Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret393891

Giderek Fakirleşmek ya da Zenginleşmeden Gelişmek

DOĞAN KUBAN

Türkiye kimseyi sömüremeyeceğine göre, Avrupa gibi zengin olamayacak. Yurtiçindeki sömürü kuşkusuz ülkeyi zengin etmiyor. Bugünü geride bırakmak ise üretim gücünü arttırmasına bağlı. Bunun tek yolu bilimsel ve teknolojik gelişme. Toplum bunu gerçekleştiremezse ya daha fakirleşecek ya da önce ulusal gelirini daha hakça bölüşecek, sonra iklimsel zorlamalara ve enerji darlığına karşı bilimsel ve teknolojik performansını arttıracak. Her iki durumda da bilim ve teknolojiden başka bir çıkış yolu yok. Zengin olmasak da sosyal ve teknolojik olarak çağdaş bir toplum olabiliriz. Dünyanın bizim gibi ülkeleri için de başka çare yok. Çin, Kore gibi ülkeler, biri kapitalist, diğeri komünist, bu yöntemi uyguluyor.

Geleceğin sıkıntıları sayılarla gözlerine sokulduğu halde insanların vurdumduymazlığı, dünyanın her yerinde, politik yalanlar üzerine kuruludur. Bunlar Batı kaynaklıdır. Birincisi bilim ve teknolojinin gelişmesine inancın beslediği umutlardır. Bu iyi niyetli bir beklentidir. 17-20. yüzyıllar insanları şaşırtan ve umutlarını göklere çıkaran bilimsel ve teknolojik gelişmelerle doludur. Viktorya İngilteresi’nde dile getirilen geleceğe ilişkin sınırsız umutların etkisi bugün de devam ediyor. Bunun en safdil izleyicileri Amerikalılardır. Geleceğe umudun ikinci temeli sömürgecilikten miras kalmıştır. Üzerinde güneş batmayan Britanya İmparatorluğu sonsuz bir gelişmenin parlak simgesiydi. İngiliz ve Batı uygarlığı gelecek dünyanın paradigması olmuştu.

Bütün bunlar temelde bilimsel ve teknolojik üstünlük üzerine kurulmuştur. 18.-19. yüzyılın en kalabalık bilim adamı ordusu İngiltere’de ve Amerika’da yetişmiştir. 19. yüzyılda İngiliz egemenliği 20. yüzyılda Amerikan egemenliği bilimsel ve teknolojik üstünlükle perçinlenmiştir. Kendinden emin bir Anglosakson dünyasının bilim ve teknoloji ile desteklenen egemenliği çağdaş Amerikan kapitalizmini beslemiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında sömürgeler tasfiye olunca yeni bir evrensel sömürü düzeni şekillendi. Uluslararası ekonomik yaşamın ve politikanın örgütsel araçları Amerika’nın kontrolünde kaldı ve silahlı zorbalık da bu sistemin organik parçası oldu.

17. yüzyıldan İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar yaşayan sömürge sistemi dünyanın servetini Avrupa’nın kasalarına doldurmuş, bilim ve teknoloji Avrupa’da gelişmiş, Avrupa dünyanın egemeni, uygarlığın temsilcisi, felsefe, sanat, edebiyat ve musikinin ölçeği, sporun kurucusu olmuştur. Ne İslamın, ne Osmanlı İmparatorluğu’nun, ne sömürgelerin, ne Çin’in, ne de Japonya’nın bu gelişmelerde hiçbir rolü olmamıştır.

Bu geçmiş üzerinde Avrupa’nın megalomanisi anlaşılabilir bir olgudur. Avrupa kültür tarihi Mezopotamya, Mısır, Yunan ve Roma antikitelerinin her şeyine sahip çıkmış, onları herkesten önce incelemiş, arkeolojik kazıları yapmış, yapıtlarını müzelerine doldurmuş, tarihlerini yazmıştır. Avrupa bilginin egemenliğe, egemenliğin bilgiye dönüştüğünü gösteren en önemli ve tek örnektir. Diğer ülkelerin ortaçağ ya da daha öncesine dayanan başarılarıyla övünmeleri çağdaş dünyadaki konumlarını değiştirmiyor.

Dünyanın bu yeni şekillenmesinde, İslam dünyasında sadece Türkiye Kurtuluş Savaşı ile özgürlüğünü korumuştur. Bu da Osmanlı İmparatorluğu’nun dünyaya karşı 18-19. yüzyıllarda yetiştirdiği ordu sayesinde olmuştur. Türkiye, Atatürk öldükten sonra da İkinci Dünya Savaşı’nı atlatan nadir ülkelerden biri olmuş ve savaş sonrasının kalkınma olanağı onun üzerine dayanmıştır. Savaşta hurda haline gelmemenin bir tarihi lütuf olduğunu bilmemiz gerekir.

Ne var ki Cumhuriyetin sosyal içerikli programının yerine geçen 1950’den sonrasının kontrolsüz kapitalist programı Türkiye’yi bir refah devleti yapamamıştır. Bugün Türkiye’nin ulusal geliri İkinci Dünya Savaşı’nda yere serilmiş Avrupa ülkelerinden daha geridedir. Batı’nın sadık müttefiki, İslam dünyasının en gelişmiş ülkesi Türkiye neden Kore’den ve İsrail’den daha geri? Bunu ne kimse soruyor, ne kimse yanıtlıyor. Bunun temel bir cehalet üzerine oturduğunu, kente göçen köylüyü üretici olmaktan tüketici olmaya yönelten bir yeni başlangıç olduğunu halka kimse anlatmadı.

Türk nüfusun büyük çoğunluğu Cumhuriyetin başında köyde oturuyordu. Bu olgu Osmanlı’nın bütün tarihini özetler ve açıklar. Türkler Anadolu’ya göçer geldi. Osmanlı İmparatorluğu yok olduğu zaman halkın %90’ı okuma yazma bilmeyen köylüydü. Türk insanının çoğunluğu en az 1200 yıl okuma yazma bilmeden at ve eşek sırtında, koyun ve öküz arkasında yaşadı ve bu halk 1950’den sonra kentlere doldu.

İstanbul’un nüfusu altmış yılda on beş kat arttı. Anadolu’nun bütün kentlerini, nüfus olarak on kattan fazla büyüdüler. Yarım yüzyılda kırk milyon köylü ve kasabalı kentlere doluştu. Bunlar 1200 yıllık bir geleneğin araçlarını arkada bıraktı. Yaşadıkları evler, fiziksel çevreler değişti. Artık köylülüğe dönmek yok.

Ne var ki bu yeni kentliler çağdaş kentin sağladığı bütün temel konforu sağlamış olsalar bile, bunları yaratan Avrupa toplumları gibi davranamazlardı. Onlara nasıl davranmalarını söyleyecek bir kentli de kalmadı, sayıları azaldı. Altmış yıldır çoğunlukta ve iktidardalar. Eski kentli bürokrasi 1965’ten sonra tükendi. Bütün bunlar anlaşılabilir, doğal tarihi süreçlerdir. Onun için Türkiye hiçbir ilkel davranışa şaşırmamalıdır.

Viyanalı ile İstanbullu arasında bir kültür örtüşmesi olmuyor. Viyanalı kendi yarattığı bir dünyaya, İstanbullu ithal ettiği bir dünyaya uyum sağlamak zorunda. Dünya tarihinin bu yeni aşamasında dünya toplumları aynı araçları kullanıyor. Bilgi de ortak ama sahip olma aynı değil. Kanımca farklılık sanıldığı kadar karmaşık değil, fakat çok radikal. Ayrıca Batılının dünya tarihini kendi aynasına bakarak yazması, dünya tarihini allak bullak etmiştir.

 ATLI GÖÇERLER VE TÜRKLER

Roma’nın sona ermesinden sonra ortaçağın sonlarına kadar atlı göçerler dünya tarihini yönlendirdi. Türkler, Araplar, Moğollar; önce Araplar Orta Asya’dan İspanya’ya kadar yerleşmiş toplumlara egemen oldu. Türk göçerler bu arada Müslümanlığı kabul etti. Türkler 11. yüzyıldan sonra, Osmanlı’nın varlığı ile de güçlenerek 17. yüzyıla kadar eski dünyanın merkezine egemen oldu. Ne var ki bu uzun dönem ortaçağ teknolojisine fazla bir şey eklememiştir. 17. yüzyıldan başlayarak Avrupa’da yoğunlaşan bilim ve teknoloji bu egemenliği sona erdirdi. Dünya Avrupa’ya karşı direndi. Asya’da bu direncin ayakları Batı’da Osmanlı, Doğu’da Çin ve Hint gibi çok büyük iki ülkeydi. Fakat bu direnç sonunda sömürge olmalarını engellemedi. Atatürk Türkiyesi dışında.

17-20. yüzyıl tarihinin modern çağı mutlak Batı egemenliği ile sonlandı. Günümüzde Çin ve Hindistan’ın bir tür zırh oluşturan çok büyük boyutları ve hızlı teknolojik gelişmeleri Batı’nın gözünü daha kolay bir av olan Müslümanlara çevirmiş durumdadır. Müslüman ülkeler sakalla bıyık, Amerikan sömürgesi fakir özgürlük arasında çabalıyorlar. Büyük kentlere doluşmuş kırsal toplumlar bu mekanizmanın ne tarihi boyutlarını ne de çağdaş boyutlarını biliyor. İslamı 21. yüzyılın kölesi olarak gören Batı kapitalizmi bu kentlileşememiş insanlara sisli bir gelecek vaat ediyor.

Sevgili Okuyucular,

Dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz. Cezayir zengin, insanları fakir (Bu ‘Le Courrier International de bir başlık), Tunus’un sivil diktatörleri halkı aç bırakıyor. İster demokratik rejim, ister değil, ister dinci, ister laik, ister Müslüman, ister Budist ya da Taoist, ya bilim ve teknoloji ya da kölelik. Geleceğin formülü bu iki sınır arasında oluşacak. Ne yazık ki başka alternatif yok.

11.02.2011 Cumhuriyet Bilim Teknik


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat