Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam29
Toplam Ziyaret393321

Teknoloji Kervanında Yer Almak

DOĞAN KUBAN

Teknoloji her gücün kaynağı. Üç dört gün önce piyasaya gelen ‘I Pad’ bilgisayarı üç günde 2000 adet satılmış. Buna benzer sayılar ülkenin yakın geleceğini, partilerin aldıkları oylardan daha fazla aydınlatıyor. İnsanoğlunun önündeki iklimsel değişiklikler, enerji alternatifleri üretme gibi dar boğazları aşması için bilim ve teknolojiyi bütün insanlığın geleceği için programlamak dışında bir alternatif yok. Her ülkenin değişik potansiyeli olsa da, geleceğin programı tümü için aynı tutumları gerektiriyor.

 

 

Ulaşım, iletişim tekniklerinin ve teknolojik gelişmelerin standardizasyonu dünyayı küreselleştirmiştir. Fakir ya da zengin bu çağdaşlık araçlarını kullanmayan toplum kalmadı. Fakat ‘Küreselleşme’ sömürge döneminden kalan arkaik bir ekonomik vizyonla yönetiliyor. Bütün 20. ve 21. yüzyıl bu stratejinin sürüp giden kanıtlarıyla doludur. Egemenlik kavgası genelde Avrupa Birliği, Birleşik Amerika ve Japonya ile dünyanın fakir ülkeleri arasında olmaktadır. Sayısal olarak dünya nüfusunun 1/5’i 4/5’ini, kendi yaşam standardını korumak için, çeşitli mekanizmalarla ve gerektiği zaman silah da kullanarak, eskisi gibi olmasa bile, fakir ülkeleri ekonomik olarak sömürmeye devam etmek istiyorlar.

Bu dayatmanın yönetimi zengin kapitalist ülkelerin elindedir. Fakir ülkelerde de ortakları olabiliyor. Küreselleşme bu sistemin aracıdır. Ne var ki küreselleşme teknoloji standartlarının ve bilimsel temelin ve teknolojik standartların evrenselleşmesi nedeniyle önüne geçilmez bir mekanizmadır. En fakir toplumlar bile atom bombasından otomobile, bilgisayardan cep telefonuna bütün çağdaş teknolojileri üretiyor ya da kullanıyor.

ABD ile Çin’in insan başına ulusal gelirleri 1/10 oranında olsa bile aynı teknolojiye sahipler. Bir bakıma egemenlik savaşı teknolojik üstünlükten çok kapitalist küreselleşme yoluyla, başka bir deyişle parasal manipülasyonlar, yani borsalar, bankalar, Dünya Bankası, IMF gibi Amerikan egemenliğindeki kurumlar ve bunların dünyanın her köşesindeki politik ve ticari ortaklarıyla kurdukları evrensel ağlar kanalıyla olmaktadır.

Bu gözlemler her gazete okuyucusu ve televizyon seyircisini bildiği ve kanıtlamaya gereksinmesi olmayan aksiyomatik gerçeklerdir. Çok değişik kültür ve bilgi düzeylerinde ve gelir basamaklarında yaşayan dünya toplumları bu sürece değişik düzenlerle katılmaktadır.

Dünyanın Çin gibi çok büyük ve güçlü ülkeleri de fakirdir. Dünya halkının bir milyarı açlık basamağında yaşamaktadır. Müslüman nüfusun büyük çoğunluğu da bunlar arasındadır. Müslüman ülkeler, hem fakir, hem az eğitilmiş, hem demokratik sayılmayan rejimlerdir. Para, eğitim ve özgürlük ve teknoloji açısından Batılı devletler karşısında çok düşük düzeylerde yaşamaktadırlar.

Yakın gelecekte İslam ülkelerinin Avrupa’yı ulusal gelir, öğretim, örgütlenme, kurumlaşma, üretim, fiziksel çevre kalitesi açılarından yakalaması hayal bile edilemez. Sadece Türkiye’nin bu olanağa sahip olduğu söylenebilir. Bu olanağın Osmanlı ve cumhuriyet geçmişine dayalı bileşenlerini doğru değerlendirenler Türkiye’yi 21. yüzyılın aydınlık, üretici ve uygarlık temsilcisi toplumları arasına sokabilirler.

Sevgili okuyucular,

Eğer Türkiye’nin insanları içi boş politik propagandalardan başlarını kaldırıp gelecek yirmi yılda Türkiye’nin neye gereksinmesi olduğunu inceleseler, Amerika’nın, Çin’in, Hindistan’ın, Brezilya’nın çabalarını süre, yatırım, öğretim, araştırma bağlamında değerlendirebilseler, geleceğe umutla bakma olanağı doğabilir.

Türkiye’deki özel üretim sektörlerinin büyük bir özenle yayınladıkları lüks dergilerde geleceğe nasıl baktıklarını anlatan açıklamalar var. Bunların başında başarılı inşaat sektörü geliyor. Bu dergilerden birinden çıkardığım bir gelecek vizyonu şöyle:

Dünya pazarlarında yer almak için teknik standartları yükseltmek, bunun için kalite kontrolü ve yenileşim (innovation), geleneksel malzemelerin yeni standartlara göre üretilmesi ve dünyadaki yeni gereksinim alanlarının saptanması ve bütün bunların enerji tasarrufu düşünülerek tasarlanması gerekiyor. Bu bağlamda ABD bile on yılda %20 tasarruf öngörüyor.

Kuşkusuz enerji türü değişince sistemler ve kurallar değişiyor. Yeni enerji üretmeye başlayınca sanayi üretiminin alt yapısı da değişmek zorunda. Böyle olunca, bu değişimleri yerine getirecek bilimsel etkinlik gerek. Şimdiye kadar alışıldığı gibi yeni teknolojileri satın alarak gelişme olanağı yok. Bizim inşaatçıların da gördükleri gibi, Türk ekonomisinde ihracat ithalata bağlı olduğu için boyuna açık veriyor.

Ayırımcılık, yeğencilik gibi mekanizmaların aşılacağını farz edersek, ülkenin karşısındaki en önemli sorun araştırma ve yenilik (innovation). Sözcük ve kavramları öğreniyorlar. Ama bu değişmiyor. Oysa Amerika’nın üstünlüğü araştırmaya ayrılan para ve çabada. Çin büyük nüfusuna ve fakirliğine karşın yılda 16500 patent alıyormuş. Birkaç yıl içinde patent ve araştırma sayısında Amerika’yı geçecekmiş. Nüfusla ve ulusal gelirle orantılı olarak hesaplarsak Türkiye’nin yılda ortalama dört yüz patent alması gerek. Oysa bunun 1/20’sini alabiliyor. Demek ki Çin’e yetişmek için yirmi kat patent almak gerek.

 

KALİTE SAYIYA FEDA EDİLİYOR

Bugün Türkiye’nin inşaat malzemesi üretmek açısından dünyada azımsanamayacak bir yeri var. Fakat KALDER (Kalite Derneği) başkanının verdiği sayılara göre, 2009 rekabet endeksinde 132 ülke arasında Türkiye 61’inci sırada imiş. Oysa üretim açısından birinci ile onuncu arasında bir yeri var Türkiye’nin. Bu her alanda olduğu gibi bu alanda da kalitenin sayıya feda edildiğini gösteriyor.

Bizim ülkenin başka alanlardaki konumu da aynı. Öğretimde, araştırmada sayılar yüksek. Yüz elli üniversitemiz olmuş. Bu sayı Amerika’da 3000’den fazladır. Bunların içinde 42 tanesi araştırma üniversitesidir. 1930’dan bu yana Nobel ödüllerinin %60’ını Amerikalılar almıştır. Bizde şamata çok ama, yayımlanan önemli araştırmalar devede kulak. Ekonomist’in yayımladığı raporda Türkiye demokrat ülkeler arasında değil. Ayrıca Türkiye yirmi büyük ekonomi arasında ama borçlulukta başa güreşiyor.

Yenilik ‘Innovation’ ve araştırma ve üretimde başarı, ancak insan kalitesinin doğru seçilmesiyle olanaklı. İnsana dönük, sayıya değil. Dünyanın her yerinde bunun ölçeği yaratıcı insan. Bunun diğer anlamı özgür bir üniversite demek.

Hitler iktidarına kadar Almanya üniversiteleri dünyanın en yaratıcı hocalarını barındırıyorlardı. Bunların 80 kadarı Türkiye’ye de gelmişti. Bazı insanların bu bağlamda bilinçli olması üniversite eğitiminin kalitesini ne yazık ki yükseltmiyor. Çünkü eğitim ve öğretim bir bütün. Altı sağlam olmadan üstü yok. Bilim olmayınca sanayi da yok.

Küreselleşme dünyaya açılan bir misafirhanedir. Bu evin misafirleri evrensel standartlarda yaşıyorlar. Ya oraya erişeceksiniz, ya da kapı yüzünüze kapanacak.


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
20° 24° 14°
Saat