Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam53
Toplam Ziyaret393901

Milli Eğitim 'Felsefe'sinin Sefaleti

Şükrü Argın

Milli Eğitim Bakanlığı'nın bir 'komisyon'a yazdırıp ücretsiz olarak ortaöğretim öğrencilerine dağıttığı Felsefe ders kitabı, sıradan ve sıkıcı olmakla kalmıyor; genelde dilin ve özelde felsefi düşüncenin katli sayılabilecek ölçüde pervasız bir cürüm işliyor

Sonda söylememiz gerekeni başta söyleyelim: Milli Eğitim Bakanlığı'nın bir 'komisyon'a yazdırıp bu yıl (2010) ücretsiz olarak ortaöğretim öğrencilerine dağıttığı Felsefe ders kitabı, tek kelimeyle bir 'felaket'tir ve felsefeyi bu kitap aracılığıyla anlatmak durumunda kalacak olan öğretmenlerin ve buna maruz kalacak olan öğrencilerin 'akıl sağlığı'nı korumak için derhal geri çekilmelidir. Milli Eğitim ders kitaplarının biçim ve içerik açısından sergilediği kalitesizlik aşikâr. Ancak söz konusu kitap, bu bakımdan çıtayı bir hayli yukarıya kaldırmış görünüyor. Aşağıda örneklerle bu yargıyı temellendirmeye çalışacağım. Ancak baştan söyleyeyim, kitabın tamamını okumadım. İlk 30 sayfa bana yetti de arttı bile. Aslında ilk 1-2 sayfa da yeterli olurdu; ancak söz konusu 'felaket'in geçici bir tutukluğun eseri olup olmadığını görmek için birkaç sayfa daha okumak gerekti.

Kitap -şahsen tanıma şerefine nail olamadığımız- bir 'editör' ve de 'dil'den 'görsel tasarım'a dek uzanan beş kişilik geniş bir 'uzman' topluluğunca yazılmış. 'Komisyon', 'Editör', 'Uzmanlar Topluluğu'…Her şey güzel! Peki ya sonuç? Sonuç ortada: Kötü resim ve fotoğraflarla, alelacele, acemice çizilmiş tablo ve grafiklerle süslenmeye; yersiz, berbat hikâyeler ve anektodlarla içine derinlik efekti atılmaya çalışılmış son derece sıradan ve bir o kadar da sıkıcı bir kitap! Sadece bu kadar mı? Değil elbette. Yoksa durup dururken neden 'felaket'ten söz edelim ki? Söz konusu kitap, sıradan ve sıkıcı olmakla kalmıyor; genelde dilin ve özelde felsefi düşüncenin katli sayılabilecek ölçüde pervasız bir cürüm işliyor. Aşağıda, işte bu duruma dikkat çekmeye çalışacağım.

Kitabın, felsefenin genel tanımına ayrılmış birinci ünitesi hızlı bir şekilde tarandığında burada 'tutarlılık' ve 'refleksif' sözcüklerinin pek sık kullanıldığı görülür. Felsefeyi konu edinen bir ders kitabı için elbette gayet doğal bir durum bu. Zira felsefi düşünce için 'tutarlılık' birincil şarttır ve bu şartın yerine getirilip getirilmediğini tetkik etmenin yolu da 'refleksiyon'dan geçiyor. İşte söz konusu ders kitabında hemen hiç başvurulmayan şey tam da bu türden bir düşünüş biçimidir, diyebiliriz. 'Refleksiyon' eksikliği, hatta yokluğu sebebiyle kitap tepeden tırnağa 'tutarsızlıklarda doludur çünkü. En azından okuduğumuz bölüm için tamamen geçerli bu yargı.

ÖRNEK 1: FELSEFENİN SINIRLARI VAR MIDIR?

Giderek düzeysizleşen, sınavlara odaklanması sebebiyle giderek dibe vuran bir eğitim 'sistemi'miz olduğu için, ünitenin sonunda öğrencilere yöneltilen bir sorudan başlayalım. Burada öğrencilerden cevaplandırmaları beklenen soru şu: "Felsefenin sınırı var mıdır?"

Öğrenci doğal olarak bu sorunun yanıtını öncelikle kitapta, ilgili ünitenin içinde arayacaktır. Zira -dersin rutin sınavlarını bir yana bırakın- ileride gireceği üniversite sınavında da sorular müfredata dayalı olarak hazırlanacak. Peki ama ya 'müfredat' kendi sorduğu sorunun yanıtından emin değilse?

Söz konusu kitabın 3. sayfasında şu söyleniyor: "İnsan yaşamını ilgilendiren her şey hakkında akıl yürütüp bunları felsefi problem konusu yapabilen filozof, doğru olduğunu bildiğimiz ya da böyle olduğuna inandığımız her şeyi sorgulayabilir; insanın, Tanrı'nın, dinin, dış dünyanın varoluşuyla, bilginin kaynağı ve sınırlarıyla, bilimle, sanatla ve daha birçok konuyla ilgili sorular sorabilir." Gayet güzel! Fakat aynı kitabın 14. sayfasında da şunları okuyoruz: "Platon, bir zamanlar bu sorunun (insan hayatının anlamı sorununun Ş.A) son yanıtını bize bir Tanrı'nın, öteden gelen bir vahiyle vereceğini söylemiştir. Ancak bu artık felsefe değil, dindir. Felsefi düşünce, birçok başka alanda olduğu gibi soruyu burada keser."

"Felsefi problem konusu", "öteden gelen bir vahiyle", "soruyu kesme" gibi kötü, anlamsız ifadeleri; 'vahiy'den söz eden Platon saçmalığını bir yana bırakalım, peki ama kitap öğrencilere yönelttiği soruyu kendisi nasıl yanıtlayacak?

ÖRNEK 2: "RASYONEL DÜŞÜNÜŞ" NEDİR?

Kitabın 6. ve 7. sayfalarında felsefe önce bilim ve din, sonra da sanat ile karşılaştırılıyor. Buna göre, felsefe ile bilimin ortak yönlerinden biri şu imiş: "Her ikisi de eleştiri sonrası kavramlar ve soyutlamalarla bazı ilke ve yasalara ulaşarak genellemeler yapar". 'Genelleme', 'ilke' ve 'yasa'ların mümkün kıldığı değil, tam tersine onları mümkün kılan bir şey değil mi? Biz yasalara ulaştığımız için genelleme yapmayız; tam tersine, genelleme yaparak yasalara ulaşırız. Bu dil hatası mı, yoksa mantık hatası mı? Bence her ikisi de. Daha doğrusu bunlar bir ve aynı şey zaten. Bu nedenle, sadece mantık hatalarına dikkat çekmekle yetineceğim. Şimdi yukarıdaki bulanık düşünce ve ifadeden şu sonucu çıkarıp bir kenara koyalım: Felsefe de bilim de genellemeler yapar. İtiraza mahal yok.

Peki ama, bu durumda alıntıladığımız cümlenin hemen yanı başındaki cümleyi nasıl anlayacağız? Burada felsefe ile bilim arasındaki farklılıklardan söz ediliyor ve şu söyleniyor: "Felsefede kurgusal (spekülatif) ve rasyonel düşünüş gibi yöntemler kullanır. Bilimler ise tümevarım ve tümdengelim yöntemlerini kullanırlar."

Bu cümlenin akla getirdiği iki soru var: (1) Tümdengelim ve tümevarım dışında başka 'rasyonel düşünüş' yöntemleri var mıdır? (2) Tümevarım dışında başka bir 'genelleme' yapma yolu/yöntemi var mıdır?

'Komisyon'umuza göre olmalı, öyle görünüyor. Zira onlar 'rasyonel düşünüş'ü felsefeye; 'tümdengelim' ile 'tümevarım'ı da bilime tahsis etmişler. 'Genelleme' yapmayı her ikisinin ortak özelliği olarak gördüklerine göre, 'tümevarım' ile 'genelleme'nin farklı şeyler olduğunu da düşünüyor olmalılar. Daha doğrusu, düşünüp düşünmediklerini bilemem, ama böyle söylüyorlar. Burada ayrıntıya girmeden şunu söylemekle yetineceğim: Rasyonel düşünüş denilen şeyin tümdengelim ile tümevarımdan ibaret olduğundan ve de 'genelleme' denen şeyin de nihayetinde bir tümevarım olduğundan eminim; ancak 'komisyon' üyelerinin 'rasyonel düşünüş'ün herhangi bir türünden haberdar olup olmadıklarından emin değilim. Aşağıdaki örneklerde bu şüphemin gerekçelerini ortaya koymaya çalışacağım.

ÖRNEK 3: FELSEFE NESNEL Mİ, ÖZNEL Mİ?

6. sayfada felsefe din ile kaşılaştırılıyor; ancak ben önce, gözümü biraz kaydırıp yan sayfadaki (s. 7) felsefe-s'anat karşılaştırmasına bakacağım. Biraz önce baktığımız yerde göremediğimiz bir şeyi orada görüyoruz çünkü. Gördüğümüz şu: Felsefe ile sanatın her ikisi de öznel imiş. Doğru! Ama aynı zamanda ilginç! İlginç; çünkü bilim ile felsefe arasındaki en önemli fark -en azından daha önceki ders kitapları öyle söylüyordu ve bu kitap da muhtelif yerlerde tekrarlıyor- ilkinin nesnel, ikincisinin öznel olmasıydı; ancak felsefe bilim ile karşılaştırılırken bu ayrıma hiç değinilmedi. Neden?

Bu noktada 'özeleştiri' yapıp söz konusu kitabın yazarının/yazarlarının 'refleksiyon'a pek, hatta hiç başvurmadığına ilişkin yargımızı 'askıya alma'mız gerek. Zira burada bir 'refleksiyon' olduğu aşikâr. Elbette bir fikrin kendi kendinin 'yargıç'ı değil de 'avukat'ı olması gibi 'kötü' bir anlamda. Müvekkilinin (bu durumda kendisinin) ifadesindeki açıkları kapatmaya ya da savunma açığı yaratacak ifadeleri ayıklamaya yönelik bir savunma müdahalesi yapılıyor burada. Felsefeyi bilimle mukayese ederken yazarımız/yazarlarımız 'öznellik-nesnellik' meselesine hiç girmiyorlar; çünkü işlerine gelmiyor. Zira felsefe ile bilim arasındaki farkları ortaya koyarken şunu söylüyorlar: "Felsefe olgu ve olayların ardındaki gerçekliği açıklamaya çalışır. Bilim, doğa olayları arasında nedensellik bağları kurarak doğa ile ilgili yasalara ulaşmaya çalışır." (s.6; abç.) Bu cümlede 'açıklama' sözcüğün altını çizdim; çünkü kitap burada felsefe ile bilim arasına koyduğu bu ayrımı ileride (s. 22'de) kendisi bulanıklaştıracak. Burada (s. 6'da) ortaya atılan 'felsefe olgu ve olayların ardındaki gerçekliği', bilim ise bunlar arasındaki 'nedensellik bağları'nı keşfetmeye çalışır ve bu bakımdan birbirlerinden ayrılarlar iddiası, ileride (s. 22'de) 'anlama' ile 'açıklama' terimleri arasındaki fark açıklanırken havaya uçurulacak.

Felsefe, olguların ardındaki gerçekliği (Hakikat'i?) anlamaya; bilimler ise olgular arasındaki ilişkileri açıklamaya çalışır, dense belki her şey daha net anlaşılacak; ama böyle denmiyor. Tam tersine, orada, 'açıklama' denilen şeyin 'nedenleri ortaya' koyma olduğu ısrarla vurgulanıyor -ki doğrudur bu- ancak bunun daha önce sarf edilmiş olan sözlerin altını oyduğu görülmüyor; belki de daha kötüsü göz ardı ediliyor. Bu tür hatalar, sözünü ettiğimiz kitap için 'kaza' değil 'kader' gibi bir şey. Bu nedenle, bunları bir tarafa bırakıp asıl meseleye dönelim ve soralım: "Olguların ardındaki gerçekliği açıklamaya" (s. 6, a.b.ç.) çalışan felsefenin 'öznel' bir düşünme etkinliği olduğu (s. 7) nasıl ileri sürülebilir ki?

ÖRNEK 4: "DOĞRULUK NE DEMEK? USTA, TUTARLILIK NE YANA DÜŞER?"

6. sayfada felsefe ile din mukayese edilirken, ilkini ikincisinden ayıran temel farkın 'kuşku yöntemi'ni kullanması olduğu söyleniyor. Felsefe, "doğruya, bilgiye" ulaşmak için kuşkuyu bir yöntem olarak kullanmaktadır, deniyor ve dinin "inanç"ı esas aldığı, ona dayandığı söyleniyor. Buraya kadar sorun yok. Ancak dört sayfa sonra şu satırları okuyoruz: "Felsefi düşünce aklın ürünü önermelerden oluşur. Bu tür önermeleri doğrulama ya da yanlışlama olanağı yoktur. Çünkü felsefede ortaya atılan önermeler bilimde olduğu gibi olgularla test edilerek doğrulanamaz. Önemli olan ortaya konan düşüncenin çelişkisiz ve kendi içinde tutarlı olmasıdır."

Burada birkaç soru sorma hakkımız var: (1) 6. sayfada felsefenin kuşkuyu yöntem olarak kullanarak "doğruya, bilgiye' ulaşmaya çalıştığını 'öğrenmiştik'; ancak 10. sayfada felsefi önermelerin doğrulanma olanağına sahip olmadığını 'öğrendik'. Bunların hangisi doğrudur? (2) Bu kitabı 'felsefe grubu' denen dersin öğretmenleri okutacak olduğuna göre, mantık dersinde 'önerme'yi 'doğruluğu yanlışlığı gösterilebilir kesin bir yargı içeren cümle ya da ifade' olarak tanımlayan biri, buradaki doğruluğu yanlışlığı gösterilemeyen felsefi 'önerme' terimini öğrencilere nasıl açıklayacaktır? (3) Kitap "doğruluk'u "olgularla test edilebilme" imkânına bağlayıp onu bilimsel önermelerin vasfı kılıyor ve felsefe için sadece 'tutarlılık' dediği şeyi saklı tutuyor. Buna göre, felsefede önemli olan 'doğruluk' değil 'tutarhlık'tır. Olabilir. Ama tek şartla: tutarlı olmak kaydıyla.  Burada bir dizi soru akla geliyor: "Doğruluk", "bir düşüncenin, önermenin ya da iddianın, gerçeklikle uyuşması" (s. 12) ise, (a) matematik gibi 'formel bilim'lerin önermelerinin 'doğruluk' değerinden nasıl söz edeceğiz?; (b) hadi formel bilimleri bir yana bırakalım, 6. sayfada kullanılan 'dinin doğruları' ifadesini nasıl açıklayacağız? Felsefenin elinden alınan 'doğruluk', neye dayanarak dine tahsis ediliyor? "Kutsal kitabın ve peygamberin (dikkat edin çoğul kullanılmıyor, yani yazarın/yazarların kafasında sadece bir kitap ve bir peygamber var! Ş.A) bildirdiklerinden oluş"an "dinin doğrulan"nda "inanç (iman) esastır." (s. 6) ifadesini daha önce söylenenlerle birlikte nasıl okuyacağız ve hangisine inanacağız?

Tekrarlayalım 'refleksiyon' bir anlamda 'insanın ağızdan çıkanı kulağının duyması' demektir ve 'tutarlılık' denilen şey de büyük ölçüde bu yetinin ürünüdür. Yukarıda verilen örneklerden 'komisyon'umuzun bu türden bir yetiden yoksun olduğu açık olmalı. Bu sebeple son bir örnek daha vererek konuyu kapatacağım.

31. sayfada "doğruluk (hakikat)" şöyle tanımlanıyor: "bilginin, nesnesiyle örtüşmesi". 33. sayfada da "bilginin doğruluk ölçütleri" sıralanıyor: "Uygunluk", "Tutarlılık", "Tümel Uzlaşım", "Yarar" ve "Apaçıklık". Yani yazarımız/yazarlarımız 31. sayfada 'doğruluk' dedikleri şeyin tek ölçütünün 'uygunluk' ("düşünce ile nesne arasındaki tam uygunluk") olduğunu söylüyorlar; ancak iki sayfa sonra dört farklı doğruluk ölçütü daha sıralıyorlar. Bunların hangisi doğru? 'Doğruluk' denen şeyin tek bir tanımı vardır; ama bunun dışında dört başka tanım daha vardır, demenin saçmalığını görmek için mantık uzmanı olmaya gerek yok herhalde! Böyle bir ifadenin, kitapta sıralanan doğruluk ölçütlerinin hiçbirinin sınavından yüzünün akıyla geçemeyecek olduğu açık değil mi? Pardon! Sadece şu "tümel uzlaşma" dedikleri ölçüt işe yarayabilir galiba. Zira bu ölçüte göre, "herkesin veya çoğunluğun kabul ettiği bilgiler doğru"ymuş (s. 33). Şüphesiz, yukarıda sıralanan tutarsızlıkları kitaba ancak böyle bir komisyonun 'tümel uzlaşma'sı sayesinde zerk etmek mümkündü. Anlaşılan böyle de olmuş.

SONUÇ:

Yukarıdaki örneklerden açıkça görünüyor, 'komisyon'umuzun kafası bir hayli karışık. Daha da kötüsü, bu durumun farkında da değiller pek. Bilmiyorlar; fakat ne olduğunu bilmedikleri şeyleri başkalarına öğretmeye kalkışmaktan da uzak durmuyorlar. Bunda bir hikmet var; ama ne?

Anlamak için 'hikmet'in tanımını kitaptan oku yalım: "Hikmet, bütün olup bitenlerin esasını bilmektir. Felsefe ise böyle bir iddiada değildir. O, hikmete ulaşmak anlamında değil, onu sevme, ona hasret duyma, yönelme anlamında bir bilgidir. Bir benzetme yoluyla şunu diyebiliriz ki hikmet, bir tümel bilgidir, yani her şeyi kuşatan bilgidir. Bu,... her şeyi ihtiva eden bir bina (yapı)'ya benzemektedir. Bu binaya, hikmet binası adını da verebiliriz: Çünkü bunun içinde bilgiler mevcuttur. Her bilgi alanı, bu binanın içindeki bir oda gibidir. Odaların ... hepsi de aynı çatı altındadır. İşte felsefe, bu çatıdan başka bir şey değildir: Demek ki felsefe, bütün bilgi alanlarına kendi kanatları altında toplayan bu tümel bilgi alanı sayılmaktadır. Hikmet ise binanın bütünüdür." (s. 8) (a.b.ç.)

Söyledik, alıntıdaki dil bozuklukları yayındandır, lütfen gözlerinizin ve beyninizin ayarlarıyla oynamayınız! Sadece altı çizili cümleler arasındaki çelişkiye dikkat edin. Felsefe "tümel bilgi" denen "hikmet"in peşinde olan bir düşünme etkinliği midir, yoksa tam da onun kendisi midir? 'Hikmet'in kötü tanımını bir yana bırakın, kısacık bir paragraf içinde bile başlangıçta verdiği tanıma sadakatini koruyamayan bir kitabın kime faydası olur ki? Uzatmayalım. Milli Eğitim Bakanlığı'nın bu kitabı öğretmen ve öğrencilerimize reva görmesinin ardındaki 'hikmet'in ne olabileceğini düşünmeyi okurlara bırakılım ve iki kadim bilgenin sözleriyle zihnimizi arındıralım. Bunların ilki Uzakdoğu'dan bir bilge, Konfiçyus. Demiş ki: "Bir insanın, bildiği şeyi bildiğini bilmesi ve bilmediği şeyi bilmediğini bilmesi, işte gerçek bilgelik budur." İkincisi ise, bizden biri, Yunus Emre. Demiş ki: "İlim ilim bilmektir." Gerisini herkes kendi getirsin. Elbette, biliyorsa...


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat