Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam54
Toplam Ziyaret407183

Murat Kaymak

Peter F. Drucker-Hesap Vermekle Yükümlü Olan, Okuldur

(Peter Drucker, Kapitalist Ötesi Toplum, İnkılap Kitabevi Yay., s.271-291, 1994, İstanbul)

Bir teknoloji devrimi; masa üstü bilgisayarlar, sınıflara yapılan doğrudan uydu yayınları, giderek okullara daha çok yayılmaktadır. Bunlar bizim öğreniş ve öğretiş biçimimizi birkaç on yıl içinde kökünden değiştirecektir. Eğitimin ekonomisini de değiştirecektir. Okullar bugün bütünüyle emek-yoğun iken, büyük ölçü­de sermaye-yoğun hale geleceklerdir.

Ama henüz üzerinde pek konuşulmamasına rağmen daha da çarpıcı olanı, okulun sosyal pozisyonunda ve rolünde yer alacak değişikliktir. Çoktan beri çok önemli bir kuruluş olan okul, toplumun içinde olmaktan çok, topluma ait bir kuruluş olagelmiştir. Henüz vatandaş sayılmayan gençlerle ilgilenmektedir. Bu insanların henüz sorumluluğu yoktur ve işgücüne de katılmamışlardır. Bilgi toplumunda okul artık yetişkinlerin de kuruluşu haline gelmekte, özellikle ileri eğitim almış yetişkinlere hitap etmektedir. Hepsinden önemlisi de bilgi toplumunda okulun, gerek performans ve gerekse sonuçlar konusunda sorumlu duruma gelmesidir.

Batı'da okul birkaç yüzyıl önce de bir teknoloji devriminden geçmiştir. O devrim de matbaa üretimi kitapların ortaya çıkmasıyla gerçekleşmiştir. Bu eski teknoloji devrimi, bize bugün önemli dersler öğretebilir; ama öğretebileceği bu dersler teknolojik şeyler değildir. Birinci ders, yeni teknolojiyi ve öğretim biçimini benimsemenin, ulusal ve kültürel basan için de, ekonomik rekabet edebilirlik için de şart olduğudur.

1500 ile 1650 yılları arasında Batı, bütün dünyada liderliğe doğru yönelmiştir, bunun ana nedeni de okullarını yeni teknoloji ve basılı kitapların çevresinde yeniden düzenlemesidir. Buna karşılık Çin'in ve İslam dünyasının geri kalması ve sonunda Batı'ya boyun eğmesi de esas olarak okullarını basılı kitabın çevresinde yeniden tasarımlamayı reddetmelerinden kaynaklanmaktadır. Baskıyı bu kesimlerin her ikisi de kullandı; hele Çin zaten yüzyıllardan beri kullanmaktaydı (hareketli tipograf türünü değil tabii). Ama basılı kitabı okullarından uzak tutmaya karar verdiler, onu bir öğrenme ve öğretme aracı olarak kullanmak istemediler. İslam din adamları, öğretme yöntemi olarak tekrarlamaya ve ezberlemeye bağlı kaldılar. Kitabı kendileri için bir tehlike olarak gördüler, çünkü kitap öğrencilerin de tek başlarına okuyabileceği bir şeydi. Çin'de Konfüçyüsçü bilimciler de basılı kitabı reddederek el yazılı malzemeye bağlı kaldılar. Basılı kitap zaten Çin'in kültürel yapışma aykırıydı, çünkü el yazısı güzel olan insanların yöneticilik özelliklerine sahip olduğuna inanılırdı.

1550'den önce Çin ve Osmanlı Devleti (yani İslam dininin siyasal temsilcisi), dünyanın süper güçleriydi. Bu hem siyasal, hem askeri, hem ekonomik, hem bilimsel, hem de kültürel bakımdan böyleydi. 1550'ye kadar bu ülkelerin her ikisi de yükseliş dönemlerindeydi. Ama 1550'den sonra her ikisi de giderek duraklama dönemlerine girdiler. Kendi içlerine bakar oldular. Giderek savunmaya geçtiler. Batı'da okul, "ilerici" bir kurum olarak görülüyor/tüm alanlarda, yani kültürde, edebiyatta, sanatta, bilimde, ekonomide, siyasette ve askerlikte ilerlemenin motoru olarak kabul ediliyordu. İslamda ve Çin'de okul giderek ilerlemenin başlıca engeli gibi görülmeye başlandı. Her iki büyük uygarlıkta da reform hareketlerinin başlangıcı, okullara karşı isyan ile geldi.

Öğrenmedeki bu eski devrim, bize aynı derecede önemli bir başka ders daha öğretmektedir teknolojinin kendisi, tetiğini çektiği değişiklikler kadar önem taşıma­maktadır. Asıl önemli olan, okulun yapısı, içeriği ve odağı olmuştur. Her şeyi yaratan, bu yapı, içerik ve odak de­ğişiklikleridir. Öğrenmenin ve öğretmenin teknolojisinde yer alan değişiklik pek küçük bile olsa, bu üçü yine de etkili duruma gelmiştir.

Japonlar on sekizinci yüzyıl sonlarıyla on dokuzuncu yüzyıl başlarında gelişen "Kyoto Devrimi" sırasında, bunjin, yani okumuşlar ve hümanistler tarafından kurulan kendi "yeni" ve "modern" okullarında, Batı'yı izlememişlerdir. Batı'nm tersine, onlar basılı kitabı bu işin merkezine yerleştirmemişlerdir. Aslında bunjin yapısı Kyoto okullarında, Japon el yazısı sanatı doruk noktasına varmış, sonra da o kentten tüm ülkeye yayılmıştır. Japonların yeni okulları, el yazısı sanatının öğrettiklerini ve insana kazandırdığı estetik sezgileri vurgulamıştır. Japon eğitiminde bu tutum bugün bile hâlâ sürmektedir. Ama bunjin okulları, Çinliler gibi basılı kitaba arkalarını da dönmemişlerdir. Onu kullanmışlardır. Hattâ etkin biçimde kullanmışlardır. Her şeyden önemlisi de, Çinliler gibi "bilim adamı"nı sıradan halkın dışında, apayrı bir seçkinler grubu olarak görmeyi reddetmişlerdir. Bunjin '1er evrensel okur-yazarlığı kendilerine amaç edinmiş; nereye gitseler, oranın beyini çocuklara okul açması için, o okula herkesin devam edebilmesi için teşvik etmişlerdir, içerik ve kapsam olarak bunjin  okulu, Batı'dan ve Batı okullarından ne öğrenilebiliyorsa hepsini almaya yönelmiş, bunu da en çok, Nagazaki'deki Hollandalı tacirler aracılığıyla yapmıştır. Hatta Kyoto rönesansının 200 yıl önce açılan bu okulları, belki de Japonların yabancı kültürleri emebilme konusundaki benzersiz yeteneğinin bir örneğidir. Hem Çin kültürünü, hem de Batı kültürünü emip sindirmiş, onu Japonlaştırmışlardır. Yüz yıl sonra, tüm Doğu ulusları arasında yalnızca Japonları modern bir ulus haline getiren, ekonomide, teknolojide, siyasal kurumlarda ve askerlikte "batılılaşmalarını gerçekleştirirken yine de derinden derine Japon kalmalarını sağlayan da bu okullar olmuştur. On dokuzuncu yüzyılda Tokugawa Shogunate'in hâlâ derebeylikle yönetilen ve izole bir ülke olan Japonya'sını değiştirmeyi başaran herkes, bunjin okullarında okumuştur, orada büyük bunjin ustalardan ya da onların değerli öğrencilerinden dersler öğrenmiştir.

Ama teknoloji ne kadar önemli, ne kadar göze çarpan bir şey olursa olsun, okulun ve okul öğretiminin değişmesinde yine de en önemli etken değildir. En önemlisi, okulun rolünü ve işlevini, içeriğini, odağını, amacını, değerlerini yeniden düşünmektir. Teknoloji de elbette önemli olacaktır, ama bunun başlıca nedeni, eski şeyleri daha iyi yapmamızı sağlamaktan çok/bizi yeni şeyler yapmaya zorladığı içindir.

Buna ek olarak, eski Avrupa öğrenme ve öğretme devrimi bize bir örnek sunmaktadır. Bu gelişmenin en önemli kişisi, "modern okulun babası" diye bilinen John Amos Comenius'tur (1592-1670). Kendisi Çek ve Protestandı (Asıl adı Komensky idi). 1618 tarihinde Çekler Katolik Habsburglara karşı ayaklandıktan sonra yer alan Katolik karşı devrimi sırasında vatanından kaçmak zorunda kalmıştı. Bizler, basılı kitabı öğrenmenin ve öğretmenin etkin bir taşıyıcısı durumuna getiren teknolojiyi Comenius'a borçluyuz. Ders kitaplarını o icat etmiştir. Ama bu kitaplar onun için yalnızca birer araçtır. Onun okulu, yeni bir müfredat çevresinde oluşmaktadır. Bugün hâlâ dünyanın her yanındaki okulların "eğitim" diyebile­ceği şeyleri getirmiş olan odur. Amacı evrensel okuryazarlıktı, motivasyonu da dinden kaynaklanıyordu. Kendi Çek vatandaşlarının Protestan kalabilmeleri için Kitab-ı Mukaddesi kendi kendilerine okuyabilmelerini istiyordu; her ne kadar kendi mezhepleri baskı altına alınmış, papazları Papist'ler tarafından ülkeden kovalanmış olsa bile.

Önümüzdeki gerçek zorluk, teknoloji değildir. Onu ne için kullanacağımızda. Bugüne kadar hiçbir ülkede, bilgi toplumunun ihtiyaç duyduğu tür bir eğitim sistemi kurulmuş değildir. Esas beklentileri ele almaya hiçbir ülke kalkışmamıştır. Cevapları şimdilik hiç kimse bilmemekte, hiç kimse ihtiyaç duyulan şeyi yapamamaktadır. Ama en azından soruları sorabiliriz. Okul ve öğretimin kapitalist ötesi toplum için, bilgi toplumu için geçerli olan gerçeklere cevap verecek biçimde spesifikasyonunu, kaba çizgilerle de olsa çizebiliriz. Bu spesifikasyonlara uygun olarak ortaya çıkan okulun, bugünkü "modern okul" dediklerimizden farkı, Comeniüs'un 350 yıl önce çizdiği çizgilere göre biçim almış olan okulların daha önceki okullardan farkı kadar büyük olacaktır, işte spesifikasyonlar şöyledir:

*      Bizim ihtiyacımız olan okul, yüksek düzeyde evrensel okur-yazarlık sağlamak zorundadır; bunun anlamı, bugün okur-yazarlık denildiğinde anladığımızdan çok daha fazla bir şeydir.

*      Her düzeyde ve her yaştaki öğrencilere öğrenme motivasyonunu ve öğrenmeye devam etme disiplinini aşılamalıdır.

*      Hem yüksek düzeyde eğitim almış insanlara, hem de herhangi bir nedenle erken yaşlarında ileri eğitime ulaşamamış insanlara açık olmalıdır.

*      Bilgiyi hem içerik, hem de süreç olarak aktaran okullara; yani Almanların Wissen ve Köhnen diye ayırt ettiği türlerdeki okullara ihtiyacımız vardır.

*      Son olarak, öğretim artık okulların tekelinde kalamaz. Kapitalist ötesi toplumda eğitimin tüm topluma nüfuz etmesi, her türlü kuruluştan yararlanması gerekir; şirketlerden de, devlet dairelerinden de, kâr amacı gütmeyenlerden de. Bunları öğrenme ve öğretme kuruluşları haline getirmelidir. Okullar da bu arada giderek işverenlerle ortak çalışacak ve kuruluşları istihdam edecektir.

Yeni performans talepleri

Çok yüksek düzeyde evrensel okur-yazarlık ilk öncelik sırasındadır. Her şeyin temelidir. O olmadıkça, kapitalist ötesi dünyada ve onun bilgi toplumunda hiçbir topluluk yüksek performansa ulaşmayı umamaz. Tek tek öğrencileri performans gösterme, istihdam edilebilme sağlayacak aletlerle donatmak, aynı zamanda her eğitim sisteminin en başta gelen sosyal görevidir.

Öğrenmenin yeni teknolojisi ilk etkisini evrensel okur-yazarlığın bu yönü üzerinde gösterecektir. Çağlar boyunca okulların çoğu sonu gelmez saatler boyunca, öğrenilmesi öğretilmesinden kolay olan şeyleri, yani davranışlarla, uygulamalarla, tekrarlarla, feedback'lerle öğrenilmesi daha kolay olan şeyleri öğretmeye çalışmakla geçirmişlerdir, ilkokullarda öğretilen şeylerin büyük çoğunluğu bu alana girdiği gibi, eğitimin daha sonraki aşama­larında öğretilenlerin de pek çoğu yine buraya girer. Böyle konular, ister okuyup yazma, ister aritmetik, imlâ, ta­rih, biyoloji, hatta ister nöroşirurji, tıbbi teşhis ve mühendisliğin büyük bölümü gibi ileri konular olsun, en kolay şekilde bir bilgisayar programıyla öğrenilebilir. Öğretmen de motivasyon verir, yönlendirir ve cesaretlendirir. Öğretmen, bir lider ve bir kaynak olur.

Yarının okulunda öğrenciler kendi kendilerinin öğreticisi olacaklar, bilgisayar programını da kendi öz aletleri olarak kullanacaklardır. Üstelik öğrenciler ne kadar gençse, bilgisayar onlara o kadar çekici gelmekte, o kadar rehberlik edip bilgi vermektedir. Tarihe baktığımızda, ilkokulun tümüyle emek-yoğun olduğunu görürüz. Yarının ilkokulu çok büyük ölçüde sermaye-yoğun olacaktır.

Bununla birlikte, elde var olan teknolojiye rağmen, evrensel okur-yazarlık önümüze çok büyük zorluklar çıkarmaktadır. Geleneksel okur-yazarlık kavramları artık yeterli değildir. Okuma, yazma, aritmetik, yine bugünkü gibi gerekli olacaktır. Ama okur-yazarlığın artık bu temellerin çok ötesine ulaşması gerekmektedir. Rakamlara hâkimiyet gerektirmektedir. Fizik ve teknoloji dinamiği konularında temel bir anlayış gerektirmektedir. Yabancı dilleri anlamayı gerektirmektedir. Ayrıca bir kuruluşun üyesi olarak, yani eleman olarak nasıl etkin olunabileceğimi öğrenmeyi de gerektirmektedir.

Evrensel okur-yazarlık, öğrenimin önceliğine kesinlikle adanmış olmak demektir. Okulun, özellikle de yeni başlayanların, çocukların okulunun, temel becerileri öğrenmenin dışında diğer her şeyi ikinci plana itmesi gerekmektedir. Okul bu becerileri genç öğrenciye başarıyla aktaramazsa, yeni başlayanlara özgüven verme, kompetanlık verme, onları becerikli yapma yolundaki kritik görevlerini yerine getirememiş olur. Kapitalist ötesi toplumda, bilgi toplumunda, onları birkaç yıl sonra performans vermeye hazırlayamamış olur.

Bu durum, modern eğitimin, özellikle de Amerikan eğitiminin şimdi geçerli olan trendlerini tersine çevirmeyi gerektirecektir. Evrensel okur-yazarlığı Birinci Dünya Savaşı sonunda, haydi diyelim iki İkinci Dünya Savaşı sonunda başarmış olduğunu sanan Amerikan eğitimi, önceliklerini değiştirmiş bulunmaktadır. Okulun ilk önceliği, öğrenme değil de sosyal reform oluvermiştir. 1950lerde ve 1960'larda bizler ABD'de bu kararı verirken, belki de başka seçeneğimiz olmadığından durum kaçınılmazdı. Karşımıza dikilen ırk sorununun ciddiliği ve yaygınlığı, Siyahların durumu ve geçmişteki köleliğin günahının gölgesi, 150 yıldan beri Amerika'nın en büyük sorunu olmuştu ve daha 50 veya 100 yıl öyle kalacağa benzemektedir. Ama bu sosyal görevi okullar yapamaz. Tüm diğer kuruluşlar gibi, okullar da ancak kendi özel amaçlarını oluşturan konuda başarılıdır. Öğrenmeyi sosyal amaçların yanında ikinci plana indirmek belki ırksal birleşme, Siyahların durumunu yükseltme konularında gerçekten iyileşmeler sağlamış olabilir -bunun böyle olduğunu ileri süren başarılı Siyahların sayısı giderek artmaktadır. Ama sosyal amaçları öğrenme amacının önüne geçirmek, Amerikan temel eğitimindeki inişin, yani ABD'deki geleneksel okur-yazarlığın krize gitmesinin başlıca nedeni olmuştur. Üst ve orta sınıf çocukları okuryazarlığı hâlâ elde edebilmektedir. Ama onu elde etmeye en çok ihtiyacı olanlar; elde edememektedir. Bunlar yoksulların çocuklarıyla göçmenlerin çocuklarıdır.

Şimdi gerekli olan, okulun ilk amacını tekrar ön plana almaktır. O amaç sosyal reform ya da sosyal iyileştirme değildir. Bireylerin öğrenmesidir ve öyle olmalıdır. ABD eğitimindeki en umut verici gelişmeler belki de başarılı Siyahların da bunu sürekli olarak söylemesidir. Bu kişiler arasında, "Voucher plan"ı eğitim ileri gelenlerine karşı savunan, Wisconsinlı Siyah kadın milletvekili de vardır. Söz konusu plan, anne-babaların çocukları için öğrenmeye odaklanmış ve öğrenme bekleyen bir okul seçebilmelerine olanak tanımaktadır.

Liberaller ve İlericiler buna seçkinci, hatta ırkçı bir politika diye saldıracaklardır. Ama okulların en seçkinci grubu olan Japon okulları, en eşitlikçi toplumu yaratmayı başarmıştır. Son derece rekabetçi bir ortam olan eğitim yarışında yıldız gibi parlayamayanlar bile, yine de modern toplumda başarı gösterecek, performans verecek çok yüksek yetenekleri edinebilmektedirler. Ama Japon okulunda okur-yazarlık en baş önem sırasını almakta, başka her şey onun yanında ikinci planda kalmaktadır. Ayrıca bugün bile pek çok Amerikan okulunda da en dezavantajlı sayılan Siyah çocuklar çok iyi öğrenebilmektedirler, çünkü onlardan bu beklenmekte, bu talep edilmektedir.

Öğrenmek için öğrenmek

"Okur-yazarlık” geleneksel olarak, konular halindeki bilgileri edinmek, yani çarpma yapabilmek ve Amerikan tarihi konusunda biraz bilgi sahibi olmak anlamına gelmiştir. Ama bilgi toplumunun aynı zamanda süreç bilgilere, yani okulların şimdiye kadar pek seyrek olarak öğretmeye kalkıştığı şeye de ihtiyacı vardır.

Bilgi toplumunda insanların nasıl öğrenileceğini öğrenmesi gerekmektedir. Gerçekten de bilgi toplumunda, konuların önemi nispeten daha az, ama öğrencinin öğrenmeye devam etme kapasitesinin ve motivasyonunun yükselmesinin önemi daha çoktur. Bunun için bize bir öğrenme disiplini gereklidir. Ama ömür boyu öğrenme için de öğrenmenin çekici olması, kendi başına yüksek düzeyde doyum vermesi, kişinin hevesle istediği bir şey olması şarttır.

Bugünkü eğitim sistemleri arasında yalnızca Japonlar öğrencilere öğrenme disiplini vermeye çalışmaktadırlar. Japon öğrenci 18 yaşında matematik testinde çok yüksek puanlar tutturur, ama aradan 10 yıl geçtiğinde matematiği o da 28 yaşındaki bir Amerikalı kadar unutmuş olur. Oysa 10 yıl önce o Amerikalı aynı matematik testinde Japondan çok daha düşük puan almıştır. Aradaki fark, Japonların okuldan ayrılırken nasıl çalışılıp öğrenileceğini, nasıl sebat edileceğini biliyor olmalarıdır.

Ama Japonların öğrenme disiplini, üniversiteye giriş sınavı cehennemi, motivasyon verici bir şey değildir. Daha çok korkuya ve baskıya dayalıdır. Öğrenmeye devam etme isteğini ezip yok eder. Oysa bizim ihtiyaç duyduğumuz şey o istektir.

Amerika'nın genel bilgi veren üniversitelerindeyse öğrenim birçok öğrenci için keyiflidir. Ama o da yalnızca keyiflidir. Her türlü disiplinden yoksundur. "Kendini iyi hissetme"yi başarı sanmakta, "uyarılma"yı da disiplin zannetmektedir.

Aslında ne yapmak gerektiğini bilmiyoruz. Binlerce değilse bile yüzlerce yıldan beri, hem öğrenmeye devam etmek için gereken motivasyonu, hem de gerekli disiplini yaratmaktayız, iyi öğretmenler, iyi sanatçılar yapabilmektedir bunu. Sporda iyi antrenörler yapabilmektedir. Bugünlerde yönetim geliştirme literatüründe adını pek sık duymaya başladığımız bir kuruluşun astlarına yardım eden, onlara taktik veren yöneticileri de yapabilmektedir. Bu insanlar öğrencilerini öyle büyük başarılara ulaştırabilmektedirler ki, öğrencinin kendisi bile şaşırmakta, heyecan ve motivasyon büsbütün coşmaktadır; özellikle de hevesli, disiplinli, azimli çalışma ve pratikle öğrenmeyi sürdürme gibi gerçekten ihtiyaç duyduğumuz şey gerçekleşmektedir.

Müzikte gam çalma egzersizleri yapmak kadar sıkıcı bir şey yoktur. Ama piyanistler ne kadar büyük ve başarılı olursa, gamları o kadar çok çalar, saatlerini, günlerini, haftalarını buna verirler. Aynı şekilde, cerrahların da daha iyi olanları, işleri için günlerce, haftalarca egzersiz yaparlar. Piyanistler o gamları aylarca çaldığında, teknik yeteneklerinde pek küçük bir iyileşme fark edilir. Ama onlar kendi bekledikleri müziksel sonucu başardıklarını kendi kulaklarıyla işitirler. Cerrahlar da "dikiş atma" becerilerini o kadar çok egzersizle geliştirmeye çalıştıklarında, parmak hareketlerinde fark edilen iyileşme pek azdır. Ama bu sayede ameliyatları hızlanır, bir hayat kurta­rabilirler. Başarı, tiryakilik yapan bir konudur.

Ama başarı, insanın pek de yetenekli olmadığı, iyi beceremediği bir işi biraz daha az kötü yapmaya başlaması demek değildir. Motivasyon veren başarı, kişinin zaten iyi başardığı bir şeyi olağanüstü iyi yapabilmesi demektir. Başarı, öğrencinin güçlü yanlarına dayalı olmalıdır. Bunu zaten binlerce yıldan beri her sanatçının öğretmeni, her sporcunun antrenörü, her çalışanın koruyucusu bilmektedir. Aslında öğretmen 'in ve öğreti'nin en iyi tanımı, "öğrencinin güçlü yanlarını bulup onları başarıya yönlendirmek", biçiminde verilmektedir. Bu tanım, Batı geleneğinin en büyük öğretmenlerinden biri sayılan St. Augustine de Hippo'nun (354-420) Dialogue on the Teacher'mda (Öğretmen Üzerine Diyalog) geçmektedir.

Bunu okullarla okul öğretmenleri de bilmektedirler. Ama onların, öğrencilerin güçlü noktalarını bulup bu noktalara odaklanmasına pek seyrek olarak izin verilir. Onun yerine, öğrencinin zaaflarına odaklanma geleneği yerleşmiştir. En azından üniversite bitinceye kadar, sınıfta geçen zamanın hemen hemen tümünde, hep zayıf yönler onarılmaya çalışılır. Yani zaman, saygın bir "vasat" düzey yaratmaya harcanır.

Öğrencilerin gerçekten de çekirdek beceriler konu­sunda en azından asgari düzeyde kompetanlığı elde etmesi şarttır. Zaaflarını onarmak da gereklidir. Vasatlık düzeyine de ihtiyaçları vardır. Ama geleneksel okulda başka hiçbir şeye hemen hemen hiç zaman kalmamaktadır. Geleneksel okulun en gururlu ürünleri, yani her derste "A" alan öğrenciler, genel olarak vasat standartları yerine getirmiş olanlardır. Esas başarı göstere değildir. İtaat edenlerdir. Ama yeniden söylemekte yarar var, geleneksel okulun zaten başka bir seçeneği yoktu. Onun ilk görevi, her öğrenciye temel becerilerde bir yeterlilik kazandırmaktı. Bu da küçük ve tenha bir sınıfta bile, ancak öğrencilerin zayıf yönlerine odaklanmak ve onları onarmakla yapılabilirdi.

İşte bu noktalarda yeni teknolojiler en büyük fark yaratabilir. Öğretmeni, zamanının tümünü değilse bile çoğunu sıradan öğrenmelere, onarma öğrenmelerine, tekrarlarla öğrenmelere hasretmekten kurtarır. Öğretmenlerin elbette ki yine de yukarıda saydıklarımızın tümü için liderlik etmesi gerekir. Ama geleneksel olarak onların zamanının çoğu "izleme" işlerine gitmektedir. Eski bir söz vardır öğretmenlerin zamanının çoğu, öğretmenlik etmekle değil, öğretmen yardımcılığı etmekle geçer derler. O işi de bilgisayar çok iyi yapabilmekte, hatta insandan enikonu daha iyi yapabilmektedir. Böylelikle, umulur ki öğretmenler zamanlarının daha çoğunu, öğrencilerdeki güçlü yanları bulmaya, onlara odaklanmaya, öğrencileri başarıya götürmeye ayırabilirler. Yani öğretmenlerin öğretmeye zamanı artacağını bekleyebiliriz.

Ama teknoloji bunu yapmalarına zaman verse acaba okul, tutumu değiştirip güçlü noktalara odaklanacak mıdır? "Öğrencilere" öğretmek yerine "bireylere” öğretmeye razı olacak mıdır? Okulun da, öğretmenin de çocuğa yine şöyle demesi gerekecektir tabii: "Betsy (yada John), senin uzun bölmeler konusunda daha çok alıştırma yapman gerek. İşte sana bunu sağlayacak bir dizi bölme. "Okul da, öğretmen de hâlâ Betsy'nin ya da John'ın çalışmalarını yapıp yapmadığını izlemek zorunda kalacaktır. Yine Betsy ile ya da John'la oturup ona açıklamak, göstermek, onu cesaretlendirmek zorundadırlar. Ama bilgisayar devreye öğretmen yardımcısı olarak girince, öğ­retmenler artık Betsy'nin ya da John'ın yanında oturup bölmeleri yapışını seyretmek zorunda değildir. Oysa şimdi zamanlarının tümünü değilse bile çoğunu böyle işlere ayırmaktadırlar. Ama buna karşılık acaba çocuğa, "Betsy, sen çok güzel resim yapıyorsun. Sınıftaki bütün çocukların portresini yapmayı denesene!" demeye istekli olacaklar mıdır?

Okulların öğretmesi gereken bir de ikinci süreç-bilgi vardır. Daha doğrusu, o da okulda öğrenilmesi gereken şeyler arasındadır. Bunun aslı, bir önceki bölümde, bilgide gerekli mahsulü almak için gerekli olan süreçtir. Daha önce de değinildiği gibi, bunun başarılacağı yer herhalde okuldan çok, hayatın uygulama aşamaları olacaktır. Bugün için bilginin getireceği mahsulle ilgilenen tek okul tipi, mesleki okullar, yani mühendislik, tıp, hukuk, yönetim okullarıdır. Çünkü bunlar, teoriden çok uygulamaya eğilen okullardır. Ama bilginin getireceği mahsulü yükseltmek herkesin ihtiyacıdır. Bunun için de sürecin, yani kavramların, teşhisin, becerilerin; öğretilebilir, en azından öğrenilebilir duruma getirilmesi gerekir. Bu da kesinlikle eğitimsel bir adımdır, dolayısıyla da okullara düşen bir görevdir.

Toplumda okul

Okul çok uzun süredir merkez bir sosyal kurumdur.

Batı'da bu, Rönesans'tan beri böyledir, Doğu'da ise geçmişi daha eskidir. Ama toplumun içinde olmaktan çok, toplumun malı durumundadır. Ayrı bir kurumdur. Başka bir kurumla birleştiğine pek seyrek rastlanır. Batı'da böyle durumlar ancak ilk dönemlerde, ortaçağın Benedictine manastırlarında görülmüş, manastırın okulları laik eğitimden çok, geleceğin papazlarını yetiştirmeye dönük eğitim vermiştir. Zaten o okullar da yetişkin insanlar için değildir. Pedagoji kelimenin kökü olan "paidos", Yunancada erkek çocuk anlamına gelmektedir.

Dolayısıyla bundan böyle okulun giderek daha çok toplumun içinde olması, öğretim ve öğrenme yöntemleri kadar, içerik ve süreç de büyük bir değişiklik sayılabilir. Okul yine gençlere öğretim vermeyi sürdürecektir. Ama öğrenme artık ömür boyu sürecek bir faaliyet haline geleceği, "yetişkin" olur olmaz sona ermeyeceği için, okulların da ömür boyu öğrenme kavramına göre düzenlenmesi zorunlu olacaktır. Yani okulların "açık sistemler" haline dönüşmesinden kaçınılamaz.

Hemen her yerdeki okullar, öğrencilerin her aşamaya belirli bir yaşta ve reçetesi belirlenmiş, standart bir hazırlığa sahip olarak başlayacağını varsaymaktadır. ABD'de insan yuvaya 5 yaşında, ilkokula 6 yaşında, ortaokula 12 yaşında, liseye de 15 yaşında başlar. Üniversite yaşı 18'dir ve bu böylece gider. Eğer bu basamaklardan birini atlamışsanız (yuva hariç), ebediyen sistemin dışında kalırsınız ve bir daha kabul edilmeniz (imkânsız değilse bile) çok zordur.

Geleneksel okul için bu durum, açıkça görülen bir aksiyomdur ve hemen hemen kanun niteliğindedir. Ama bu durum bilginin tabiatıyla bağdaşmadığı gibi, bilgi toplumunun, kapitalist ötesi toplumun ihtiyaçlarıyla da bağdaşmamaktadır. Bugün asıl gerekli olan, yeni bir aksiyomdur: "Kişi ne kadar çok okul öğrenimi alırsa, genellikle o kadar daha çok okul öğrenimine ihtiyaç duyacaktır."

ABD'de doktorlar, avukatlar, mühendisler, şirket yöneticileri, birkaç yılda bir okula dönme ihtiyacını giderek daha çok duymaktadırlar, çünkü aksi halde modası geçmiş kimseler haline gelmeleri tehlikesi vardır. ABD dışında ise, yetişkinlerin yeni baştan okula dönmesi hâlâ bir istisnadır; hele zaten faaliyet gösterdikleri, bir hayli bilgiye sahip oldukları bir dalda, daha ileri eğitim almak üzere okula dönüşlerine hemen hemen hiç rastlanmamaktadır. Japonya'da böyle bir şey hiç bilinmediği gibi, Fransa'da, İtalya’da, genellikle Almanya'da, İngiltere'de ve İskandinavya’da da böyle durumlara hiç rastlanmamaktadır. Oysa bunun tüm gelişmiş ülkelerde bir standart haline gelmesi şarttır.

Ondan da daha büyük yenilik sayabileceğimiz şey, eğitim sistemini ucu açık hale getirmek, yani insanların çeşitli aşamalara herhangi bir yaşta girmesine izin vermektir.

ABD'de bu çok büyük bir hızla gerçekleşmektedir, İngiltere’nin de açık üniversitesi vardır. Ama bunlar henüz yalnızca başlangıç sayılır.

Bilgi toplumunun bilgi potansiyelini ziyan edecek durumu olamaz. Beri yandan, dereceler de bilgi işlerine girmek için pasaport durumuna gelmiştir. ABD ve Japonya gibi, pek çok gencin üniversiteye devam ettiği ülkelerde bile, daha çok sayıda genç, 16-18 yaşındayken eğitim hayatından uzaklaşmaktadır. Bu insanların hepsinin, bilgi işleri için gerekli zihinsel kapasiteden yoksun olduğunu varsaymak için hiçbir neden yoktur. Tüm tecrübelerimiz bunun tersini göstermektedir. Onları üniversiteye devam eden gençlerden ayıran şey çoğu zaman yalnızca parasızlıktır. Parlak zekâya sahip birçok genç üniversiteye gitmemektedir, çünkü 18 yaşında yeterince olgun olduklarından, yeni yetmeliğin kozasından çıkıp yetişkin olmayı seçmişlerdir. Aradan on yıl geçtiğinde geri dönmek isteyebilirler. Böylelerine ders vermiş tüm öğretmenlerin de belirteceği gibi, o zaman çok parlak öğrenciler olmaktadırlar; yalnızca motivasyonları yüzünden olsa bile! Toplumun insanları, hangi işin gerekli kalifikasyonuna sahipse, o işe kabul etmesi, yaşına bakmaması gerekir.

Günümüzde hiçbir toplum buna göre düzenlenmiş değildir. Hatta gelişmiş ülkelerin çoğu, insanları çalışma hayatına ilk başladıkları düzeyde tutmak üzere düzenlenmiştir. Sistemin en katı hali, Japonya'da görülenidir, ama Avrupa'da da ona yakın bir katılık sergilenmektedir. ABD, yetişkinlere eğitim fırsattan yaratmakta hepsinden ileriye gitmiştir. Son yirmi yıl içinde Amerikan eğitiminin büyüme alanı, her yaştaki yetişkinlerin eğitime devam etmesi alanı olmuştur. Bunlar lise ve üniversite diplomalarını kapsadığı kadar, yüksek eğitim almış kişilerin daha ileri bilgiler edinmesine dönük eğitimi de kapsamaktadır. Bu durum ABD'ye, diğer gelişmiş ülkelere oranla büyük bir avantaj kazandırmaktadır. Ama ABD'de bile hâlâ insanları, eğer temel özellikleri erken yaşta edinmemişse, bilgi işlerine almakta isteksizlik görülmektedir.

Ortak olarak okullar

Öğretim artık okulların yaptığı bir şey olmaktan çıkacaktır. Giderek, okulların tekel olmaktan çok ortak olduğu bir birleşik girişim durumuna gelecektir. Birçok alanda okullar, diğer öğretim ve öğrenim kurumları arasında, rakiplerden biri olacaktır.

Okul, daha önce de değinildiği gibi, geleneksel olarak, öğrenilen yerdir; iş de çalışılan yerdir. Ama aradaki bu çizgi giderek keskinliğini kaybedip daha çok bulanıklaşacaktır. Okul giderek, fulltime çalışan yetişkinlerin bilgi almaya devam ettiği bir yer olacaktır. Üç günlük bir seminer için, bir hafta sonu kursu için, üç haftalık entansif bir eğitim için okula gelecekler ya da birkaç yıl boyunca haftada iki akşam düzenli olarak gelip sonunda bir eğitim derecesi elde edeceklerdir. Ama iş de yetişkinlerin öğrenmeye devam ettiği bir yer olacaktır, işte verilen eğitimler elbette ki yeni bir şey değildir. Ama eskiden daha çok, işe yeni başlayanlara özgü sayılırdı.

Giderek, işte verilen şu ya da bu türlü eğitimler ömür boyu süren bir şey olacaktır. Yetişkin, özellikle de ileri bilgiye sahip yetişkin, eğitim almanın yanı sıra bir yandan da eğitim veren kişiye dönüşecek, yani hem öğretmen, hem öğrenci olacaktır.

ABD'de işverenler -yani şirketler, hükümet ve ordu- daha şimdiden yetişkin personeli eğitmek için harcanan parayı, ülkenin okul eğitimi vermeye harcadığı paranın düzeyine getirmişlerdir.

Bundan sonraki aşama, okullarla istihdam eden kuruluşlar arasında bir ortaklık oluşmasıdır. Almanlar çıraklık programlarında 150 yıldan beri okullarla işverenlerin bir arada çalışarak gençleri eğitmesini sağlamaktadırlar. Ama okullarla işveren kuruluşlar, yetişkinlerin ileri eğitimi konusunda da birlikte çalışmayı öğrenmek zorunda kalacaklardır. Bu görev, ister zaten yüksek eğitim almış insanların daha ileri eğitimiyle, ister şu ya da bu nedenle yüksek eğitim fırsatını erken yaşta ellerinden kaçırmış kimselerle ilgili olsun, giderek daha büyük ölçüde, ortaklıklar, işbirlikleri, çıraklıklar biçiminde verilecek, okullarla diğer kuruluşlar bu yolda birlikte çalışacaklardır. Okullar, yetişkin kişilerle ve işveren kuruluşlarla çalışmanın getireceği uyarıya çok ihtiyaç duymaktadırlar, buna karşılık yetişkinlerle işveren kuruluşlar da okullarla işbirliği yapmanın getireceği uyarılara muhtaçtırlar.

Hesap verecek okul

Bizler aramızda, "iyi okullardan, "zayıf okullardan, "prestij okullarından söz ederiz. Japonya'da bazı üniversiteler, örneğin Tokyo, Kyoto, Keio, Waseda ve Hitotsubaşi gibileri; büyük şirketlerdeki ve devletteki kariyer pozisyonlarına giriş fırsatlarını hemen hemen kendi kontrolleri altmda tutmaktadırlar. Fransa'da Grands Ecoles de benzer bir güce ve prestije sahiptir. Oxford'la Cambridge'e gelince, artık Academia'nın mutlak hükümdarları sayılmasalar bile, aynı güç onlarda da vardır. Ayrıca türlü türlü ölçümler de söz konusudur. Bir temel bilgiler üni­versitesinden çıkanların yüzde kaçının doktoraya devam ettiğine bakarız, o üniversitenin kütüphanesinde kaç cilt kitap olduğuna bakarız, hangi lisenin öğrencilerinin ne oranda, birinci sırada istedikleri üniversiteye kabul edildiğine bakarız, çeşitli üniversitelerin öğrenciler arasında ne kadar popüler olduğuna bakarız. Ama "Bu okulun elde ettiği sonuçlar nedir? Ne olmalıdır?" sorularını daha yeni yeni sormaya başlıyoruz.

Bu sorular er geç zaten ortaya çıkacaktı. Yüzyılımızda eğitim, hesap sormaktan feragat edeceğimiz kadar ucuz bir şey değildir. Daha önceki bölümlerde de değinildiği gibi, gelişmiş ülkelerin okullara harcadığı giderler göklere yükselmiş, 1913'te Gayri Safi Milli Hasıla'nın % 2'siyken, 80 yıl sonra % 10'una çıkmıştır. Ama okulların hesap sormamayı göze alamayacağımız kadar önem kazanmasının bir başka nedeni d;e elde edecekleri sonuç­ların neler olması gerektiğini, bu sonuçlara varabilme yolunda performanslarının nasıl olması gerektiğini düşünmek zorunda olmalarıdır. Elbette ki değişik eğitim sistemleri ve değişik okullar bu sorulara farklı yanıtlar vereceklerdir. Ama her okul sistemi ve her okul, çok geçmeden bu soruları sormak, bu konuyu ciddiye almak zorunda bırakılacaktır. Artık okul müdürlerinin hep ileri sürdüğü, “Öğrenciler tembel ve aptal" bahanesini, kötü performansa bir özür olarak kabul edemeyiz. Bilgi artık toplumun merkez kaynağı haline gelince, okulun sorumluluğu tembel öğrencilerle zayıf öğrencileri de kapsamaktadır. Ortada ancak, performans veren okullarla, performans veremeyen okullar vardır.

Okullar daha şimdiden öğretim verme konusundaki tekellerini kaybetmektedirler. Zaten çeşitli okullar arasındaki rekabet her zaman için vardı. Fransa'da devlet okullarıyla Katolik okulları arasında, Amerika'da çeşitli kolejlerle üniversiteler arasında, bunları görmeye alışkındık. Gelişmiş ülkelerdeki "prestij okulları" arasındaki rekabete baktığınızda, bu kadar yoğun bir rekabet ortamının pek az sanayide var olduğunu görürsünüz. Ama rekabet giderek okullarla okul olmayan kuruluşlar arasında yer almaya başlayacak, çeşit çeşit kuruluşlar bu alana girecek, her biri öğretime farklı bir yaklaşım getirecektir:

Neler olabileceği konusunda bir örnek, başta gelen iş idaresi okullarıyla rekabete girişen büyük bir Amerikan şirketidir. Bu şirket kendi yöneticileri için geliştirdiği bir yönetim eğitimi programını diğer şirketlere pazarlamaktadır, yalanda devlet dairelerine ve silahlı kuvvetlere de pazarlamaya hazırlanmaktadır. Bir başka örnek de Japonların, juku’sudur. Bunlara şimdi ortaokul ve lise öğrencilerinin büyük bir bölümü kaydolmaktadır. Bu arada bir Amerikalı yayıncı da son zamanlarda bir kampanya başlatmış, önümüzdeki beş yıl içinde 600 okul kurmaya yönelmiştir. Bu okulların orta düzeyde ücret alması planlanmıştır, ama yine de çok kârlı olacakları beklenmektedir. Ayrıca bu okullar, sonuç elde etmeyi vaat etmektedir; "Testte yüksek puan almazsanız paranızı iade ederiz!" demektedirler.

Bu tür girişimlerin birçoğu da elbette ki başarısız olacaktır. Ama çok sayıda benzerlerinin ortaya çıkacağına kuşku yoktur. Bilgi giderek kapitalist-ötesi toplumun kaynağı haline gelince, bilgiyi "üreten" ve "dağıtan" kanalların, yani okulların sosyal pozisyonuna ve tekel durumuna da meydan okumalar başlayacaktır. Ortaya çıkacak rakiplerden bazılarının da başarılı olacağı kesindir.

Neler öğretilecek ve öğrenilecektir; nasıl öğretilecek ve öğrenilecektir; öğrenimin ve okulların müşterileri kimler olacaktır; toplum içinde okulun yeri ne olacaktır. İşte bütün bunlar, önümüzdeki on yıllarda büyük değişiklere uğrayacak konulardır. Aslında başka hiçbir kurum, öğretimin ve okulların yüzyüze bulunduğu zorluklar kadar köklü değişikliklerle karşı karşıya değildir.

Ama değişikliklerin en büyüğü ve bizim de en az hazırlıklı olduğumuz, okulun kendini elde edilecek sonuçlara adamasıdır. Kendine baş amaç olarak, sorumluluğunu üstlendiği ve karşılığında ücret aldığı performansı görmek zorundadır. Okullar artık hesap vermek zo­runda olacaklardır.

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
5° 2°
Saat