusunda ana sorun bunların ortalamada çok düşük olmaları değildir -tabii ortalama olarak çok yüksek de olabilirdi- ancak tek tiptirler ve esnek değildirler. Zayıf öğretmenler kötü bir şekilde aşırı ücretlendirilmekte ve iyi öğretmenlerse kötü bir şekilde eksik ücretlendirilmektedir. Ücret tarifeleri tek tip olma eğilimindedir ve yetenekten çok, alınmış diplomalara, öğretim sertifikalarına ve kıdeme dayanmaktadır. Bu bile büyük ölçekte bugünkü okulların devlet eliyle yönetimi sisteminin bir sonucudur ve devlet kontrolünün uygulandığı birim büyüdükçe işin ciddiyeti de o ölçüde artmaktadır. Gerçekten, bu önemli olgu, profesyonel eğitimsel örgütlerin birimleri bu denli genişletmeye -yerel okul bölgesinden eyalet düzeyine, eyaletten federal hükümet düzeyine- düşkün olmalarının ana nedenidir. Herhangi bir bürokratik, esas itibariyle sivil hizmet örgütünde, standart ücret göstergeleri nerdeyse kaçınılmazdır; yeteneğe bağlı olarak büyük farklılıklar sağlayabilecek rekabeti uyarmak hemen hemen olanaksızdır. Kendileri öğretmen olan eğitimciler öncelikli denetimi ele geçirirler. Ana babaların ya da yerel topluluğun denetimi azalır. İster marangozluk olsun, isterse tesisatçılık ya da öğretmenlik, hangi alanda olursa olsun işçilerin çoğunluğu standart ücret çizelgelerinden yanadırlar ve açıkçası özel yetenekliler her zaman sayıca az olduğundan, yeteneğe bağlı ücret farklılaşmasına karşı çıkarlar. Bu, insanların ister sendikalar, isterse sanayi tekelleri aracılığıyla olsun, birtakım düzenler çevirerek fiyatları sabitleştirmeye çalışmalarına yol açan genel eğilimin özel bir durumudur. Gelgelelim hileli işbirliği anlaşmaları, eğer onları doğrudan devlet uygulatmıyor ya da en azından onlara önemli destek sağlamıyorsa, genel olarak rekabet tarafından yok edilir.

Eğer birisi kasıtlı olarak yaratıcı, atılgan ve kendine güvenenleri uzaklaştıracak, kaim kafalı, sıradan ve düş gücünden yoksun olanları çekecek biçimde hesaplanmış bir öğretmen işe alma ve ödeme sistemi kurmak isteseydi, o zaman öğretmenlerden sertifikalar arayan ve büyük kentlerde ve ülke çapında geliştirilmiş olan standart ücret yapılarını uygulayan sistemi taklit etmekten daha iyi bir şey yapamazdı. Bu koşullar altında, ilk ve orta okul öğretmenliğindeki yetenek düzeyinin olabildiğince yüksek olması belki de şaşırtıcıdır. Diğer sistem seçeneği bu sorunları çözebilir ve rekabete olanak tanıyarak başarının ödüllendirilmesinde ve öğretmenlik uğraşısının bu konuda yetenekli kişiler için çekici kılınmasında etkili olabilir.

Birleşik Devletler'de okullarda öğretime devlet müdahalesi neden kendi çizgileri doğrultusunda gelişmiştir? Bu soruyu kesin olarak yanıtlayabilmek için eğitimin geçmişiyle ilgili gerekli ayrıntıda bilgiye sahip değilim. Yine de toplumsal politikayı değiştirebilecek düşünceler türünden bazı varsayımlarda bulunmak yararlı olabilir. Her şeye karşın şundan eminim ki, şimdi önereceğim düzenlemeler aslında bir yüzyıl önce de istenebilirdi. Ulaştırmacılıktaki yoğun gelişmeden önce “teknik tekel” savı çok daha güçlüydü. XIX. yüzyıl ve XX. yüzyılın başlarında Birleşik Devletler'deki aynı derecede önemli olan ana sorun çeşitliliği arttırmak değil, istikrarlı bir toplumun temeli olan toplumsal değerlerin özünü yaratabilmekti. Dünyanın her yönünden, değişik diller konuşan ve farklı geleneklere bağlı olan göçmenler Birleşik Devletler'e sel gibi akmaktaydı. “Eritme potası” ortak değerlere uyumluluk ve bağlılık konusunda bazı önlemler getirmeliydi. Devlet okulu, bu görevde önemli işleve sahipti; en azından İngilizceyi ortak bir dil olarak kabul ettiriyordu. Karşılama belgeleriyle düşünülen düzen seçeneğinde, okulların uygun görülmeye hak kazanmalarında gözetilecek en düşük standartlar arasına İngilizce kullanma zorunluluğu alınabilirdi. Ancak bu gerçeğin bir özel okul siteminde uygulatılmasını ve yeterince yerine getirilmesini sağlamak daha zor olabilirdi. Diğer seçeneğe göre devlet okulu sisteminin kesinlikle yeğ tutulması gerektiği sonucuna varmıyorum, yalnızca o zaman şimdi olduğundan çok daha güçlü gerekçeler ileri sürülebileceğini söylemek istiyorum. Bugünkü sorunumuz çoğunluğa uymayı kabul ettirmek değil, tersine bunun aşırıya kaçmasının tehdidi altında olmamızdır. Sorunumuz çeşitliliği artırmaktır ve diğer seçenek bunu kamulaştırılmış okul sisteminden çok daha etkin biçimde yapacaktır.

Bir yüzyıl önce önemli sayılmış olabilecek bir başka etkense, bireylere nakit para bağışlarının («ianelerin») genelde kötü şöhretiyle, karşılama belgelerinin dağıtımı ve kullanımlarının denetimini yürütecek etkili bir yönetim mekanizmasının bulunmamasının bir araya gelmesidir. Böyle bir mekanizma çağımızın fenomenidir ve aşırı derecede genişleyen kişisel vergilendirme ve sosyal güvenlik programlarıyla tam olgunluğa erişmiştir. Böyle olmasaydı, okulları yönetmek, eğitimi finanse edebilmenin tek yolu olarak görülebilirdi.

Yukarıda aktarılan örneklerden bazıları (İngiltere ve Fransa), önerilen düzenlemelerin şimdiki eğitim sistemlerinde bulunduğunu göstermektedir. Ve çoğu Batı ülkesinde bu tür düzenlemeler için güçlü ve sanırım artan bir baskı vardır. Bu durum belki, bu tür düzenlemeleri kolaylaştıran devletin yönetim mekanizmasındaki çağdaş gelişmelerle bir ölçüde açıklanabilir.

Her ne kadar bugünkünden önerilen sisteme geçişte ve yönetilmesinde pek çok yönetsel sorun çıkacaksa da, bunlar çözülemez ya da benzersiz gibi görünmüyor. Diğer etkinliklerin özelleştirilmesinde olduğu gibi, var olan tesis, donanım, araç ve gereç bu alana girmek isteyen özel girişimlere satılabilir. Böylece geçiş sırasında herhangi bir sermaye savurganlığı yapılmamış olur. Devlet birimleri bundan sonra da, en azından bazı bölgelerde, okulları yönetmeyi sürdüreceğinden, geçiş aşamalı ve kolay olacaktır. Birleşik Devletler ve bazı diğer ülkelerde öğretimin yerel olarak yönetimi, küçük çaptaki denemeleri de cesaretlendireceği için geçiş benzer şekilde kolaylaşacaktır. Belli bir devlet biriminden yapılacak parasal yardıma uygunluk niteliklerinin belirlenmesinde kuşkusuz zorluklar çıkacaktır; ama bu, var olan belirleme sorunuyla, yani belirli bir çocuk için hangi birimin okul öğretimi imkânını sağlamakla yükümlü olacağının saptanması sorunuyla özdeştir. Bölgeler arasındaki parasal yardım farklılıkları, birini diğerine göre daha çekici kılar, tıpkı okullarda öğretimdeki nitelik farklılığının şimdi aynı etkiyi yapması gibi. Buna eklenecek tek zorluk, çocukların nerede eğitileceğine karar vermede çok daha özgür olunacağından, kötüye kullanma fırsatlarının da daha büyük olabilmesidir. Varsayılan yönetim zorluğu, önerilen herhangi bir değişikliğe karşı kurulu düzenin basmakalıp bir savunmasıdır; bu belirli olaydaysa olağandan da daha zayıf bir savunmadır, çünkü var olan düzenlemeler yalnızca önerilen düzenlemeler dolayısıyla ortaya çıkan sorunların değil, bir devlet işlevi olarak okullarda öğretimin yönetilmesinin ortaya çıkardığı ek sorunların da üstesinden gelmek zorundadır.

Kolej ve Üniversite Düzeyindeki Okullarda Öğretim

Geçen tartışma daha çok ilk ve orta öğretimle ilgilidir. Daha yüksek düzeydeki okullarda öğretimde kamulaştırmayı komşuluk etkileri ya da teknik tekel gerekçelerine dayandırmak daha da zayıf bir olasılıktır. Bir demokraside yurttaşlar için en aşağı düzeydeki okul öğretiminin uygun içerikli eğitim programı üzerinde hatırı sayılır bir anlaşma, oybirliğine yaklaşma vardır; temel hemen hemen okuma, yazma ve aritmetikten oluşan üçlünün tamamı üzerine kuruludur. Birbirini izleyen daha üst düzeylerdeyse görüş birliği giderek azalmaktadır. Elbette ki Amerikan kolejinin oldukça altındaki bir düzeyde, bir çoğunluğun (bir çokluğun çok daha azı) görüşlerinin herkese kabul ettirilmesini içeren bir anlaşma yetersizdir. Anlaşma yetersizliği gerçekten o kadar ileriye gidebilir ki, bu düzeydeki okul öğretiminin parasal yardım görmesinin uygunluğu üzerinde bile kuşkular oluşabilir; toplumsal değerlerin özünü sağlama gerekçesiyle kamulaştırmadan yana ileri sürülecek her savı çürütebilir. Bu düzeyde, bireylerin daha yüksek eğitim görmek için gidebilecekleri ve gittikleri kurumların uzaklıkları açısından herhangi bir «teknik tekel» söz konusu olamaz.

Devlet kurumların, Birleşik Devletler’de ilk ve  orta düzeydekilerden daha yukarı düzeydeki okullarda öğretimdeki rolleri daha küçüktür. Yine de 1920'lere kadar önem açısından çok büyüdüğü kesindir ve şimdiki kolej ve üniversitelere giden öğrencilerin masraflarının yarısından fazlası devlet kurumlarınca karşılanmaktadır[3]. Bunların büyümelerindeki ana nedenlerden biri göreli ucuzluklarıdır; eyalet ve belediye kolej ve üniversitelerinin pek çoğu özel üniversitelerin parasal olarak dayanabileceğinin çok altında okul taksitleri uygularlar. Bunun sonucunda özel üniversiteler ciddi parasal sorunlarla karşılaşmıştır ve oldukça yerinde olarak «haksız» rekabetten yakınmışlardır. Devletten bağımsızlık durumlarını korumak istemişlerse de, parasal baskının sıkıştır­ması karşısında devlet yardımı arayışına sürüklenmişlerdir.

Daha yüksek düzeydeki okul öğretimine yapılacak kamu harcamaları, gençlerin yurttaşlık ve toplum liderliği eğitimi için bir araç olmaları açısından haklı gösterilebilir, yine de doğrudan mesleki eğitime giden cari harcamaların büyük bir bölümünün bu gerekçeyle ya da daha doğrusu, görüleceği gibi, bir başkasıyla da haklı gösterilemeyeceğini hemen eklemek isterim. Okullardaki öğretime yardımı, yalnızca devlet yönetimindeki bir kurumdan yapılmasıyla sınırlandırmak hiçbir gerekçeyle haklı gösterilemez. Her yardım, kendi seçecekleri bir kurumda harcanabilmek üzere bireylere verilmelidir; şu koşulla ki, bu okul öğretimi yardım edilmesi istenen bir türden olmalıdır. Devlet elinde tutulacak okullardaysa eğitim giderlerini kapsayan ücretler alınmalı ve böylece devlet desteği görmeyen okullarla eşit koşullarda rekabete girmeleri sağlanmalıdır[4]. Sonuçta ortaya çıkacak sistem, Birleşik Devletler'de ikinci Dünya Savaşı sonrasında orduda görevi sona eren askerlerin eğitimini finanse etmekte uygulanan düzenle­melerin ana hatlarını izleyecektir, ancak fonlar federal hükümet yerine büyük bir olasılıkla eyaletlerden gelecektir.

Bu tür düzenlemelerin benimsenmesi çeşitli tipteki okullar arasında daha etkili bir rekabete ve kaynaklarını daha verimli kullanmalarına yol açacaktır. Bu, özel kolej ve üniversitelerin üzerindeki dolaysız devlet yardımının baskısını ortadan kaldıracak, böylece onların tam bağımsızlıklarını ve çeşitlenmelerini koruyacak, aynı zamanda da devlet kurumlarına göreli olarak büyüyebilmelerini mümkün kılacaktır. Ayrıca yardımların verildiği amaçların yakından incelenmesine yol açma gibi yardımcı bir yararı da olabilir. Kişiler yerine kurumların yardım görmesi, devlet yardımı açısından uygun olan etkinlikler yerine, bu kurumlar için uygun olan bütün etkinliklerin ayırım gözetilmeksizin yardım almasına yol açmıştır. Gelişigüzel yapılmış incelemeler bile, iki sınıf etkinliklerin kesişmekle birlikte özdeş olmaktan çok uzak olduklarını göstermektedir.

Diğer düzenleme seçeneği için eşitlik savı, özellikle kolej ve üniversite düzeylerinde geçerlidir, çünkü çok sayıda ve çeşitte özel okul vardır. Sözgelişi, Ohio eyaleti yurttaşlarına der ki, «Eğer koleje gitmek isteyen bir genciniz varsa, oldukça düşük eğitimsel gerekleri yerine getirmesi koşuluyla ve eğer Ohio Üniversitesine gitmeyi seçecek kadar da açıkgözse ona otomatik olarak dört yıllık hatırı sayılır bir burs vereceğiz. Ama eğer çocuğunuz Yale, Harward, Northwestern, Beloit ya da Chicago Üniversitesini bir yana bırakın, Oberlin Kolejine ya da Western Reserve Üniversitesine gitmek ister ya da siz gitmesini isterseniz o zaman bir peni bile alamayacaktır.» Böylesine bir program nasıl haklı görülebilir? Ohio eyaletinin yüksek eğitim bursları için harcamak istediği parayı,  herhangi bir kolej ya da üniversite için elde edilebilir olarak tahsis etmesi ve Ohio Üniversitesinin diğer kolej ve üniversitelerle eşit koşullarla yarışmasını istemesi çok daha adil ve daha yüksek bir burs standardını geliştirici olmaz mıydı?[5]

Okullarda Mesleki ve Profesyonel Öğretim

Okullarda mesleki ve profesyonel öğretimin yukarıda genel eğitimin dayandırıldığı türden komşuluk etkileri yoktur. Bu insan sermayesine yapılan bir yatırım şeklidir, tıpkı makineler, yapılar ya da diğer şekillerdeki insan dışı sermayeye yapılan benzer yatırımlar gibi. İşlevi insan varlığının ekonomik üretkenliğini artırmaktır. Eğer bunu sağlayabilirse, birey bir özgür girişim toplumunda hizmetleri için, böyle olmasaydı elde edebileceğinden daha yüksek bir kazanç elde ederek ödüllendirilmiş olacaktır[6]. Kazançtaki bu fark ister makineye ister insan varlığına yönelik olsun sermaye yatırımı için bir özendiricidir. Her iki durumda da fazladan elde edilen kazançlar onları sağlamanın ana maliyetini dengelemelidir. Mesleki okul öğretimini oluşturan ana maliyetler, eğitim döneminde elden kaçırılan gelirler, kazanma döneminin başlangıcının ertelenmesiyle faiz kaybı, okul taksitleri, kitaplar ve araç gereçlere harcananlar gibi eğitimin elde edilmesine özgü giderlerdir. Fiziksel sermaye için ana maliyetler, sermaye araç gerecinin yapımı için giderlerle yapım döneminde yitirilen faizleridir. Her iki olayda birey, bir yatırıma, eğer kendi görüşüne göre sağlanacak fazladan kazançlar, yine onun görüşüne göre fazladan maliyetleri aşıyorsa, büyük bir olasılıkla istenebilir olarak bakar[7]. Her iki durumda da eğer birey yatırıma girişir ve eyalet yatırımı yardımla desteklemez, gelirini de vergilendirmezse, birey (ya da ana babası, hamisi ya da yardım eden kimsesi) genel olarak bütün fazladan maliyetleri üstlenir ve fazladan kazançları da alır: özel özendiricileri sistematik biçimde toplumsal açıdan uygun olandan saptırma eğitiminde olan hiçbir olası gider ya da uygun bulunmayacak gelir yoktur.

Eğer sermaye, fiziksel aktifler için olduğu gibi insan varlığı için de, ilgili bireyler tarafından piyasadan, doğrudan yatırım yoluyla bireyden veya ana babalardan ya da yardım eden kimselerden gönüllü olarak sağlanabilseydi, sermayenin getireceği kazanç oranı her iki alanda da eşitliğe yakın eğilimde olurdu. Eğer bu oran insan değerinde sermayeden daha yüksek olsaydı, o zaman ana babalar mesleki eğitime yapacakları yatırım yerine, çocukları için o türden bir sermaye satın alma dürtüsünde olurlardı. Gerçekten de eğitime yapılan yatırımın verim oranının fiziksel sermayeye yapılan yatırımın verim oranından çok daha yüksek olduğu hakkında hatırı sayılır deneysel kanıtlar vardır. Bu fark insan sermayesinde eksik yatırımın varlığını gösterir[8].

İnsan sermayesine yapılan bu eksik yatırım büyük bir olasılıkla sermaye piyasasındaki bir kusuru yansıtıyordur. İnsan varlığına yatırım fiziksel sermayeyle aynı koşullarla ya da aynı kolaylıkla finanse edilemez. Nedenini görmek kolaydır. Eğer fiziksel sermaye yatırımını finanse etmek için bir vadeli para borçlanmasına gidildiyse, borç veren bu borç karşılığında ya ipotek şeklinde bir teminat alabilir ya da arta kalan borç için doğrudan o fiziksel aktif üzerinde hak iddia edebilir; ödemeden kaçınma durumunda o fiziksel aktifi satarak yatırımın en azından bir bölümünü paraya çevirebileceğini umabilir. Ama eğer bir insan varlığının kazanma gücünü artırmaya yönelik bir borç verirse, bunu karşılayabilecek bir teminat elde etmeyeceği bellidir. Köleliğin bulunmadığı bir eyalette yatırımı oluşturan birey satın alınamaz ve satılamaz, öyle olabilseydi bile teminatı eşit koşullarda olmazdı. Fiziksel sermayenin üretkenliği genel olarak ilk borçlananın işbirliğine dayanmaz. Ama insan sermayesinin üretkenliği çok açık bir şekilde böyledir. Gelecekteki kazançlarından başkaca hiçbir teminat sunamayan bir bireyin eğitimini finanse edecek bir borç, bu nedenle bir bina yapılmasını finanse etmek için kullanılacak bir borç önerisinden çok daha az çekicidir: teminat daha azdır ve sonuçta ortaya çıkabilecek faiz ve anaparayı tahsil masrafları daha yüksek olacaktır.

Eğitim yatırımlarının finansmanında kullanılan vadeli para borçlanmalarının uygunsuzluğu bir başka zorluk daha çıkarır. Bu tür bir yatırım ister istemez yüksek riski içerir. Beklenen ortalama kazanç yüksek olabilir, ama ortalamanın değişme olasılığı büyüktür. Değişmenin apaçık bir kaynağı ölüm ya da fiziksel yetersizliktir, ama yine de bunlar yetenek, enerji ve şanslılıktaki farklılıklar yanında çok daha önemsiz kalır. Sonuç olarak eğer vadeli para borçlanmasına gidilmiş ve bu yalnız gelecekteki ka­zançlarla teminat altına alınmış olsaydı, önemli bir bölümü hiçbir zaman ödenemeyecekti. Bu tür borçları borçlananlar açısından çekici kılabilmek için, söz konusu borçlara uygulanan itibari faiz oranları, ödenmeyen borçlardaki sermaye kayıplarını yeterince karşılayacak kadar yüksek olmalıdır. Oysa yüksek itibari faiz oranı, hem aşırı faizi düzenleyici (murabaha) yasalar aykırı düşer, hem de borçları borç alanlar için çekici olmayan bir hale getirir[9]. Diğer riskli yatırımlarda bunun karşılığı olan sorunu çözmek üzere uyarlanan araç, borç ve ipotekten sonraki net öz varlığa hisse sahibinin payı kadar sınırlı yükümlülüğün eklenmesidir. Bunun eğitimde karşılığı bir bireyin kazanç beklentilerinden bir hisse «satın almak» olacaktır; bir başka deyişle, ona gelecekteki kazançlarının bir bölümünü borç verene vermesi koşuluyla eğitimini finanse edebilmesi için avans verilmektedir. Borç veren bu yolla ilk yaptığı yatırımdan daha fazlasını göreli olarak başarılı bireylerden geri alabilecektir, bununla da başarısızlardan dolayı uğrayabileceği başlangıç yatırımından kayıplarını karşılayabilecektir.

Bu tür özel anlaşmalar için herhangi bir yasal engel yok gibi görünmektedir, yine de bunlar bir bireyin gelecekteki kazanma kapasitesinden bir hisse satın almayla, dolayısıyla kısmi kölelikle ekonomik açıdan eşittir. Hem borç veren, hem de borç alan için yüksek kârlılığına karşın bu tür anlaşmaların yaygın olamamasının bir nedeni, bir olasılıkla bunların yönetimine ilişkin maliyetlerinin yüksek olmasıdır; çünkü bireyler kendilerine verilen özgürlükle diledikleri yere gidebileceklerdir, doğru gelir bildirimleri elde edilebilmelidir, ayrıca bu anlaşmaların yürürlülük süresi çok uzundur. Bu maliyetler, özellikle küçük ölçekteki yatırımlar için, finanse edilen bireyler geniş bir coğrafi alana yayılmışlarsa herhalde yüksek olacaktır. Böylesine maliyetler, bu tipteki bir yatırımın özel himaye altında hiçbir zaman gelişememesinin öncelikli nedeni olabilir.

Bununla birlikte, bu konuda başrolü oynayan etkenler, fikrin yeniliğinin birikimsel etkisi, insan varlığına yapılan yatırımı tıpkı fiziksel bir değere yapılan yatırım gibi düşünme isteksizliği, gönüllü olarak girişilmiş olsa bile sonucunda böyle bir anlaşma­nın pek akla uygun düşmeyen toplumsal kınanma olasılığı ve böylesi yatırımlara girmeye en uygun aracıların, yani hayat sigortası şirketlerinin, yasal ve geleneksel kısıtlamaları olabilir. Olası kazanç özellikle bu işe yeni girişenler için son derecede ağır yönetim maliyetlerine katlanmaya değecek kadar büyüktür[10].

Nedeni her ne olursa olsun, piyasadaki bir kusur insan sermayesine eksik yatırıma yol açmıştır. Dolayısıyla bu tür yatırımın gelişmesine yönetim maliyetlerinin engel olduğu gerekçesiyle teknik tekelin ve piyasanın, sürtüşme ve esneksizliğine dayanarak çalışmasını geliştirme gerekçesiyle devlet müdahalesinin mantığa uydurulması mümkün olabilir.

Eğer devlet müdahale edecekse bunu nasıl yapılmalıdır? Müdahalenin ortada görünen ve şimdiye kadar uygulanan tek şekli, okullarda mesleki ya da profesyonel öğretimin karşılıksız devlet burslarıyla genel bütçe gelirlerinden finanse edilmesidir. Bu şekil açıkça uygunsuz görünmektedir.  Yatırım, fazladan kazancın yatırımı geri ödediği ve piyasa faiz oranında gelir getirdiği noktaya kadar sürdürülmelidir. Eğer yatırım insan varlığına yapılıyorsa, o zaman fazladan kazanç, bireyin hizmetlerine karşılık böyle olmasaydı ödenecek olandan daha yüksek bir ücret biçimini alır. Özel piyasa ekonomisinde birey bu kazancı kendi kişisel geliri olarak elde eder. Eğer yatırım parasal yardım görmüş olsaydı, o zaman hiçbir maliyeti üstlenmemiş olacaktı. Bu nedenle eğer yardımlar eğitim görmek isteyen ve en az kalite standardına uyan herkese verilseydi, o zaman insan varlıklarına aşırı yatırım eğilimi olabilirdi; çünkü bireyler eğitimi kendi özel maliyetlerinin üstünde herhangi bir fazladan gelir sağlayana kadar sürdürme dürtüsünde olacaklardır, hatta herhangi bir faizi bir yana bırakın, gelir yatırılan anaparayı geri ödemeye yetersiz olduğu sürece eğitime devam edeceklerdir. Böyle bir aşırı yatırımdan kaçınabilmek için devlet yardımları kısıtlama durumunda kalacaktır.   Yatırım tutarının «doğru» olarak hesaplanabilmesindeki zorluk bir yana, bu bile finanse edilebileceklerden çok daha fazla sayıda istekli arasında kısıtlı yatırım tutarının temelde keyfi bir dağıtım yoluyla yapılmasını gerektirecektir. Maliyetlerin tümü vergi ödeyenlere genel olarak üstlenilirken, eğitimlerine parasal yardım alabilecek kadar talihli olanlar yapılan yatırımın tüm kazancını elde edebileceklerdir; buysa gelirin tümüyle keyfi ve nerdeyse sapıklığa varan bir yeniden dağıtım şeklidir.

Aranılan nitelik gelirin yeniden dağılımı değil, insan ve fiziksel yatırım için gerekli sermayeyi benzer koşullarda sağlanabilir kılmaktır. Bireyler yatırım maliyetlerini kendileri üstlenmeli ve ödüllerini alabilmelidirler. Maliyetleri üstlenmek istediklerinde de yatırım yapmaları piyasa kusurları nedeniyle engellenmemelidir. Devletin bu sonuca erişebilmesinin bir yolu, insan varlıklarına net öz varlık yatırımına girişmesidir. Bir devlet organı en az kalite standardını tutturabilecek bireylere eğitimlerini finanse etmeyi önerebilir ya da finansmana yardımcı olabilir. Sınırlı bir yıllık tutarı belirli sayıda yıl boyunca bu fonların kabul görmüş bir kurumda eğitim için kullanılmasını öngörerek kullanıma açabilir. Buna karşılık birey, devletten aldığı her 1000 dolar için gelecekte elde edeceği kazançlarından belirlenecek bir tutarın üstündeki bölümünün yine belirlenecek bir yüzdesini devlete ödemeyi kabul eder. Bu ödeme kolaylıkla gelir vergisi ödemeleriyle birleştirilerek ek yönetim giderlerinin en aza indirilmesi sağlanabilir. Temel tutar, bu özel eğitim yapılmamışçasına elde edilebilecek tahmini ortalama gelire denk düşünülerek belirlenir; gelirden ödenecek paysa tüm proje kendi kendini finanse ediyor gibi düşünülerek hesaplanır. Bu yolla, eğitimi gören bireyler aslında tüm maliyeti yüklenmiş olacaklardır. Bundan sonra, kullanılmak istenen yatırım toplamı bireysel seçimle belirle­nebilir. Bunun mesleki ve profesyonel eğitimin devletçe finanse edildiği tek yol olması koşuluyla ve hesaplanan gelirlerin tüm ilintili kazanç ve maliyetleri yansıtması koşuluyla, bireylerin özgür seçimi en uygun yatırım toplamını üretme yönünde olacaktır.

Anlaşmadaki ikinci koşul, ne yazık ki, yukarıda değinilen parayla değerlendirilemeyen kazançların dahil edilmesinin olanaksızlığı nedeniyle tam olarak yerine getirilememektedir. O yüzden uygulamada, tasarlanan yatırım bir miktar daha küçük kalacaktır ve en uygun şekilde dağıtılamayacaktır[11].

Çeşitli nedenlerle, bu tasarının özel finansman kurumlarıyla vakıflar ve üniversiteler gibi kâr amacı gütmeyen kurumlarca geliştirilmesi daha yerinde olacaktır. Temel gelirlerin ve devlete ödenecek bu asıl gelirden artan bölümün kestirilmesindeki zorluklar nedeniyle tasarlanan düzenin politik bir futbola dönüşmesi gibi büyük bir tehlike vardır. Çeşitli uğraşıların gelirleri hakkında var olan bilgi, yalnızca projeyi kendi kendini finanse eder gösterecek değerlerin kabaca kestirilmesine yarayacaktır. Ek olarak, temel gelirler ve anılan paylar bireylerin önceden ke­hanetle bulunabilinecek kazanma yeterliliklerindeki farklılıklara bağlı olarak bireyden bireye değişebilir, tıpkı gruplar arasında farklı yaşam süresi beklentilerine göre değişen sigorta primlerinde olduğu gibi.

Böyle bir tasarının özel düzeyde gelişmesindeki engel yönetim giderleri olduğundan, fonları hazır kılacak uygun devlet birimi daha küçük birimler yerine federal hükümetin kendisidir. Eyaletlerden herhangi birinin maliyetleri, sözgelişi finanse edilen kişilerin izlenmesi maliyetleri, bir sigorta şirketininkiyle aynı olacaktır. Federal hükümetin bu işi üstlenmesiyle bunlar tümüyle ortadan kaldırılamasa bile en aza indirgenecektir. Örneğin, başka bir ülkeye göç eden bir birey, yasal ve ahlaki yönden kazancının karşılıklı anlaşmaya varılmış payını hâlâ ödemekle yükümlüdür, yine de bu yükümlülüğünü uygulatmak zor olabilir. Çok başarılı kişiler bu nedenle göç etme dürtüsünde olabilirler. Benzeri bir sorun, hiç kuşkusuz gelir vergisinde, hem de çok daha geniş kapsamda ortaya çıkar. Tasarlanan düzene federal düzeyde eşlik eden bu ve diğer yönetime ilişkin sorunlar, ayrıntılarında uğraştırıcı olmakla birlikte ciddi görünmemektedir. Ciddi olan sorun daha önce de anılan politik olanıdır: tasarlanan düzen, politik bir futbol olmaktan ve uygulamada kendini finanse eden bir proje olmaktan çıkarak mesleki eğitime yardım sağlayan bir araç durumuna dönüşmekten nasıl kurtarılabilir?

Ama tehlikenin olduğu kadar fırsatın bulunması da bir gerçektir. Sermaye piyasasında var olan kusurlar, daha pahalı mesleki ve profesyonel eğitimleri ancak ana babaların ya da hamilerinin gerekli eğitimlerini finanse edebileceği bireylere tahsis etme eğilimi doğurabilir. Bu kusurlar böyle bireyleri, çoğu yetenekli bireyin gerekli sermayenin bulunmamasından dolayı giremediği bir rekabet ortamından korunmuş, «yarışmayan» bir grup haline getirir. Sonuç, servet ve toplumsal konumdaki eşitsizliğin sürekli hale getirilmesidir. Yukarıda ana hatları belirtilen düzenlemelerdeki gelişmeler, sermayeyi daha yaygın olarak hazır kılacak ve bununla fırsat eşitliğinin gerçekleşmesinde, gelir ve servetteki eşitsizliklerin azaltılması ve insan kaynaklarımızın tam kullanımının geliştirilmesinde çok yol alınmış olacaktır. Bunu da rekabeti engelleyerek, özendiricileri yok ederek ve doğrudan doğruya gelirin yeniden dağılımından kaynaklanabilecek arazlarla uğraşarak değil, özendiricileri etkili kılarak ve eşitsizlik nedenlerini ortadan kaldırarak yapacaktır.

 



[1]Böyle bir önlemin ailelerin büyüklüğünü gözle görülür şekilde etkileyeceği konusu hiç de sanıldığı kadar düş ürünü değildir. Örneğin, sosyo-ekonomik düzeyi yüksek olanlarda, düşük olanlara göre doğum oranlarının daha az olması, daha yüksek öğretim standartları uygulamalarına bağlı olarak çocukların daha pahalıya gelmesiyle açıklanabilir

 

[2] Aynı etkinin başka bir alandaki çarpıcı bir örneği İngiliz Ulusal Sağlık Hizmeti (NHS) dir. Dikkatli ve derinliğine bir incelemede D.S. Lees nerdeyse kesin olarak şunu saptamıştır: “Aşırı olması bir yana, NHS'de yapılan harcamalar eğer tüketiciler özgür bir piyasada harcama yapabilmeyi seçebilselerdi daha az olabilirdi. Hastahane binasının kayıtları özellikle acınacak haldeydi.” “Seçerek Sağlık” (Health Trough Choice), Hobart Paper 14, Londra, Ekonomik İşler Enstitüsü, 1961, s. 58

[3] Bkz. George J. Stigler, Eğitimde İstihdam ve Ücret «Süreksiz Yayın» No 33 (Employment and Compensation in Education, «Ocea-sional Paper» No 33), New York, Ulusal Ekonomik Araştırına Bürosu, 1950, s. 33.

[4]Temel araştırma harcamalarını soyutlamak isterim. Okullarda öğretimi dar anlamıyla yorumlayarak boş yere çok geniş bir alana yayılacak düşüncelerden ayrı tuttum.

[5] Illinois yerine Ohio'yu kullandım, çünkü elden geçirilerek düzeltilen bu bölümün dayandığı makale yazıldıktan sonra (1953) Illinois, bu çizgi doğrultusunda Illionis'deki özel kolej ve üniversiteler için geçerli olarak elde edilebilecek burslar sağlayan bir programı kabul etti. California da aynı şeyi yaptı. Virginia benzeri bir programı daha alt düzeyler için ancak çok daha değişik bir nedenle, ırkçı bütünleşmeden kaçınmak için, kabul etti. Virginia olayı Yedinci Bölümde tartışılmıştır.

[6] Artan kazanç kısmen parasal şekilde veya bireyin mesleki eğiti¬minin uyduğu uğraşıyla bağlantılı, maddi olmayan yararlardan da oluşabilir. Benzer şekilde bu uğraşının maddi olmayan zarar¬ları da olabilir, ki bunlar yatırımın maliyetleri arasında hesaba katılmalıdır.

[7]Bir uğraşı seçimine giriş konusundaki düşüncelerin daha ayrıntılı ve kesin ifadeleri için bkz: Milton Friedman ve Simon Kuznets'in, Bağımsız Profesyonel Uygulamada Gelir (Income from Independent Professional Practice), Ne w York, Ulusal Ekonomik Araştırma Bürosu, 1945, s. 81-95, 118-37.

[8] Bkz.: G.S. Becker, «Yüksek Okul Eğitiminde Eksik Yatırım?» («Underinvestment in College Education?»)   American Eeonomic Review, Tutanaklar L (1960), 356-64; T. W. Schultz, «İnsan Sermayesine Yatırım» (Investment in human Capital), American Eeonomic Review, LXI (1961), 1-17.

[9] Bu engellere karşın vadeli para borçları, bana söylendiği kadarıyla, İsveç'te eğitimin finansmanında oldukça yaygın bir araçmış; öyle ki, bunlar ılımlı faiz oranlarıyla sağlanabiliyormuş. Bunun en yakın açıklaması herhalde üniversite mezunları arasında Birleşik Devletler'dekinden daha az bir gelir dağılımı olmasıdır. Ama bu nihai bir açıklama değildir ve uygulamada farklılığın tek ya da ana nedeni olmayabilir. Birleşik Devletler ve diğer ülkelerdeki mesleki eğitimin finansmanında kullanılan çok gelişmiş bir borç verme piyasasının olmamasının yukarıda belirtilen nedenlerle bağlantılı olup olmadığını sınamak için ya da daha kolaylıkla ortadan kaldırabilecek başka engellerin olabilirliğini açıklayabilmek için İsveç ve benzeri deneylerin daha Çok incelenmesi istek uyandırıcıdır.

Daha yakın yıllarda, ABD'de kolej öğrencilerine özel borçlar da umut verici bir gelişme olmuştur. Ana gelişme, kâr amacı gütmeyen bir kurum olan Birleşik Öğrenci Yardım Fonunun ayrı ayrı bankaların verdikleri borçlara ortak borçlu olarak imza atmasıyla başlamıştır.

[10] Bu işin nasıl yapılabileceğini ve bazı yardımcı yöntemlerle bundan nasıl kâr edilebileceğini düşünmek ilginçtir. İlk işe girişenler finanse etmeyi planladıkları bireylerden çok yüksek niteliksel standartlar isteyerek en iyi yatırımları seçebileceklerdir. Eğer bunu yaparlarsa kendi yatırımlarının kârlılığını, finanse ettikleri bireylerin üstün niteliğinin toplum tarafından tanınmasıyla artırabileceklerdir: «Eğitimi XYZ Sigorta Şirketince finanse edilmiştir» başlığı, alışverişi çekici kılacak kalitenin bir teminatı olabilir («İyi Ev Hizmetlerince onaylanmıştır» gibi».) XYZ şirketi «kendi» doktorlarına, avukatlarına, dişçilerine ve bunlar gibi nicelerine her tür genel hizmeti de verebilir.

[11] Bu kayıtlamayı dahil etmeyi önerdiklerinden dolayı Harry G. Johnson ve Paul W. Cook Jr.'a teşekkür borçluyum. Değişik işlerdeki kazançların belirlenmesinde parasal olarak değerlendirilemeyen avantaj ve dezavantajların rolünün tamamlayıcı tartışması için bkz: Friedman ve Kuznets, a.g.e.


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat