Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam57
Toplam Ziyaret393905

Peter F. Drucker-Eğitimli İnsan

(Kapitalist Ötesi Toplum, İnkılap Kitabevi, s. 292-303, İstanbul, 1994)

Bu kitap, insanın içinde yaşadığı, çalıştığı ve bilgiler öğrendiği çevreyi ele almaktadır. Kişinin kendisini ele almamaktadır. Ama girmekte olduğumuz bilgi toplumunda, merkez olan kişidir. Bilgi, para gibi kişinin dışında bir şey değildir. Bilgi bir kitabın, bir veri bankasının, bir yazılım programının içinde bulunan ve orada kalan bir şey de değildir. Oralardakiler yalnızca enformasyondur. Bilgi her zaman insanın içindedir,  bir insan tarafından öğretilir ve öğrenilir, doğru ya da yanlış kullanılır. Böyle olunca, bilgi toplumuna geçiş, kişiyi merkeze yerleştirmektedir. Bu da ortaya, bilgi toplumunun temsilcisi olan eğitimli insan'la ilgili olarak yeni zorluklar, yeni sorunlar, eski ve,  yeni, ama örneğine rastlanmamış sorular çıkarmaktadır.

Daha önceki toplumlarda eğitimli insan bir süstü. Almanların kültür diye adlandırdığı şeyi temsil eder, bir dehşet ve saygı karışımıyla karşılanır, diğer dillerdeki benzeri kelimeler bunu pek anlatamazdı. Ama bilgi toplumunda, eğitimli insan doğrudan doğruya toplumun amblemi, simgesi, bayrakçısıdır. Eğitimli insan, sosyologların deyimiyle sosyal bir “arşitip”tir. Toplumun performans kapasitesini tanımlayan odur. Ama aynı zamanda- toplumun değerlerini, inançlarını, taahhütlerini de o temsil eder. Eğer feodal şövalye, Ortaçağ başlarında toplumun kendisi idiyse, "burjuva" da kapitalizmde toplumun kendisi idiyse, eğitimli insan'ın da kapitalist-ötesi toplumda, yani bilginin merkez kaynak olmasıyla, toplumun kendisi olacağı kesindir.

Bu durum, eğitimli insan sözünün anlamını da değiştirecek demektir. Eğitimli olmanın ne anlama geldiği de değişecektir. Eğitimli insan tanımının çok kritik önem taşıyacağına kuşku yoktur. Bilgi, kilit kaynak olunca, eğitimli insandan yeni talepler, yeni zorluklar, yeni sorumluluklar beklenecektir. Artık önemli olan odur.

Son on-on beş yıldan beri, Amerikan akademik çevrelerinde eğitimli insan konusunda ateşli —zaman zaman da hırçın— bir tartışma yer almaktadır. Böyle bir insan olmalı mıdır? Böyle bir insan olabilir mi? Genel olarak neler "eğitim" sayılmalıdır?

Post-Marksistlerden, radikal feministlerden ve diğer "anti'lerden oluşan gruplar, eğitimli insan diye birinin olamayacağını ileri sürmektedirler. Bu yeni nihilistlerin tutumu, "Dekonstrüksiyonist" diye isimlendirilmektedir. Aynı grubun içinden bazıları da olsa olsa ancak eğitimli kişi olabilir demekte, her cinsiyetin, her etnik grubun, her ırkın, her "azınlık" grubunun, kendi ayrı kültürlerinde, kendi ayrı—aslında izole— eğitimli kişilere ihtiyaç duyacağını savunmaktadırlar. Bu kimseler aslında "insaniyet" peşinde olduklarından, henüz Hitler'in "Aryen Fiziği", Stalin'in "Marksist Genetiği" ya da Mao'nun "Komünist Psikolojisi gibi seslerin yankıları yükselmiş değildir. Ama bu anti-gelenek gruplarının tartışmaları da hatıra o eski totaliterlerin tartışmalarını getirmektedir. Zaten hedefleri de aynıdır,  eğitimli insan kavramının adı ne olursa olsun (Batıda “eğitimli kişi", Çin ve Japonya'da bunjin olsa bile) çekirdeğinde yatan evrenselliktir.

Karşı görüşte olanlara belki "Hümanistler" denilebilir. Bunlar da şimdiki sistemi hor görmektedirler, ama hor görüşlerinin nedeni bu sefer, evrensel Eğitimli Kişi'yi çıkaramadığı içindir. Hümanist eleştirmenler, on dokuzuncu yüzyıla, "Liberal Sanatlar"a, "Klasikler"e, Almanların Gebildete Mensch'ine geri dönmeyi istemektedirler. Henüz Robert Hutchins ile Mortimer Adler'in 50 yıl önce Chicago Üniversitesi'nden çıkardıkları çağrıya, yani "bilgenin tümünün birkaç "büyük kitap"ta toplanmış olduğu mesajına varmış değillerdir. Ama yine de Hutchins-Adler'in "modernlik öncesine dönüş" fikrinin soyundan geldikleri ortadadır.

Ne yazık ki her iki taraf da yanılmaktadır. Bilgi toplumunun çekirdeğinde eğitimli kişi kavramının yatması zorunludur. Bunun evrensel bir kavram olması da zorunludur, çünkü bilgi toplumu bir bilgi toplumudur, globaldir. Hem parasında, hem ekonomisinde, hem mesleklerinde, hem teknolojisinde, hem ana sorunlarında, hep-sinden çok da enformasyonunda globaldir. Kapitalist-ötesi toplumun birleştirici bir güce ihtiyacı vardır. Yerel, özel ve ayrı ayrı gelenekleri, ortak ve paylaşılmış bir değerler adanmışlığına, ortak bir mükemmellik kavramına, ortak bir saygıya çevirecek liderliğe ihtiyacı vardır.

Kapitalist ötesi toplum, bilgi toplumu, bu nedenle tam dekonstrüksiyonistlerin, radikal feministlerin ya da anti batıcıların önerdiğinin tam tersine muhtaçtır. Onların reddettiği şeydir onun ihtiyacı olan eğitimli insan'dır.

Ama yine de bilgi toplumunun ihtiyaç duyduğu eğitimli insan, Hümanistlerin uğrunda mücadele ettiği idealden farklıdır. Onlar haklı olarak, hasımlarının Büyük Geleneğe karşı çıkmasını, insanlığın mirası olan bilgeliği, güzelliği, bilgiyi küçümsemesini eleştirmektedirler. Ama geçmişle aramızda bir köprü kurmak da yetmez. Hümanistlerin bize tek sunduğu da odur. Eğitimli in-san'ın, kendi bilgisini, geleceğe göre kalıplayamasa bile, şimdiki zamanda etkili olacak biçime sokması gerekmektedir. Hümanistlerin önerilerinde bunu sağlayacak bir şey olmadığı gibi, bu konuda kaygılandıkları da görülmemektedir. Oysa bu olmadıkça, büyük gelenek de tozlu bir "antik"ten öteye gidemez.

İsviçre-Alman asıllı, Nobel ödülü sahibi Hermann Hesse (1877-1962), 1943'te yazdığı Der Glasperlenspiel (Cam Boncuklar Oyunu; İngilizce çevirisinin adı Magister Ludi, 1949) adlı romanında, Hümanistlerin öngördüğü dünyayı bize göstermiştir ve o dünya tümüyle başarısızdır. Kitapta aydınların bir topluluğu anlatılmaktadır. Sanatçılar ve hümanistler, hayatlarını harikulade bir izolasyon içinde yaşamakta, kendilerini büyük geleneğe adamış bulunmakta, o geleneğin bilgeliğiyle ve güzelliğiyle yoğurulmaktadırlar. Ama kitabın kahramanı olan, bu grubun çok yetenekli lideri, sonunda, kirli, kaba, bayağı, sarsıntılı, mücadelelerle dolu, aç gözlü gerçek dünyaya geri dönmeye karar verir; çünkü kendi değerlerinin, çevredeki dünya ile ilintili olmadıkça, sahte altın gibi değersiz olacağını hisseder.

Hesse'in elli yılı aşkın bir süre önce öngördüğü şey şimdi gerçekten olmaktadır, "liberal eğitim" ve Allgemeine Bildung bugün bir kriz yaşamaktadır, nedeni de artık bir Glasperlenspiel haline gelmiş olması, içlerinden en zekilerinin kaba, bayağı, aç gözlü gerçek dünyaya dönmeyi seçmeleridir. Öğrencilerin en yeteneklileri, liberal sanatlardan gerçekten zevk almaktadırlar. Birinci Dünya Savaşı öncesinde mezun olmuş ataları kadar zevk almaktadırlar hem de. O eski kuşak için, "liberal sanatlar" ve Allgemeine Bildung, ömürleri boyunca anlamlılığını korumuştur. Bu insanların kimliğini, kişiliğini çizmiştir, ikinci Dünya Savaşı'ndan önce mezun olan benim kuşağımın birçok üyesi için de anlamlı olarak kalmıştır; her ne kadar bizler öğrendiğimiz Latinceyle Yunancayı hemen unutmuş olsak bile! Ama bugünün öğrencileri, mezun olduktan birkaç yıl sonra, "Bu kadar hevesle öğrendiğim şeylerin hiçbir anlamı yok" demektedirler. "Yaptığım işlerle, ilgi duyduğum şeylerle, ne olmak istediğimle hiçbir ilgisi yok." Bu öğrenciler de kendi çocukları için yine "liberal kolej" eğitimini istemekte, onları Prin-ceton'a ya da Carleton'a, Oxbridge'e, Tokyo Üniversitesine, Lycee'ye, Gymnasium'a yollamayı ummaktadırlar; ama bunu daha çok, çocuklarının saygınlık kazanması, iyi işlere girebilmesi için istemektedirler. Kendi hayatları açısından, "liberal eğitim"i ve Allgemeine Bildung'u kü¬çümsemektedirler. Hümanistlerin eğitimli kişi'sini de önemsiz bulmaktadırlar. Liberal eğitim, onların gerçekleri anlamasını bile sağlayamamaktadır; nerede kaldı, o gerçeklere hâkim olmak!

Bugünkü tartışmaya taraf olanların her ikisi de esas önemli konuyu görememektedirler. Kapitalist ötesi toplumun Eğitimli insan'a ihtiyacı vardır. Hem de daha önceki toplumların hepsinden fazla ihtiyacı vardır. Geçmişin büyük kültürel mirasına sahip çıkmak, çok gerekli bir unsur olmak zorundadır. Hatta "geçmiş", Hümanistlerin uğrunda mücadele verdiğinden çok daha fazla şeyi kapsamak zorundadır. Onlarınki yalnızca "Batı uygarlığı" ve "Yahudi-Hıristiyan geleneği"dir. Yani hâlâ on dokuzuncu yüzyıldır. Bizim ihtiyaç duyduğumuz eğitimli insan ise, diğer kültürlerin ve geleneklerin değerini bilen, Çinlilerin, Japonların, Korelilerin tablolarını ve seramiklerini, büyük Doğu dinlerinin felsefesini, islam dinini, hem inanç, hem de kültür olarak takdir edebilen insandır. Eğitimli insan'ın aynı zamanda, eskisi kadar "kitap bağımlı" olmaması gerekmektedir. Ona eğitilmiş bir gözlemcilik ve sezgi yeteneği ile analiz yeteneği de gereklidir.

Batı geleneğinin yine de çekirdekte bulunması şarttır; bunun tek işlevi belki insanın gelecekle olmasa bile, şimdiki zamanla başa çıkmasını sağlamak olabilir. Ama gelecek belki "Batı ötesi" olacaktır. Hatta "Anti-Batı" bile olabilir. Ama "Batı Dışı" olamaz. Çünkü geleceğin maddesel uygarlığı ve bilgileri, Batı temellerine dayalıdır. Bilim, aletler ve teknoloji, üretim, ekonomi, para, finans ve banka, hep Batı geliştirmeleridir. Batı fikirlerini ve Batı geleneğini tümüyle anlayıp kabul etmedikçe, bunların hiçbirinin işlerlik kazanması mümkün değildir.

On dokuzuncu yüzyıl başlarında yaşayan Batı Afrikalı, bugünkü gelişmiş ülke insanlarının hevesle toplayıp koleksiyonunu yaptığı o tahta maskları yaparken, Batı hakkında çok az şey bilirdi ve Batı'ya çok az şey borçluydu. Onun soyundan gelen ve bugün mask yapan Batı Afrikalıysa (ki bunların bazıları gerçekten çok güçlüdür), hâlâ aşiretinin köyünde, kerpiç bir kulübede yaşamaktadır. Ülkesine belki "geri kalmış" demek bile bir abartma olabilir. Ama bütün bunlara rağmen, kulübesinde radyo¬su, televizyonu, kapısında motorlu bisikleti vardır. Yeni aletler kullanmaktadır. Bunların hepsi Batı teknolojisinin aletleridir. Masklarını Paris'teki ya da New York'taki bir sanat galerisinin siparişi üzerine yapmaktadır. Bu insanın estetik anlayışı, Alman Expresyonistlerine ve Picasso'ya çok şey borçludur; tıpkı onların da Batı Afrikalı atalara çok şey borçlu olduğu gibi!

Günümüzde en köklü "Batı-aleyhtarı" hareket, kök¬ten dinci İslam hareketi değildir. Peru'daki "Parlayan(Aydınlık) Yol" hareketidir. İnkaların soyundan gelenlerin, İspanyol fetihlerinin gerisine giderek eski Quecha ve Aymara dillerini diriltme, nefret ettikleri Avrupalıları kültürleriyle birlikte okyanusların ötesine itme yolundaki umutsuz mücadelesidir. Parlayan Yol, kendini finanse edebilmek için koka yaprağı yetiştirmekte, bu yapraklardan yapılan kokain de New York'un ve Los Angeles'in tiryakileri tarafından tüketilmektedir. Bu hareketin en çok tercih ettiği silah, İnkaların kullandığı sapan değildir. Arabalara konulan bombalardır.

Yarının eğitimli insan'ı, global bir dünyada yaşamaya hazırlıklı olmak zorundadır. Bu dünya da "Batılılaşmış" bir dünya olmak zorundadır. Ama eğitimli insanlar aynı zamanda giderek aşiretleşen bir dünya içinde yaşıyor olacaklardır. Vizyonlarında, ufuklarında, enformasyonlarında "dünya vatandaşları" olmak zorundadırlar. Bir yandan da yerel köklerinden beslenmek, böylelikle kendi yerel kültürlerini zenginleştirip beslemek zorunda¬dırlar.

Kapitalist ötesi toplum, hem bilgi toplumu, hem de kuruluşlar toplumu'dur. Bunlar birbirine bağımlı, ama kavramları, görüşleri, değerleri açısından farklı şeylerdir. Eğitimli insanların hepsi değilse bile çoğu, daha önce de söylendiği gibi, bilgilerini bir kuruluşun üyesi olarak kullanacaklardır. Böyle olunca, eğitimli insan, aynı anda iki kültürün içinde yaşayıp çalışmaya hazırlıklı olacak, yani hem kelimelere ve fikirlere odaklanan bir "aydın" olarak, hem de insanlara ve işe odaklanan bir "yönetici" olarak çalışmaya hazırlıklı olacaktır.

Aydınların kuruluşa bir alet olarak ihtiyacı vardır. Bu alet onlara, kendi techne'lerini, kendi ihtisaslaşmış bilgilerini uygulama olanağı verecektir. Yöneticiler ise bilgiye, kuruluş performansı için gerek duymaktadırlar. Her ikisinin de hakkı vardır. Bunlar birbirinin tersidir, ama birbirleriyle ilişkileri çelişki değil, kutup ilişkisidir. Bir birlerine ihtiyaçları vardır. Bilimsel araştırmacının araştırma yöneticisine, araştırma yöneticisinin de bilimsel araştırmacıya ihtiyacı vardır. Biri diğerini bastırırsa, ortaya ancak performanssızlık ve herkes için çaresizlik durumu çıkar. Aydının dünyası, yöneticinin dünyasıyla dengelenmedikçe, "herkesin kendi kafasına göre iş gör¬düğü", ama hiç kimsenin bir şey yapamadığı bir dünya olur çıkar. Yöneticinin dünyası da aydının dünyasıyla dengelenmedikçe, bürokrasi haline dönüşür, "organizasyon insanı"nın gri rengini alır. Oysa her ikisi birbirini dengelediği zaman, ortaya yaratıcılık ve düzen, başarı ve tatmin çıkar.

Kapitalist ötesi toplumda birçok kişi gerçekten aynı anda bu iki kültürde yaşıyor olacaktır. Daha pek çok kişinin de her iki kültürün iş tecrübesiyle karşılaşması mümkündür ve öyle de olmalıdır. Bunlar bu kişilerin meslek hayatlarının başlangıcında sağlanacak rotasyonlarla, yani uzmanlık işinden yöneticilik işine geçişlerde, örneğin genç bir bilgisayar teknisyeninin proje müdürü ve ekip lideri durumuna yükseltilmesiyle ya da genç üniversite profesöründen iki yıl için part time olarak üniversite yönetiminde çalışmasının istenmesiyle sağlanabilir. Bunun yanında, sosyal sektörün bir kuruluşunda "maaşsız eleman" olarak çalışmak da kişiye perspektif kazandıracak, her iki dünyanın, yani aydının dünyasıyla yöneticinin dünyasının dengesini görüp bilebilmesini, her ikisine saygı duymasını sağlayacaktır.

Kapitalist ötesi toplumun bütün eğitimli insanları, her iki kültürü de anlamaya hazırlıklı olmalıdır.

On dokuzuncu yüzyılın eğitimli insan'ı için, techne'ler bilgi değildi. Bunlar o zaman bile üniversitelerde öğretilmekteydi. Birer meslek, birer disiplin olmuşlardı. Bunları uygulayanlar, tüccar ya da zanaatkâr değil, profesyonellerdi. Ama bu tür işler yine de liberal sanatların, Allgemeine Bildung'un parçası değildi, dolayısıyla da bilginin parçası değildi.

Avrupa'da üniversitelerin insanlara sağladığı dereceler arasında techne'ler uzun zamandan beri vardı. Hukuk ve tıp söz konusu olduğunda, buna on üçüncü yüzyılda başlanmıştı. Gerek Avrupa kıtasında, gerekse Amerika'da (ama İngiltere'de değil), yeni getirilen mühendislik branşı (ilk olarak Napoleon Fransası'nda, 1800 yılında başlamıştır), çok geçmeden sosyal kabul de görmüştü. "Eğitimli" sayılan insanların çoğu, hayatlarını techne ile kazanıyorlar, avukatlık, doktorluk, mühendislik, jeologluk yapıyor ya da iş dünyasında faaliyet gösteriyorlardı (hiçbir iş yapmayan "centilmen"e saygı yalnızca İngiltere'de söz konusuydu). Ama bu insanların işi ya da mesleği, hayatlarını kazanmak içindi, yoksa onların tüm hayatı değildi.

Bu techne uygulayıcıları, bürolarından çıktıkları zaman işlerinden ya da meslek dallarından söz etmezlerdi. Bunlar ancak işteyken konuşulurdu. Almanlar dışarıda iş konuşmaya Fachsimpelln der, böyle bir davranışı küçümserlerdi. Fransa'da daha bile hor görülürdü. Böyle şeylere kalkışanlar "sıkıcı insan" damgası yer, "terbiyeli toplum"un davetliler listesinden çabucak çıkarılırdı.

Ama şimdi techne'ler bilgi sayılmaya başlayınca, artık bilgiler arasına entegre olmaları şart olmuştur. Techne’ler artık eğitimli insanın bir parçası haline gelmiştir. Bugünkü öğrenciler, üniversite yıllarındayken o kadar zevk aldıktan liberal sanatların bunu yapmadığını, yapamadığını, hatta kalkışmadığını bile gördükleri için o konuları birkaç yıl sonra hor görmeye başlamaktadırlar. Kendilerini ihanete uğramış gibi hissetmektedirler. Böyle hissetmekte de bir bakıma haklıdırlar. Liberal sanatlar ve Allgemeine Bildung'un, bilgileri evrensel bilgiler arasına entegre edemeyenleri, ne "liberal"dir, ne de Bildung'dur. Bunlar daha ilk görevlerinde yere serilmişlerdir; o ilk görev de ortak bir anlayış yaratmaktır, çünkü o olmadıkça hiçbir uygarlık olamaz. O zaman liberal sanatlar, birleştirici olacakları yerde, bölücü olmaya başlarlar.

Birçok bilgi dalında ustalığı olan "polimaflara ihtiyacımız olmayacağı gibi, böyle kimseler çok fazla da yetişmeyecektir. Büyük olasılıkla, giderek daha çok ihtisaslaşacağız. Buna karşılık bizim ihtiyacımız olan ve bilgi toplumu'ndaki eğitimli insan'ı tanımlayacak olan şey, bilgileri anlayabilme yeteneğidir. Her biri nedir bu bilgilerin? Ne yapmaya çalışmaktadır? Belli başlı uğraşları ve kaygıları nelerdir? Ana teorileri nelerdir? Ne gibi yeni ve önemli iç görüler kazandırmaktadır? Belli başlı cehalet alanları, sorunları, zorluklan nelerdir?

Bu anlayış olmadığı zaman, bilgiler kendi başlarına kaldıklarında kısırlaşırlar, hatta bilgi olmaktan bile çıkarlar. Entelektüel açıdan kibirli ve verimsiz olurlar. Çünkü her bir ihtisaslaşmış bilgi alanındaki önemli yeni içgörüler, daha başka, ayrı bir ihtisas dalından gelmekte, yani başka bilgi alanlarından gelmektedir.

Ekonomi de, meteoroloji de günümüzde kaos teorisinin yeni matematiğinin etkisiyle değişmektedir. Jeoloji de madde fiziğinin etkisiyle derin değişimlerden geçmektedir. Arkeoloji, DNA tipleme genetiğinin etkisiyle, tarih de psikolojik, istatistiksel ve teknolojik analiz ve tekniklerle değişime uğramaktadır. 1986 Nobel Ekonomi ödülünü, James M. Buchanan (1919 doğumlu) adlı bir Amerikalı, son ekonomi teorisini siyasal sürece uygulayıp, siyasal bilimcilerin yüz yıldan beri çalışmalarına temel kabul ettikleri bilgileri tepetakla ettiği için almıştır.

Türlü bilgileri "bilgi"leştirmek için, o bilgilere sahip olanların, uzmanların, hem kendilerini, hem de kendi bilgi alanlarını anlaşılır kılma sorumluluğu vardır.

Kitle iletişim araçları, yani dergiler, filmler, televizyon, bu konuda kritik bir rol üstlenmelidir. Ama onlar da işi kendi başlarına yapamazlar. Başka popülarizasyonlar da kendi başlarına yapamazlar. Bilgilerin ne olduklarının anlaşılması şarttır. Yani bunların ciddi, kesin ve çok şey bekleyen nitelikleri anlaşılmalıdır. Bunun için de her bilgi alanındaki liderlerin, en başta gelen bilginleriyle birlikte, kendi alanlarını anlaşılır hale getirme yolundaki zor çalışmaları göze almaları gerekmektedir.

Bilgi toplumunda, "bilgilerin kraliçesi" diye bir şey yoktur. Bütün bilgiler eşit değer taşır, bütün bilgiler, ortaçağın büyük ve ermiş filozofu St. Bonaventura'nm deyimiyle, gerçeğe giden yoldur. Ama onları gerçeğe giden yol haline getirmek de o bilgilerin insanlarının sorumluluğu olmak zorundadır. Bu insanlar, bilgiyi kolektif olarak kendi hâkimiyetleri altında tutmaktadırlar.

Kapitalizm, Kari Marx'ın 1867 yılında yayımlanan Das Kapital adlı kitabında onu ayrı bir sosyal düzen olarak tanımlamasından bu yana, yüz yılı aşkın bir süreden beri egemenliğini sürdürmektedir. Ama "kapitalizm" kelimesi ancak aradan 30 yıl geçtiğinde, yani Mantın ölümünden bile bir hayli sonra çıkmıştır. Bu nedenle, bu Bilgi'yi bugün kaleme almaya çalışmak çok büyük küstahlık olur, çünkü vakit çok erkendir. Bu kitabın yapmaya çalış¬tığı şey, bizler kapitalizm çağından (o çağ tabii aynı zamanda da sosyalizm çağıydı) ayrılmaya başlarken, toplumun ve politikanın durumunu tarif etmektir.

Ama umulur ki bundan yüz yıl sonra yazılacak bu tür bir kitap, adı bilgi olamasa bile, mümkün sayılabilecektir. Böyle bir kitabın yazılabilmesi de bize, başladığımız geçiş dönemini başarıyla yürütmekte olduğumuzu gösterecektir. Yoksa bugünden bilgi toplumunun nasıl bir şey olacağını öngörmek, daha 1775 yılında Amerikan Devrimi yer alırken, Adam Smith'in Milletlerin Serveti'nin, James Watt'ın buhar motorunu öngörmeye çalışmak kadar saçma olur. Tıpkı Marx'ın yüz yıl sonra tarif etmeye çalıştığı toplum gibi olur çünkü Marx'ın da Victoria dönemi kapitalizmi yaşanırken, bugünkü kapitalist-ötesi toplumu "bilimsel kesinlik içinde" öngörmeye çalışması saçmadır.

Ama kesin olan bir tek şey vardır: En büyük değişiklik, bilgide olacaktır, bilginin biçiminde ve içeriğinde, anlamında, sorumluluğunda ve eğitimli insan için taşıdığı anlamda kendini gösterecektir.


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat