Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam54
Toplam Ziyaret393902

Batı bilimi dünyaya nasıl egemen oldu?

 

 

Sanayi Devrimi niçin ilk olarak Çin’de değil de İngiltere’de gerçekleşti? Japon bombaları Chicago ve New York’u vuracağına, niçin Amerikan bombaları Hiroşima ve Nagazaki’yi yerle bir etti? Stanford Üniversitesi’nden tarihçi, arkeolog ve klasik dönem araştırmacısı Ian Morris, Batı biliminin tüm dünyayı ele geçirmesinin altında yatan etmenleri araştırırken, Batı’nın bu egemenliği ne zaman Doğu’ya kaptıracağı yönünde öngörülerde bulunuyor. Morris’e göre dünyanın farklı bölgelerinin gelişme hızını büyük ölçüde coğrafya belirliyor.

Bilim niçin Batılıların egemenliğinde? Sayılamayacak kadar çok sayıda kuram bu sorunun yanıtını arıyor. Batılılar, dünyanın geri kalanından daha akıllı olabilir mi? Bu, eski Yunan mantığının etkisinin bir sonucu olabilir mi? Batı dinleri bilime daha fazla özgürlük tanıyor olabilir mi? Rastlantılar ve şans etkili olmuş olabilir mi?

Günümüzde Çin, Kuzey Kore, Pakistan ve Hindistan nükleer silahlara sahip olmakla övünüyor, Çinli astronotlar uzayda dolaşıyor, Japonya ve Güney Kore robot bilimi açısından dünyanın oldukça ileride. Bu gidişatın ışığı altında, Batı’nın bilim alanındaki egemenliğinin dönemsel olması ve bu egemenliğin bir süre sonra sona ermesi de büyük bir olasılık.

Bu kuramları tarihe karşı sınamak, insanlık tarihinin başlangıç evresine geri dönmeyi ve gezegenin tümünü gözden geçirmeyi gerekli kılıyor. Beklenildiği üzere tarihçiler bu kadar geniş kapsamlı bir çalışmaya sıcak bakmıyor. Bu soruya derli toplu bir yanıt oluşturmak için tarihçilerin çıkış noktası bir doğa bilimcisi gibi çalışmak; başka bir deyişle gözlemlerine öncelik vermek. Hatta bir adım daha ileri giderek, tek bir hayvanın, yani Homo sapiens’in davranışlarına odaklanarak tarihin, biyolojinin bir alt dalı olduğu bile ileri sürülüyor.

 

RESMİN BÜTÜNÜ

Bir adım geri gidip resmin bütününe baktığımız zaman üç önemli nokta öne çıkIyor:

• İnsanlar nerede yaşarsa yaşasın hemen hemen birbirinin aynısıdır.

• Ortak biyoloji sayesinde, tarihin dünyanın hemen her yerinde benzer trendler izlediği görülür.

• Tarihsel olaylar dünyanın her yerinde aynı hızla yol almıyor.

İşte bu üçüncü gözlem, bilimin niçin Batılı olduğunu ve bunun hep böyle devam etmesinin olanaksız olduğunu açıklıyor. Bu açıklamalar ırkla, kültürle veya herhangi bir toplumda yetişmiş büyük insanlarla kesinlikle ilgili değil. Bu alanda talih veya rastlantıların herhangi bir rolü olduğunu da söyleyemeyiz. Bu açıklamalar yalnızca biyolojinin temel dayanaklarından biri olan bir kuvvetle ilgili. O da coğrafya.

 

COĞRAFYA BAŞROLDE

12 Bin yıl önce, son Buzul Çağı’ndan sonra dünyanın ısınmaya başladığı dönemde coğrafyanın bazı bölgeleri kayırdığı, bazı bölgelere karşı çok acımasız davrandığı görülüyor. Başka bir deyişle coğrafi gelişimin hızı farklıydı. “Şanslı Enlemler” olarak nitelendirilen, Eski Dünya’da Çin’den Akdeniz’e, Yeni Dünya’da Peru’dan Meksika’ya kadar uzanan şeritte 12 bin yıl boyunca iklim, topoğrafya ve ekoloji, evcilleştirilmeye uygun, çok sayıda bitki ve hayvanın evrimine olanak tanıdı.

Bu da insanların bol miktarda yiyecek stoğuna sahip olması anlamına geliyordu. İnsanlar nerede olurlarsa olsunlar hemen hemen birbirlerinin aynısı oldukları için, bu enlemlerde yaşayanlar bitki ve hayvanları evcilleştirdiler. Bu kaynaklarla beslenen insanlar, bir sonraki 10 bin yıl boyunca dünyanın ilk kentlerini, devletlerini ve imparatorluklarını kurdular.

Avustralya, Sibirya veya Sahra-altı Afrika’da yaşayan insanlar ise toplayıcılık ve avcılık ile geçinmek zorunda kalmıştı. Bunun nedeni daha tembel, daha aptal olmaları değil, coğrafi nedenlere bağlı olarak topraklarının doğal kaynaklar açısından fakir olması ve evcilleştirme operasyonunun daha uzun zaman almasıdır.

Kaldı ki coğrafya, Şanslı Enlemler’de de adil değildi. Arkeologlar güney-batı Asya’daki Dicle, Fırat nehirleri ve Ürdün vadilerini civarındaki bölgede evcilleştirmeye çok uygun bitki ve hayvan bulunduğuna dikkat çekiyor. Bu bölgede MÖ 9500 civarında insanlar dünyanın ilk çiftçileri olarak tarihte yerlerini aldılar. Daha sonra MÖ 3500 yıllarında kentleri kurdular. MÖ 750 yıllarında da imparatorlukları oluşturdular.

MÖ 500’lü yıllarda bilim olarak nitelendirebileceğimiz ilk faaliyetler ortaya çıktı. Nüfus artıp, batı Avrasya’daki tarımsal merkezler geliştikçe, çiftçilik, kentler, devletler, imparatorluklar ve ilk bilimsel faaliyetler, nihayetinde “Batı” olarak tanımladığımız uygarlığı oluşturdu.

 

UYGARLAŞMA YARIŞINDA GECİKENLER

Çin, Pakistan’ın İndus vadisi, Meksika ve Peru, Buzul Çağı’ndan çıktıkları dönemde evcilleştirilebilir bitki ve hayvan yoğunluğu açısından Mezopotamya kadar şanslı değildi. Her birinde çiftçilik birkaç bin yıl sonra gelişti (MÖ 7500’den sonra). Kentler, devletler ve imparatorluklar da gecikmeli olarak dünya tarihinde yerini aldı. Yaklaşık 2000 yıl önce kesintisiz tarım imparatorlukları, Roma’dan Çin’deki Han Hanedanı’na kadar uzanan Şanslı Enlemler boyunca görüldü. Kuzey ve Güney Amerika’da da Maya, Teotihuakan ve Moçika’da aynı yolu izledi.

Avrasya’nın batı ucundaki en eski merkezin mirasçısı olan Roma, bölgenin en büyük ve en zengini olarak kendini kabul ettirmesinin yanı sıra, en güçlü bilimsel kültüre de ev sahipliği yaptı. Bilimin bu nedenle Batılı bir olgu olarak görülmüş olması mümkün olabilir mi? Çinli matematikçi Mei Wending’in (1633-1721) yerine Newton’ı daha fazla tanıyor olmamız, Batı’nın Doğu’dan 2000 yıl önde olmasına bağlı olabilir mi?

 

COĞRAFYANIN ANLAMI

Gerçek yaşamda durum ne yazık ki daha karmaşık. Çin biliminin MS 500’ten 1500’e kadar dünyayı peşinden sürüklediğini farz edelim. Aynı zamanda İslam bilimi ve Avrupa biliminin iyice geride kalmış olduğunu düşünelim. Bu noktada coğrafyanın rolü giderek karmaşık bir hal alıyor; tarihi önüne katıp götürüyor ama düz bir yolda değil. Coğrafya dünyanın farklı bölgelerinin gelişme hızını belirliyor olsa da, gelişme hızı da aynı anda coğrafyanın anlamını belirliyor.

Bu fikri biraz daha açmak için Kuzey Atlantik’in soğuk sularına doğru uzanan Batı Avrupa’ya bir göz atalım. Beş bin yıl önce bu kara parçasının coğrafi konumu, çok büyük bir dezavantaj oluşturuyordu. Bu bölge Mısır ve Mezopotamya’daki uygarlık merkezlerinin çok uzağındaydı. Oysa Mısır ve Mezopotamya’da kentler kuruluyor, ilk yazılı eserlerle kütüphaneler kuruluyor ve insan toplulukları birbirlerine karşı organize savaşlar açıyorlardı. Kısaca Batı Avrupa coğrafi konumu nedeniyle uygarlık yarışının gerisinde kalıyordu.

Ancak 500 yıl geriye gidersek, aynı coğrafyanın Batı Avrupa’yı zengin ve güçlü kıldığını görüyoruz. Germen, Arap ve Türk istilacılar Roma İmparatorluğu’nun enkazı üzerinde birbirleriyle kıyasıya savaşırken, yeni bir Orta Çağ imparatorluğu Çin’de yükselmeye başladı. Burada yüzyıllarca sürecek bilimsel faaliyetlerin temeli atılmış oldu. . Bu faaliyetlerin en önemlileri, okyanusları aşabilecek güçte gemiler inşa etmek ve denizcilerin karşı kıyılarda karşılaşacakları insanları öldürmelerine yarayacak baruttu. Herkes bu yenilikleri çok yararlı buldu ve bunlar Avrasya boyunca hızla yayıldı. Ancak bu yayılma coğrafyanın anlamını da değiştirdi.

Birden, Atlantik Okyanusu’na doğru uzanıyor olmak bir avantaj haline geldi. Batı Avrupalı denizciler, Amerika kıtalarına ulaşmak için Çinlilerin kat ettiği yolun yarısını aşma şansına sahipti. Okyanusları aşacak gemilerin inşasından önce bu çok önemli değildi; ancak gemiler ortaya çıkınca bu çok büyük bir avantaj haline geldi. Bütün insanlar hemen hemen birbirinin aynısı olduğuna göre, coğrafya tarihsel rolüne soyundu: İlk modern dünyanın en büyük denizcileri olan Çinlilerden önce Batı Avrupalı denizciler Amerikaları keşfetti, sömürge haline getirdi ve haraca kesti. Oysa Çinli gemiciler de en az onlar kadar cesur ve onlar kadar bilgili idiler. Ancak coğrafya bu kez kartları Batı Avrupalılardan yana kullandı.

 

DENİZCİLİĞE DAYALI PİYASA EKONOMİSİ

Dolayısıyla Çinliler değil, Avrupalılar denizciliğe dayalı piyasa ekonomisini geliştirdiler. Böylece kıtalararası avantajlarından yararlandılar. Sonuçta Çinliler değil Avrupalılar rüzgarların ve gel-gitlerin mekanizması hakkında bilgi sahibi olmanın yararlarını keşfettiler. Bunu bir dizi entelektüel buluş izledi; fiziğin, kimyanın ve biyolojinin şifrelerini kırdılar. Ve bütün bu buluşlar Çin’de değil, Avrupa’da bilimsel devrimin kapılarını açtı. 1800’lü yıllara gelindiğinde bilim ve piyasa ekonomisi Batılı girişimciler için teşvikler ve fırsatlar yaratmaya başladı. Girişimciler bu destek ile fosil yakıtların gücünden yararlanarak seri üretime geçtiler. Bir kez daha Çin veya Japonya değil, Batılılar sanayi devrimini başlattılar ve güçlerini küresel çapta nasıl kullanacaklarını öğrendiler.

 

KARŞILIKLI ETKİLEŞİMLER

Coğrafya ve sosyal gelişmeler arasındaki ileri-geri etkileşimler, bilimin niçin Batılı bir faaliyet alanı olduğunu açıklıyor. Ayrıca coğrafya, biyoloji ve sosyal gelişmeler birbirini izlerken, bundan sonra neler olacağı hakkında da bazı ipuçları veriyor. 1900’lü yıllarda İngiltere’nin egemenliğinde küresel bir ekonomi, Kuzey Amerika’nın zengin kaynaklarından yararlandı.

Sonuçta ABD gelişerek küresel bir güç haline geldi. 20.yüzyılda ABD’nin egemenliğindeki küresel ekonomi, Asya’nın kaynaklarını kullanmaya başladı ve sonuçta Japonya’nın “Asya Kaplanı” olarak güç kazanmasına, Çin ve Hindistan’ın da küresel merkezler haline gelmesine yol açtı.

 

GELECEK KİMİN?

Bu değişiklik 21.yüzyılda da bu hızda devam ederse, Doğu Batı’yı 2103 yılında yakalayacak. Ancak değişimin hızı 15.yüzyılda olduğu gibi ivme kazanırsa, küresel egemenlik ve bilimin çekim merkezi 2050 yılında Doğu Asya’ya kayacak.

Bu arada küçük bir ayrıntıyı da göz ardı etmemek gerekiyor. Geçmiş, coğrafi koşulların toplumların gelişimini belirlediğini gösterirken, gelişmeler de coğrafyanın ne anlama geldiğini belirliyor. Ve 21.yüzyılda coğrafyanın anlamının bugüne dek olduğundan daha hızlı değiştiği görülüyor. Halihazırdaki teknolojik trendlerin devam etmesi durumunda, bilgisayar ve haberleşme alanındaki logaritmik büyüme, coğrafyanın tümüyle anlamını ve önemini yitirmesine yol açabilir.

Dolayısıyla Doğu ve Batı bugüne dek taşıdıkları çağrışımlarının tümünden arınır ve ortaya “küçülmüş” ve “dümdüz” bir dünya çıkar. Ancak nükleer silahlara sahip ülke sayısının artması, iklim değişikliği, kitlesel göçler, salgın hastalıklar, yiyecek ve su kıtlığı gibi günümüzün önemli sorunları bütün bu gidişatın kontrolden çıkmasına, yapılan tüm tahminlerin anlamını yitirmesine yol açar.

21.yüzyıl küresel dönüşüm ve küresel felaket arasındaki yarışa sahne olacak. Hangisi kazanırsa kazansın bundan sonraki 100 yıl bundan önceki 100 bin yıldan daha fazla değişikliğe sahne olacak. Doğu, Batı’yı yakaladığı zaman tarihten alacağımız en büyük ders büyük bir olasılıkla klasik fiziğin babasının Mei mi yoksa Newton mı olduğunun artık fark etmeyeceğidir.

Türkçesi: Reyhan Oksay

Kaynak: New Scientist, 30 Ekim 2010

New Scientist, 1 Mayıs 2010


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat