Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam53
Toplam Ziyaret393901

Prof. Dr. Ali Demirsoy/Bilim Toplumunda Eğitim

 Prof. Dr. Ali demirsoy/Bilim Toplumunda Eğitim

Dünyanın epeyi bir ülkesi belli ki bilgi çağını yakalamış ve bu kazanımlarını  da çıkarları için sonunu kadar kullanıyorlar. Kuşkumuz olmasın, önümüzdeki yıllar da bu üstünlüklerini en etkili şekilde kullanacaklardır. Bilgi insanlığın emrine verilmesi gerekirken ekonominin emrine girmiştir. Bu nedenle bir adım önde koşan, arkadakilerle arasındaki mesafe ne olursa olsun, olanakları birinci elden toplayacaktır. Bunun en güzel örneğini “Gen Savaşları” adlı kitapta okuyabilirsiniz. İnsanın genlerini bile tapularına geçirmek için şirketlerin kavga verdiği, yiyeceğimiz her tarımsal ürünün tohumunu kendi malı gibi tescil ettiren, başkasına üretim hakkı tanımayan monopollerin egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

Önümüzdeki yıllarda, zamanını dogmanın bataklığında geçerin topluluklar bilginin üstünlüğünden doğan çaresizliği en acı şekilde yaşayacaklardı. Esasında bilim toplumu olamayanlar son birkaç on yıldır bunu acı şekilde yaşıyorlar; ancak yöneticilerinin bu egemen güçlerle geçici bir süre de olsa işbirlikçi davranışlar içinde bulunmasını ya da kol kola gezmesini, onlardan talimat almasını, bu fırtınayı atlattık anlamına alıyorlar. Hâlbuki lokomotifi bilgi, ilkesi her ne olursa olsun üretmek ve üretmek, tüketmek ve tüketmek olan kapitalist düzenin özellikle vahşi kapitalist sistemin fırtınasının, kaynakları hızla tükenmekte olan bir dünyada, gittikçe şiddetleneceğini, baktığını görebilen herkes biliyor.

Dünya bu çıkmaza sürüklenemeyebilir miydi? Eğer bilgi toplumu değil de bilim toplumu olsaydı, bilgiyi yakalayamayanlar da er ya da geç düştükleri anafordan, bilgiyi yakalayanların yardımı ile kurtulabilir ve uygar bir dünyanın uygar bir üyesi olabilirdi. Ancak, bu, kaynaklardan eşit pay alma anlamına da gelecekti. Vahşi kapitalizmin tahammül edemeyeceği en önemli şey, kaynak bölüşümüdür. Bu nedenle, bu dünyada bilim çağını yakalamada gecikenlerin bundan böyle yakalamak için yapacakları hamleler, her şeyin patronu olmak isteyenlerin usta girişimleriyle önleneceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Gelişmiş ülkeler diye nitelendirdiğimiz ülkeler, bunun en etkili yolunun da, ekonomik modeli ne olursa olsun, dünya görüşü bakımından dogmayı rehber yapmış yöneticilerin aracılığıyla bir ülkede tutucu bir toplum yaratmaktan geçtiğini öğrendiler. Dünyanın birçok gelişmekte olan ülkesinde, gelişmiş ülke (bilgi toplumu) destekli gericilik akımlarının gittikçe yükselmesi bu nedene dayanır.

Eğer dünyanın geneline bilgi toplumu değil de bilim toplumu egemen olsaydı ne olurdu? Bugünkü bilgi toplumu olan gelişmiş ülkelerin kapital birikimi daha yavaş olacağı için, ekonomik gelişmeleri bu kadar hızlı olmayacak, bilimsel araştırmalara bu denli kaynak aktarılamayacağı için de keşif ve buluşlar bu kadar kapsamlı ve hızlı olmayacaktı. Ancak, bilim toplumu, sadece üretim ve tüketim modelini ön plana almadığı ve insani duyguların gelişmesinin de önemli olduğunun bilincinde olacağı için ve dünyadaki insanların tümünü bu dünyanın mirasçısı ve ortağı olarak göreceği için, her gelişmeden ve olanaktan insanların tümünün pay almasına izin verecekti. Eğer bu dünyayı, doymak bilmeyen hırsımız sonucunda yok etmez isek, belli ki bilim toplumu olmak için almamız gereken daha uzun bir yol var…

Bilim toplumu olmaya ne zaman başlandı?

Tarihin ulaşabildiğimiz en eski topluluklarında bile, düşünen, kurulu düzene karşı çıkan ve bu davranışları ile gelecek kuşaklara yön gösteren, özellikle dogmadan kurtulmuş, doğanın ilkelerini öğrenmeye hevesli, en önemlisi meraklı birçok düşünürün, bilim adamı nitelikli insanın yaşadığını biliyoruz. Ancak bunların çoğunun bireysel fenomenler (görüngü) ya da bir bireyin çevresinde toplanmış birkaç kişilik gruplar olduğunu biliyoruz. İnsan soyu Orta Çağın bitimine kadar özellikle dogmanın kıskacında –acılarla- çabaladı durdu. Ancak Orta Çağın bitiminde, özellikle Martin Luther’in Vatikan’a baş kaldırması ve dogmayı ret etmesi ile birçok ülkede bilgi toplumuna gidecek yolun üzerindeki engeller kalktı. Bu gelişme daha öncekilerden farklı bir atılımdı; çünkü özgür düşünme ve dogmadan arınarak düşünme bireylerle sınırlı kalmamış, toplumsal bir hedef haline gelmişti. Eğitim kurumları bu yeni felsefe üzerine bina edilmeye başlanmıştı. Özgür düşünme, dogmanın dışında düşünme, ileri sürülen her hangi bir şeyi sınayarak, tekrarlayarak, ölçerek, biçerek ve tartarak öğrenme, düşünme dünyamızın değişmez tarzı oldu. İpler bu noktada koptu; bir grup toplum başını alıp ileriye atılımlar yapıp birilerinin efendisi olurken, birileri de dogmanın bataklığında –hatta bugüne kadar- çabalayıp durdu ve gelişmişlerin uşaklığına soyundular.

Bütün bunların temeli öğrenmeye, öğrendiklerini zamandaşlarına ve en önemlisi gelecek kuşaklara aktarmaya dayanır. Öğrenmenin biyolojik bir temeli olduğu açıktır; çünkü canlıların büyük bir kısmı şu ya da bu şekilde öğrenme yetisine sahiptir. Ancak biyolojik yapısı farklı olan hayvansal canlıların tümü aynı şeyi aynı şekilde öğrenemiyor. Niye? Kalıtsal farkları olduğu için. Bu canlılardan bir tanesi –yani insan- hem öğreniyor he yorum yapıyor. Ancak her canlı gibi aynı türe ait bireylerin kalıtsal yapısı farklı olduğu için birey düzleminde bile hem öğrenme hem de yorumla farklı olabiliyor. Ancak insan soyunda öğrenmeyi ve yorumlamayı eğitim süreci dediğimiz belirli bir dönemde aldıkları –yetiştirme tarzı- büyük ölçüde etkiliyor. Ancak biz ilk olarak öğrenmenin biyolojik geçmişine bir göz atalım. 

Biyolojik olarak ne oldu da öğrenebilme yetisini kazandık?

Bunun bilimsel açıklaması biyoloji biliminin derinliklerinde saklıdır. Bunları öğrenmek için birlikte geçmişe doğru 3.5 milyarlık bir geziye çıkalım ve zaman dar olduğu için yolun başından bu yana sıçraya sıçraya gelelim.

3.9 milyar yıl önce, kendi kendine çoğalabilen, başlangıçta herhangi bir özelliği kodlama gibi bir niteliği de olmayan ilk olarak RNA, daha sonra da DNA, onu izleyen 1-2 milyar yıl içinde çember gibi bir kromozomu olan ilkin hücreler (ilkin prokaryotlar), daha sonraki iki milyar yıl içinde de organelleri (hücre içi organize yapıları) olan ökaryotik hücreli canlılar evrimleşti. Bu canlıların hiçbirinde sinir benzeri bir yapı oluşmadığı için, anladığımız anlamda öğrenerek koşullanma görülmez. Bu nedenle, bakteriler ve bir hücreli canlılar (örneğin amip, öglena gibi) öğrenemez, koşullanamaz. Bilgileri, daha doğrusu türe özgü davranışları, kalıtsal yapılarının (türe özgü) ilkin sınırları ile saptanmıştır. Çünkü üzerinde özel moleküler bağlantılar ile anıları biriktirecek ve gerçek –günlük deneyimlere dayalı- öğrenme yeteneği gösterecek sinirimsi yapılar henüz evrimleşmemiştir. Bir hücreliler öğrenemez. 

Amip-öğrenemez 

Bir hücrelilerin çok hücrelilere geçişi sayılan volvoksta da sinir örgüsü gelişmemiştir. Bu nedenle volvoks da öğrenemez.

Volvoks-öğrenemez

İlk sinir örgüsünün ortaya çıktığı canlılar, çok hücrelilerin ilk basamaklarındaki süngerler ve poliplerdir. Ancak bunlarda sinir hücreleri uyarıları her yöne iletir (yani apolardır – kutupsuzdur; bu nedenle de bir uyarı olduğunda uyarının geldiği yön dikkate alınmaksızın vücudun tümü tepki gösterir) ve en önemlisi bunlarda sinir örgüsünü oluşturan hücrelerin sentrozomları henüz yitirilmemiştir, yani diğer vücut hücreleri gibi uygun ortamlarda ve uyarılarda hücre bölünmesi yapabilir. Bu nedenle süngerler ve polipler de öğrenemez. Çünkü sinir hücreleri yaşam boyunca bölünebilir.

Sünger de hidra da öğrenemez. Çünkü sinir hücreleri bölünür.

      Evrimsel merdivenin bir üst basamağında, büyük bir olasılıkla, volvoksun üsten basılması ile ilk aşamada oluşan Plakozoa alemi canlıları üzerinden yassı solucanlar gelişmiştir. Yassı solucanların en iyi bilineni, orta eğitimde de sık sık anlatılan, birçok deneyin üzerinde yapıldığı planaryadır. Bu canlı grubu, merkezi sinir sistemine sahip, yani öğrenme, duruma göre anıları ve deneyimleri biriktirme özelliği gösteren ilk canlıdır.

Önü, arkası, yanları olmayan sadece üstü ve altı olan, dört farklı hücre tipiyle temsil edilen birkaç bin hücreden oluşmuş, çok hücrelilere geçişin bilinen en ilkel atası. Placozoa alemi (bazılarına göre, takım, bazılarına göre sadece familya). Tek bir türü biliniyor: Trichoplax adhaerens  

Sinir sisteminin ortaya çıkışı: Günlük yaşanan deneyimlerin ve koşullanmaların biriktiği yer merkezi sinir sistemidir. Bellek olarak bilgi birikimi, kalıtsal materyal üzerinde değil (buna türe özgü kalıtsal bellek denir), özellikle sinir hücre zarı başta olmak üzere, sitoplazma ile ilgili birimler üzerinde, makro moleküller halinde bağlanma (belleği oluşturan makro moleküllerin büyük ölçüde peptitler olduğu birçok çalışma ile kanıtlanmıştır) (Morenge M., 2006) ya da elektriksel formatlanma şeklinde olduğuna göre, merkezi sinir hücreleri mitozla bölünme yeteneğini sürdürseydi, somatoplazma (hücre plazması) da ikiye bölüneceği için, kazanılan bilgilerin de ikiye parçalanması anlamına gelecekti ve böylece bilginin bir bütün olarak yaşam boyu bir arada tutulması (depolanması) olanaksız hale gelecekti. Bunu önlemek için sinir hücrelerinin bölünmesi belirli bir evrede durdurulmalıydı. Bu durdurma başarısını gösterenler, bireysel bellek gibi muhteşem bir özellik kazanıyorlardı; ancak bedelini ölümle ödeyerek. Evrimsel olarak daha önceki canlıların belleği yoktu; ancak sinir sistemleri de yoktu; sinir örgüsu olanların da sinir hücrelerinde hala sentrozom mevcut olduğu için mitozla hücre bölünme özelliklerini sürdürebiliyorlardı. Bu nedenle bir süngeri ya da polipi parça parça etseniz bile her parçasından yeni bir birey oluşabiliyordu. Rejenerasyon (yenilenme gücü) neredeyse sonsuzdur.

Ne zaman ki bir canlıda sinir hücresi embriyonik evrenin belirli bir aşamasında sentrozomunu hücrenin dışına attı ise, bölünme yeteneğini de o anda itibaren yitirmiş oldu. Bu, ona öğrendiklerini aynı hücrede tutma yani bellek özelliği kazandırmıştı; ancak hücre bölünmesi suretiyle yenilenme ya da onarım özelliğini de yitirdiği için, ömür uzunluğu sinir hücrelerinin ömrüyle sınırlı kalmıştı ve kaçınılmaz ölüm olgusu da canlılar dünyasına girmişti. Öğrenmemizin ödenmesi gereken bedeli ölüm olmuştu. Bu aşamadan önceki canlılarda (telomerleri olanlar hariç) programlanmış bir ölüm görülmez.

Evrimsel olarak planaryadakinden önceki canlılar genellikle ışınsal ya da radyal simetri yapı gösterir (yani bir silindir ya da top gibi). Bunlar ya sabit yaşayan ya da denizlerde serbest dolaşan canlılardır. Ancak, bir yere yapışarak ve hücresel sürünme yaparak yaşayan Placozoa’dan (iki katlı hücreden oluşmuş, şekli şemaili olmaya, iki katlı bir pestil gibi bir canlı grubu), karşılaştığı molekülleri ya da nesneleri daha iyi algılayabilmek için, almaçlarını ön tarafına toplayan (buna sefalizasyon ya da baş oluşumu diyoruz) ve buna bağlı olarak, bir ön bir de arka kısmı oluşan, buna bağlı olarak da bileteral simetriyi (yani iki yanı olan canlıları) geliştiren canlılar çevreyi algılama bakımından çok daha başarılı duruma geçti. Bunu ilk başaran da planaryanın ataları oldu. Dolayısıyla merkezi sinir sistemi (beyni) olan canlıların hepsi bileteral simetri (iki yanı olan) gösterir, bir baş bir kuyruk kısmı bulunur; duyu organlarının çoğu, nesnelerle ilk karşılaşan kısma yani baş kısmına toplanır. Böylece merkezi sinir sisteminin gelişmesine zemin hazırlanır. 

Merkezi sinir sistemi (özellikle beyin) nasıl bir gelişim süreci ile ortaya çıktı? Tat ve koku verici moleküllerle en çok karşı karşıya gelen ön kısım ve özellikle yutak bölgesinin üst kısmında bulunan ektodermik kökenli almaçlar, gittikçe sayılarını artırarak ve bir araya toplanarak, bir anlamda yoğunlaşarak, her biri birkaç sinir hücresinden oluşmuş, birkaç gangliyona dönüşmüştür. Bu gangliyonlar arasında eşgüdümü sağlayan sinir uzantıları da evrimleşince, ilk beyin oluşumu ortaya çıkmış oldu. Bugünkü gelişmiş beyinlerdeki kokuyu, tadı, görmeyi, sesi, vs algılayan merkezler bir zamanların ilkin gangliyonları olarak işlev görüyorlardı. Planaryanın birkaç gangliyondan, birkaç on nörondan oluşan beyni, kural olarak 100 milyar nöron bulunduran insan beyni ile benzer şekilde çalışır.

Ancak, bu hayvanlarda sinir hücrelerinin bölünme yeteneği vücudun her tarafında yitirilmedi; yutak gangliyonu dışındaki vücut hücreleri sentrozomlarını korumaya devam ettiler ve bu nedenle rejenerasyon yeteneklerini sürdürdüler. Alınan duyuların bellek şeklinde saklanabilmesi için bu hayvanlarda sadece yutak üstündeki gangliyonun nöronları, gelişmelerinin belirli bir evresinde, sentrozomlarını hücre dışına atarak, bölünme yeteneklerini yitirdi.

Bu hayvanlar önce koşullandırılır, daha sonra yüzlerce parçaya ayrılırsa, başta iki gözün arasında, yutağın üzerinde yer alan ve sadece merkezi nöron hücrelerini taşıyan, yani sentrozomunu dışarıya atmış, bölünme yeteneğini yitirmiş sinir hücrelerini taşıyan parça hariç, vücudun diğer parçalarının hepsi, ki bunlar sentrozomlarını korurlar, yani bölünme yeteneklerini, yenilenme güçlerini sürdürürler, dışarıdan hiç besin almadan kendini yenileyerek yeni bir bireye gelişebilirler. Buna karşın, bu merkezi gangliyonların haricindeki kısımlar, bölünme yeteneklerini sürdürdüklerinden dolayı belleklerini (koşullandırılmalarını) zamanla yitirmelerine karşın, merkezi gangliyonu içine alan kısım, belleği (koşullandırmayı) ömrü boyunca koruyabilir ((McConnell et al 1959). Yani öğrenmenin (koşullandırmanın) bedeli, ömür uzunluğu sınırlı olan hücrelerin oluşumuyla sağlanabildi. Kaçınılmaz ölüm, acımasız bir şekilde bu hayvanlarla canlılar dünyasına girdi. Bireyin ömür uzunluğu sinir hücresinin ömrü ile sınırlandı. 

İnsanda Sinir Sistemi Gelişimi (Embriyolojisi)

Bu nedenle, embriyolojik gelişmelerin belirli bir evresinde (örneğin insanda ana karnında 4. ayda), sinir hücrelerini oluşturacak hücrelerde sentrozom dışarıya atılarak, bölünme durdurulmak suretiyle bellek oluşumu için alt yapı hazırlanır. Böylece kazanılmış deneyimlere dayanılarak anlamlı tepkilerin verilmesi; daha ileri aşamalarda da anlamlı düşünmenin ortaya çıkması sağlanır. "Her kazancın ödenmesi gereken bir faturası vardır" evrensel ilkesine göre, bu kazancın, ödenmesi gereken faturası, sinir hücrelerinin zaman içinde ölmesi ve yerine yenilerinin konmaması olmuştur. Bu nedenle ömrünün son çeyreğine gelmiş bir köpek, koklama duyusunun %80'nini, 70 yaşına gelmiş bir insan, tatma duyusunun yaklaşık %60'ını, işitme duyusunun yaklaşık %40'ını yitirmektedir. Dokuların ve hücrelerin gelişme ve yenilenmesinde organizatör ve uyarıcı sistem olarak görev alan sinir sisteminin bu yolla etkisizleşmesi, kaçınılmaz olarak yaşlanmayı ve sonuçta ölümü ortaya çıkarmıştır. Yaşlanma, genel bir kavram olarak, sırasıyla, kalıtsal yapının ve dış faktörlerin etkisiyle, hücredeki biyokimyasal tepkimelerden başlayarak, hücre, doku, organ ve birey düzeyindeki işlevlerin etkinliğinin azalması olarak tanımlanabilir. Bu nedenle belki yaşın ölçüsü yıl, yaşlanmanın ölçüsü ise bireyin kimyasal ve buna bağlı olarak fiziki etkinliğinin göreceli derecesi olarak alınmalıdır. 

Bir belleğin alt yapısını neler belirler?

Her canlının kendine özgü davranış ve belleğini, kuşkusuz o türün evrimsel hat boyunca kazanmış olduğu kalıtsal bileşimi yönetir ve aynı zamanda sınırlar.

Ancak, bu, bir türe ait her bireyin kalıtsal yetenekleri bakımından aynı kalıptan çıktığı anlamına da gelmez. Çünkü bundan yaklaşık 1.5 milyar yıl önce, ortaya çıkan mayoz bölünme (ondan önce canlıların çoğalması bir çeşit mitoz bölünme ile sağlanıyordu), aynı anadan babadan bile olsa, oluşan yavruların olağanüstü çeşitlenmesine neden olmuştur. Daha önceki bölünmelerde yavrular özellikleri bakımından hemen hemen neredeyse anasının bire bir benzeri olurken, Kambriyen Patlaması olarak bilinen bu evrimsel devrim nedeniyle, aynı türe hatta aynı ana babaya ait yavrular bile birbirlerinden farklı olan özelliklerle dünyaya ayak basmaya başlamışlardır. Sadece mayoz bölünme mekanizmasıyla üreyen bir insanda bir ana ve babadan ancak 70 küsur trilyon yavru meydana gelirse kalıtsal özellikleri bakımından onların içinde sadece ikisi birbirine benzeyebilir.  

Mayoz bölünme bireyler arasında çok yüksek kalıtsal çeşitlenmeye neden oluyor. Bu nedenle hiçbir birey bir diğerine benzemiyor. Bir ana-babadan bu yolla 70 trilyon çeşit çocuk olabilir.

Kaldı  ki bu çeşitlenmeye kromozomlardaki parça değişimi (krosing over) ve mutasyonla eklenebilecek yeni özellikler dâhil değildir. Bunları da eklediğimizde çeşitlenme katrilyonlara ulaşacaktır.Bunun bugünkü konumuz açısından yorumu: Hiç bir insan bir diğerinin benzeri olamaz; benzer olmadığı için aynı uygulamalara aynı tepkiyi veremez. Bu da bizim eğitim sistemimizde tek bir müfredatın ya da uygulamanın eğitilecek tüm kesimlere aynen uygulanmasının istenen sonucu vermeyeceğidir. Hamuru ve mayası farklı olan bir karışımdan her zaman istenen ekmeği yapamazsınız. Eğitim dünyasının çıkmazlarından biri budur.

Kalıtsal yapısı bakımından istenen özellikleri gösteren bir ana babadan, istenen özellikler bakımından bir çocuk elde etme olasılığı daha yüksek olmakla birlikte, garanti değildir; çünkü mayozun rekombinasyonu sırasında arzu edilemeyen bir genetik bileşimi de almış olabilir.

Bu aşamada (biyoteknolojik olarak genlerin yeniden tasarlanıp dizileceği güne kadar) genetik yapı üzerinde yapacağımız herhangi bir girişim bulunmamaktadır. 

Belleğin alt yapısının kendini tam randımanla gösterebilmesi için insan eliyle neler yapabiliriz?

Bunun yorumu için fazla bir şey söylemeye gerek yoktur. Bir çocuğun ana karnında kalıtsal yapısının izin verdiği en uygun şekilde gelişebilmesi için, beslenmenin etkili olması kaçınılmazdır. Yeterince protein, mineral, vitamin ve diğer besleyici maddeler alınmadığı durumlarda ve özellikle kirlenmiş hava ortamlarında embriyonik gelişmesini tamamlayan bir ceninin, diğer yapıları gibi, merkezi sinir sisteminde de önemli eksiklikler ortaya çakacaktır. %21’lik oksijen taşıyan bir ortamda gelişen çocuk nöronları ile, örneğin %16’lık oksijen içeren bir ortamda gelişen bir çocuk nöronlarının sayısı ve fizyolojik gücü aynı olmayacaktır.

Zekânın gelişmesi, insan soyunda, tiroksin hormonu dediğimiz, tiroyit bezinden salgılanan bir hormonla da yakından ilişkilidir. Tiroyit hormonunun etkinliğini sağlayan kısmı, iyot taşıyan bir kısımdır; dolayısıyla yeterince iyot alınmayan bir ortamda yetişen bireylerin zekâ düzeyi ve keza vücut oranları bakımından yetersiz olduğu birçok gözlemle bilinmektedir. Çünkü bu hormon birçok özel proteinin üretimini başlatır ya da güçlendirir. 

Eksikliğin farkına varılır mı? Ancak bir toplum, merkezi sinir sisteminde bulunan 100 milyar hücrenin hepsini kullanmaya gerek göstermeyen –özellikle dogmalarla örülmüş- bir dünya kurmuş, bilimsel yenilikler yaratmaya bireylerini itmemiş ise, bu kadar nörona gereksinme göstermez; eksik olanların da farkına varamaz. Aynen güvenli olarak en fazla 60 kilometre sürat yapabilen bir Serce marka otomobil ile güvenli olarak 200 kilometre hız yapabilen bir Mercedes 600’ün ikisinin de taşlı bir yolda fiziki nedenlerle 60 kilometreden fazla hız yapamadıkları bir durum gibi. Bu yolda Serçe ile Mercedes’i fark edemezsiniz. Ancak bu iki otomobil bir gün bir otoyola inerse, o zaman ikisinin arasındaki fark ortaya çıkar. Küreselleşen bir dünyada bu yarışmanın devreye girmesi ve gerçeğin anlaşılması çok uzak olmayacaktır. Buraya kadar olanlar sadece ana karnında olanlardır. 

Belleği oluşturacak organizasyon, kalıtsal da olsa, aynı etkinlikle her zaman kendini gösterir mi ve bir insana ömür boyu eşlik eder mi?

Yaşlanma ile kaçınılmaz olarak ortaya çıkan doku harabiyetlerinden doğan aksaklıkları bir tarafa bırakalım. Bu doğal bir süreçtir ve uzun yaşamanın ödenmesi gereken bir bedelidir. Herkes bellek de dahil bu yıpranmayı yaşlanmaya bağlı olarak gösterir.

Ancak -mevcut olup da kullanamadığımız olanlara- zamanında müdahale edip de düzeltemediklerimize bir bakalım: Bunun için sinir hücresinin embriyonik oluşumundan sonraki fizyolojik gelişimini ve değişimini iyi bilmek gerekir. Bundan sonra anlatacaklarımız eğitim ve öğretim dünyamız için en başta bilinmesi gereken hususlardır.

İnsanlar arasında sık sık şu tip konuşmalar geçer: Nice yetenekler keşfedilmeden yok olup gitmektedir. Belki fizikte Nobel ödülü alacak bir yetenek, şimdi, örneğin, ayakkabı tamiri ile uğraşmaktadır. Demek ki eğitim dünyamızda adam seçerken, seçimdeki aksaklığın şu ya da bu şekilde farkına varmış durumdayız. Pekala, böyle bir adamı, yani kalıtsal yapısı bakımından yetenekli olan bugünkü ayakkabı tamircisini, ömrünün ortalarına ya da sonlarına doğru keşfedip de, dünyanın en ünlü fizikçilerinin arasında eğitirsek, acaba, bu kişi kendinden beklenen verimi verebilir mi? Elimizdeki tüm bilgiler ve gözlemler, belirli bir yaşa kadar eğitilemeyen insanların, daha sonra eğitilmelerinin hemen hemen olanaksız olduğunu göstermektedir. Demek ki –kalıtsal yapısı ne olursa olsun- bilginin verileceği zamanın seçilmesi de çok büyük bir önem taşımaktadır.

Bir insana eğitileceği dönemde verilen bilginin, o insanı gelecekti nerelere sürükleyebileceğinin değerlendirilmesi daha da ilginç olacaktır:

Canlılarda ve keza canlılar âleminin bir üyesi olan insanlarda, biyolojik olarak, özelliklerin ortaya çıkmasının üç yoldan gerçekleştiğini bilmekteyiz. Bunlar:

1. Sayılabilir ve ölçülebilir yapısal özelikler: Bunlar, örneğin göz rengi, burun yapısı, kulak yapısı, saç yapısı, vs. gibi tanımlanabilir özeliklerdir. Kişi eğitilse de eğitilmese de, iyi beslense de beslenmese de, olumlu ya da olumsuz bir çevrede yetişse de yetişmese de, hemen her koşulda ortaya çıkan özelliklerdir. Yani bir anlamda kalıtsal yapı ile fenotipin hemen hemen bire bir özdeştiği özelliklerdir. Bu özelliklerin değişimi sadece biyoteknolojik yöntemlerle ya da gen bileşiminin değişmesine yönelik ıslah çalışmaları ile yapılabilir. Kişinin –şimdilik-değişmez kaderi olarak nitelendirilebilir.

2. Kendini gösterme derecesi diğer etmenlerin de etkisine bağlı  olan özellikler: Bunlar, örneğin, boy uzunluğu, kilo, zekânın ve duygusallığın gelişmesi vs. gibi özelliklerdir. Örneğin iyi beslenen bir insanda, boyun uzunluğu, bireyin geniş anlamda bağlı olduğu ırk grubunun, dar çerçevede ise kendi kalıtsal yapısı içerisinde, minimum ve maksimum boyutlara ulaşmasını sağlar. Örneğin Pigmeler 80-120 cm., Buşmanlar 170-200 cm. boyundadırlar. Pigmeleri ne kadar iyi beslerseniz besleyin, hiçbir zaman 170 cm. boyunda olmazlar; çünkü boy uzunluğu genlerle sınırlanmıştır. Yalnız, belirli bir gen bileşimine sahip bir Pigme, kötü koşullarda örneğin 70 cm., ortalama koşullarda 80 cm., en uygun koşullarda da 90 cm. olabilir. Bu Pigmeyi ne kadar iyi beslerseniz besleyin, kalıtsal gen bileşimi uygun değilse, kendi ırk grubunun en yüksek düzeyi olan 120 cm.ye ulaşamaz. Bu durum bütün canlılar için ve canlılardaki birçok özellik için geçerlidir.

3. Uygun uyarılarla işlevleri değiştirilebilir özellikler: Yukarıdaki ilk iki şıkta belirtilen koşullar yeterince yerine getirilse dahi, yeteneklerin geliştirilmesi, gelişim süreci içerisinde uygun zamanda, uygun impulsların verilmesiyle mümkündür. Çünkü gelişim, bugünkü işleyişiyle, geriye dönüşü olmayan bir değişim ve sürekliliktir. Ancak zamanında ve uygun impulsların verilmesiyle, istenen gelişmeler sağlanabilir. İşte biraz önce verdiğimiz, ayakkabı tamircisi-Nobel ödülü alabilecek kişi arasındaki ilişki, bu impuls sürecinin gecikmesinin ya da daha doğru bir tanımlama ile uygun zamanda verilmemesinin ya da yanlış verilmesinin (yanlış eğitimin) bir sonucudur. Bu uyarılar nasıl verilmelidir sorusuna geçmeden önce, zamanlamanın önemine bilimsel olarak biraz daha değinelim. 

Kapandığında bir daha açılmayan kapılar

İletişim kapıları-Sinapslar: İnsanın sinir hücreleri, ana karnında yaklaşık 4. aya kadar, uzantılarından hemen hemen yoksundur (apolardır), sentrozomları vardır ve bu süreç içerisinde çoğalmalarını sürdürürler. Ancak bu sürenin sonunda, sentrozom denen yapılarını hücre dışına atarak bölünme yeteneklerini yitirirler ve hücreler birbirleriyle ilişki kurabilmek için yanlara doğru uzun (akson) ya da kısa (dendirit) kollar meydana getirerek dallanmaya başlarlar. Bu aşamadan sonra hücrelerde sayıca değil, hacimce bir büyüme söz konusudur.

Sinapslaşma oranı bir bireyin düşünme alt yapısını oluşturan önemli bir oluşumdur.

Özellikle bu evreye kadar protein ve vitaminler başta olmak üzere, zengin bir diyetle beslenen hamile kadınların çocuklarında, her ne kadar alt ve üst sınırı kalıtsal olarak saptanmışsa da, sinir hücrelerinin sayısı, bu sınırlarda en yüksek düzeyine çıkarılır. Yani zekâ ve becerilerin esas ham materyali daha bu evrelerde kurulmaya başlanır. Bu evreden sonraki gelişmeler ise, kişinin daha sonraki yargı ve yorumlama yeteneğinin artmasını sağlayan gelişmelerdir. Bilim adamları bu örgütlenmenin adını, sinapslaşma ve traktlaşma (yollaşma) olarak tanımlarlar. Sinapslaşma, hücrelerin akson ve dendirit denen uzantılarının birbirleriyle yaptıkları bağlantıların özel adıdır. Bu sinaplaşma, özellikle beyindeki hücrelerin örgütlenmesi için çok önemlidir. Bunların sayısı da büyük bir olasılıkla kalıtsal olmasına karşın, beslenmenin önemi yadsınamaz. Sinir hücreleri, ilettikleri impulsların (bir çeşit elektirik sinyallerinin) komşu hücrelere atlamaması için, izole elektrik kablolarında olduğu gibi değişik örtülerle (örneğin miyelinle) çevrilerek, özellikle gelişimin belirli bir evresinden sonra yalıtılırlar. Bu durumda, bilginin, daha doğru bir tanımla ile impulsların rastgele yerlerden değil, sinaps adı verilen açık kapılar aracılığıyla, hedefe doğru iletilmesi sağlanmış olur. Çocuklarda beyindeki miyelinleşme, yani, yalıtım, tam olarak gerçekleşemediği için, anlamlı sözcüklerin ve davranışların ortaya çıkması ancak miyelinleşmeden sonra olur. Fakat bu arada, sinaplaşma, ancak miyelinleşmenin olmadığı hücrelerde ortaya çıktığı için, beyin hücrelerinin organizasyon düzeyinin yükselmesinin, miyelinleşme hızıyla ters orantılı olduğu söylenebilir. Bu nedenle biraz geç konuşan bir çocuğun, yargılama ve yorumlama yeteneğinin, ileride, biraz daha fazla olabileceği söylenebilir. Çünkü sinaps sayısı şunu sağlar: Örneğin, beynin herhangi bir çekirdeğine gelen bir uyarının ya da sorgunun, kollar aracılığıyla, yani hücrelerin bir çeşit kapıları olan sinapsları aracılığıyla, diğer hücrelere danışılmasını da sağlar ve yanıtını, gelen bu bilgilere göre hazırlar. Dolayısıyla, ne kadar çok merkeze ya da hücreye danışılırsa, yanıtın, o denli kusursuz olma olasılığı artar. Yani düşünmede, yargılamada ve yorumlamadaki karmaşıklık ve kusursuzluk düzeyi, sinaps sayısıyla doğru orantılıdır denebilir. Miyelinleşme tamamlandığında kural olarak sinaplaşma da sonlanmış olur.

İletişim yolları: Beyindeki hücrelerin oluşturduğu sinir liflerinin, beyin yapısı içerisinde "Trakt = Yol" denen karmaşık bir örgülenme yaptığı bilinmektedir. Bu örgülenmenin temel yapısı, insan soyunda hemen hemen benzer olmakla birlikte, derecesinin ve karmaşıklığının bireyden bireye (mayoz bölünmedeki rekombinasyona uygun olarak) değiştiği de bilinmektedir.

Her bireyin bağlantıları, bilgi yolları farklılık gösterir

Bu yolların mimarisi kalıtsal yapıyla saptanmasına karşın, sayıca artırılmasının ve en önemlisi işlerliğinin devam ettirilmesinin, dıştan verilecek uyarılarla sağlanması, eğitim ve öğretim bilimi açısından son derece önemlidir. Bu yolların sayısı, mimarisi ve örgülenme şekli, kişinin bilgi ve becerisinin kalıtsal derecesini saptar. Öğrenme, yaratma, yargılama, hatta belki dogmatik eğilimli olma, bu yolların izlediği güzergâhlarla ilgili olabilir. Fakat burada en dikkat çeken husus şudur: Bu bilgi yolları, gelişim evresinin ancak belirli dönemlerinde, özellikle ilk yaşlarda açıktır; daha sonra kullanılıp-kullanılmadığına ya da hangilerinin kullanılıp-kullanılmadığına bağlı olarak bu yollardan bazıları, dönüşsüz olarak kapatılır ve kişi o yöndeki becerisinin önemli bir kısmını yitirir. Böyle bir körelmenin bellek molekülünü oluşturacak peptit sentezini yöneten mekanizmanın yapacağı işi bir çeşit unutması ya da tembelleşmesi olarak da değerlendirebiliriz. İşte bu nedenle, potansiyel olarak Nobel Ödülü alabilecek fizik bilimi yeteneğine sahip olan bir ayakkabı tamircisi, daha sonra eğitilmesi için bu olanaklara kavuşsa dahi, becerisini geliştirecek organik yapıyı geri getiremez. Bunun yerine seçtiği ve geçtiği yaşam yolu, örneğin ancak el becerisini sağlayacak bilgi yollarının geliştirilmesini sağlar. Eğer bu el beceri yolları, bu kişide kalıtsal olarak mükemmel ise, el becerileri bakımından da iyi bir usta ya da yaratıcı olur; eğer mükemmel değilse, yeteneksiz bir tamirci olarak yaşamını sürdürür.

Beyindeki bilgi yollarının belirli bir yaşa kadar (bu kişiden kişiye biraz da olsa değişebilir) işleyebilecek şekilde kalması (biz buna kabaca 0 -7 yaş diyelim), o yaşa kadar kullanılmadığı takdirde geriye dönüşü olmayan bir şekilde kapanması, bir binadaki koridorlar ve çarpma kapılar gibidir. Eğer bir binada bu koridorlar ve kapılar, binanın yapımı biter bitmez kullanılıyorsa, bilgi yolları açık kalır ve her kullanıldığında biraz daha rahat çalışır. Alışkanlıklarımız ve her gün yaptığımız işlerde beynimizi fazla kullanmadan ve zorlanmadan yapmamız, oluşturulan yolun güzergâhı ile ilgilidir. Günlük yaşamda biz buna pratik kazanmış terimini kullanırız. Eğer kullanılmaz ise, zamanla kapılar tutukluk yapmaya başlar ve sonuçta bir daha açılmaz. Böyle bir kişi beyin kapasitesi yüksek olsa dahi, ancak belirli koridorları kullandığı için zamanla tek boyutlu insana dönüşür. Ana kapıdan girer, sadece çalışma odasına kadar giden yolu öğrenebilir. Diğer koridorlar artık kapanmıştır.

Bu yolları açan en önemli eğitimin, o kişinin beyin organizasyonuna göre verilecek olan, özellikle merak duygusunu tetikleyen eğitim olduğu bilinmektedir. Yolları körelten, tıkayan ya da kapatan ise dogmadır, yasaklamadır, korkutmadır, sınırlamadır. Bir çocuk korkularla, günahlarla ve sadece yorumlamadan benimsemeyi sağlayan bir yönlendirmeyle (iman etmeyle) eğitimine başlatılırsa, bu kapıların çoğunu kullanamayacaktır.

Ezber ve dogma (nedenini araştırmadan söylenene inanma), kişinin bilgi yollarının fakirleştirilerek başka biri tarafından çizilmesi demektir. Böyle bir eğitimi almış bir kişi, düşünme ve araştırma gereğini duymaz; çünkü daha önce öğretilmiş yol, onun için enerji kullanmadan, kestirmeden gideceği yol olmuştur. Tekdüze yaşayan ve beynini zorlatmak gereğini duymayan insanlar için özünde kullanışlı bir stratejidir. Ancak yeni durumlar karşısında çözüm bulmada yetersiz kalırlar. Eğer eğitim alması gereken yaşlarda merak ve neden-sonuç ilişkisiyle zorlatılan bir beyin olsaydı, karşılaştığı yeni durumları, hala işler tuttuğu bilgi yolları ile çok daha fazla merkeze (beyin çekirdeğine) danışarak yorumlayabilecekti; yani doğruyu bulma şansını yükseltecekti. Ayrıca peptit sentezleme mekanizmasını istim üzerinde tuttuğu için öğrenme yeteneği yüksek kalacaktı; öğrendiklerini de belleğinde daha etkili bir şekilde tutabilecekti. “Benim aklım bu karışık işlere ermez” demeyecekti.

Bu körelme sadece insana özgü değildir; sokak köpeklerine de belirli bir zaman sonra herhangi bir şey öğretemezsiniz, terbiye edemezsiniz. Belirli bir süre doğada yabani yaşama alıştırılmış bir canlıyı evcilleştiremezsiniz. Hatta erken yaşlarını tümüyle vahşi doğada geçiren bazı çocukların toplumsal yaşama uyumunda önemli zorluklar yaşandığı da söylenmektedir.

28 Şubat Muhtırası: Özünde doğru verilmiş bir muhtıraydı. Çünkü bu muhtıranın belkemiği, kesintisiz 11 yıl eğitimdi (özünde 14 yıl olmalıydı). Çünkü çocuklarımızı, dogmayla köreltilen okullarda değil, öğrencilerini sadece bilimle ve sadece bilimsel kuşku-merakla yetiştiren okullarda eğitmeliydik. Muhtıra doğruydu. Ancak muhtırayı verenler bu anlatılanlardan dolayı değil, sadece dini bir örgütlenmeye alet olacağı kuşkusu ile belirli okulların önünü kesme için vermişti. Yani muhtırayı verenler de gerçek hedefin ne olduğunu bilmiyorlardı. Sonuçta kabak meslek okullarının başına patladı… 

Eğitimin yanlışı  olur mu?

Kalıtsal olarak taşınmakla birlikte her bireyde ortaya çıkmayan özellikler de olabilir. Ancak özel uyarılarla bu genlerin işler hale geçirilmesi sağlanabilir. Örneğin, boğalarda ve keza insanların erkeklerinde süt vermeyi, yavruya bakma davranışlarını ve horozlarda yumurta oluşturmayı sağlayan genler vardır. Fakat hiçbir zaman etkilerini göstermezler. Ancak, östrojen hormonları dediğimiz dişilik hormonları, uygun gelişim evrelerinde verilince, bu özellikler ortaya çıkmaya başlar.

İnsanda 32.000 kadar genin olduğu saptandı. Fakat bunların bir kısmı bazı düzenlemeler için, bir kısmı geçmişin bir kalıntısı olarak korunur, bir kısmı da uygun uyarı bulunmadığı için sadece bir ham bilgi olarak bir tarafta saklanır ve yaklaşık 6.000 kadarı da insanı insan yapan özelliklerin ortaya çıkması için aktif olarak kullanılır. Bu sonuncu pakette bulunan genlerin de bir kısmı ancak uygun uyarılarla işler hale getirilebilir. İşte bu sonuncu gruptaki genlerin yapısının ve uyarılma biçiminin bilinmesi, yeteneklerin geliştirilmesi açısından son derece önemlidir. Bunun için elimizde hayvanlara dayalı birçok deney ve gözlem vardır. Örneğin cennetkuşlarının erkekleri, bir ağacın başına çıkıp iki ay süreyle ötmedikleri durumlarda, çevredeki dişilerin yumurta yapma hormonları salgılanmaz. Bir maymun kolonisinde, kuvvetli (lider) erkek ortadan kalkmadığı sürece, genç maymunların testisleri kırmızılaşmaz ve erkeklik duyuları gelişmez; hatta eşcinsel ilişkilere eğilimleri artar. Yani birçok genin işlerlik kazanması, görsel, duyusal ya da eğitsel yollardan sağlanabilir.

İşte çağdaş eğitimin en çarpıcı başarısı, bu suskun genlerin uygun olanlarının, uygun yöntemler kullanılarak işler hale getirilmesini sağlama olacaktır. Böylece, birey, görünebilir ve ölçülebilir beceri ve yeteneklerinin üzerine, saklı kalmış özelliklerini de ekleme zeminini bulabilir.

İnsanlardaki birçok özellik, normalde işlerliği olmayan ya da görevi tam olarak saptanamayan 'saklı genler' tarafından ortaya çıkarılır. Örneğin, toplumda, yanlış ya da doğru belirlenmiş bir erkek ya da dişi imajı vardır. Bu görsel imaj, kişinin ruhsal olarak belirli bilgi yollarının açılmasını sağlar. Bu nedenle, küçüklüğünden beri, alışılagelmiş erkeklik davranış ve uyarılarıyla yetiştirilen bir çocuk, kalıtsal yapısının sınırları içerisinde, uygun zamanda geleneksel erkeklik davranışlarını göstermeye başlar ve hatta bu şekildeki etkileşimin denetimindeki hormonların etkisiyle, birçok erkeklik özelliklerini gösterir (maymundaki testis kırmızılaşması gibi). Bununla birlikte tüm bu davranışların kökünde, şu ya da bu şekilde, kalıtsal bir temelin olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Bu temel olmadan 'yani saklı genler olmadan' yapılacak uyarılar önemli bir sonuç doğurmaz.

Düzenli eğitim kurumlarının doğrudan sorumluluğunda olmamasına karşın, son zamanlarda, özgürlük ve çağdaşlık adına bazı uygulamaların, insanın doğal yapısını bozarak, sosyal ilişkilerimizi nasıl olumsuz etkilediğine bir göz atalım. 

Canlıların hemen hepsinde, özellikle memeli hayvanlarda, ergenlik çağına kadar aynı eşeyler arasında eşcinsel davranışların bir anlamda göstermelik de olsa denenmesi ya da en azından karşı cinse ait bazı davranışların "bilinçsiz bir şekilde" gösterilmesi, biyoloji kitaplarında memeli davranışının özellikleri arasında sayılır. Bu davranışlar, normalde eşeysel üretime başlanılması, yani ergenliğe ulaşılması ile birlikte sonlanır. Sonlanmaması sapma olarak tanımlanır.

Hemen hemen canlıların tümünde, özellikle, kokusu, sesi ve rengi dikkat çekici olanlarda, erkek ve dişi şeması diye bir şekillenme meydana gelmiştir. Memelilerin hemen hepsinde, özellikle üreme zamanlarında yoğunlukları artan kokular, erkek ve dişide farklı olur. Bildiğimiz canlıların tümünde erkek ve dişi davranışları farklıdır ve en önemlisi, birlikte yaşasalar dahi eşeyler arasında biyolojik işbölümü yapılmıştır. Bu sonuncularda, çok zorunlu kalınmadığı sürece, işbölümüne ödünsüz uyulur. Doğanın öngörmediği bir davranış (kendi cinsine eğilim duyma), birliğin bozulmasına neden olur. Zaten ait olduğu eşeyin özgün davranışlarından sapma gösteren bireylerin, birlik kurması ve karşı bir eşeyle bir araya gelmesi kural olarak söz konusu olamaz. Bu genetik bir yok oluşun başlangıcıdır.

Demek ki, köklerini evrimsel gelişmenin derinliklerinden alan, sorgulamasız ya da yargılamasız kabul etmek zorunda kaldığımız (bir kısmının biyolojik yarar sağlaması nedeniyle doğal seçilimle korunduğunu söyleyebiliriz) geleneksel erkek ve dişi davranışlarını, "emansipasyon" denen erkek-dişi eşitliği yaklaşımı ile ortadan kaldırmak ya da göz ardı etmek, evrimsel sürece karşı bir eylem oluşturduğu için, er ya da geç ruhsal tatminsizliklerin ortaya çıkmasına neden olacaktır. Nitekim eşeylere göre evrimsel olarak oluşmuş görev taksimini göz ardı ederek, eşeyler arasında görev eşitliğini benimseyen toplumlarda sıkça karşılaşılan aile birliklerinin zayıflama sorununu büyük ölçüde bu nedene bağlayabiliriz. Kendini erkek gibi hissettiren uyarıları alan kadınlar ya da kadın gibi hissettiren uyarıları alan erkekler, doğal davranışlarını göstermede güçlük çekeceklerdir.

Cinsiyet değiştirme özlemi gösterme ve eşcinsellik: Her ikisi de özünde birbiriyle iç içe girmiş iki farklı; fakat yakın nedenlere dayanan davranış şeklidir. Bir kısmının başat ya da egemen genlerin etkisiyle ortaya çıktığı savunuluyor. Gen teknolojisi yeterince gelişmediği sürece, bu genin varlığına ve dolayısıyla ortaya çıkan davranışlara hoşgörülü olmak zorundayız. Kişinin sosyal statüsü ne olursa olsun, bu davranışı gösterir. Şu aşamada bunlar için yapılacak fazla bir şey olduğu söylenemez.

Bu sapmaların bir kısmını eşey davranışlarını yönlendirecek ikinci derecedeki genleri uyarmak suretiyle düzeltme şansımız olabilir. Bunlar ya ikincil etkilerle, örneğin ikincil olarak hormonları denetleyen genlerdeki yetersizliklerle ortaya çıkabilir (bu tip bireyler, uygun gelişim sürecinde uygun hormonlarla, özgün davranışına dönüştürülebilir) ya da kendi eşeyinin özelliklerini geliştirecek güçlü uyarılar vermek suretiyle normal sürecine sokulabilir.

Ancak kalıtsal yapısı kararsız olan bu bireylere kendi eşeylerine ait olmayan, karşı cinsin özelliklerini güçlendirecek uyarılar verilirse, saklı kalması gereken karşı eşeye ait genlerin (yumurta ve süt verme genleri gibi) işler hale geçirilmesi ya da gelişim evrelerinde beynin (bilgi ve davranış yollarının) karşı eşeydekilerine benzer şekilde formatlanması söz konusu olabilir. Bu bireyler artık kimlik olarak bir eşeye ait görünseler de, davranışları karşı eşeyinkilerinkine benzeyecektir.

Bugünkü  görsel ya yazılı basına baktığımızda, çocukların en çok izleyeceği saatlerde, özellikle görsel basında, bu sapkınlıkları ve sululuğu sanat belleyen insanların boy gösterdiği programlar yer almaktadır. Bir ülke reyting uğruna gençliğini gözden çıkaramaz.

Birçok canlı ve keza insan soyunda, erkeklik ve dişilik, X ve Y denen kromozomların (doğal olarak genlerin) kombinasyonu ile saptanır. XX, dişiyi; XY, erkeği meydana getirir. XX taşıyan bireyler yumurtalıkları, XY meydana getiren bireyler de testisleri oluştururlar. Her iki bez de ana karnında 4. ayda bir miktar işlev görerek, XY'li bireylerde vücut hücrelerinin zarının testisin çıkaracağı erkeklik hormonu testestronu, XX'li bireylerin de yumurtalığın çıkaracağı dişilik hormonu dediğimiz östrojeni tanıyacak şekilde yapılanmasını sağlar. Böylece daha sonra, erkek hücrelerinin erkek hormonlarını, dişi hücrelerinin de dişilik hormonlarını almaçlarıyla tanıyarak hücre içine alınmasını sağlar. Böylece her hücre kendi eşeyine uygun tarzda yapılanır. Fakat hücre zarının yapımından sorumlu olan genlerden biri olan "Revers Gen"i, bu yapılanmanın oluşması için gerekli zemini hazırlayamaz ise birey XY kromozomu taşımasına karşın, testosteron hormonunu hücre içine alamaz ve böylece kalıtsal bileşimi bakımından erkek (XY), vücut yapısı bakımından dişi görünüşlü olur. Çünkü canlılar, canlılığın ortaya çıkışından yaklaşık bir milyar yıl sonrasına kadar, sadece dişilerle temsil edildikleri için (erkekler yaklaşık bir-iki milyar yıl sonra ortaya çıkmıştır), dişilik hormonlarını doğal yapılarında bir miktar bulundururlar ve keza zarları da dişilik hormonlarına bir miktar duyarlıdır (geçirgendir). Hâlbuki erkeklik hormonları çok daha belirleyicidir. Bu nedenle bir erkek, yaşamının belirli bir süresinde, erkeklik hormonlarını yitirse dahi, erkeklik özelliklerini sürdürmeye devam eder; örneğin sakal ve bıyıkları aynen çıkar; sesi kalın kalır vs. Hâlbuki dişilik özelliklerinin saptanması biraz daha kararsızdır; bu nedenle, belirli bir yaşın üzerinde büyük bir kısmı böbrek üstü bezinden kaynaklanan androjenik hormonların etkisiyle, erkeksi yapıya dönüşme başlayabilir ve yaşlı kadınlarda sakal bıyık çıkarken, seslerinde bir miktar kalınlaşma da görülebilir.

Bir önceki başlıkta değinildiği gibi, genç bir erkek maymuna, güçlü ve lider konumundaki bir erkek tarafından dişi muamelesi yapıldığında, bu erkeğin eşcinsel davranışlar göstermeye başladığı görülür. Birçok canlı grubunda, güçlü erkek modeli yanında, zayıf (ya da gelişmekte olan genç) erkeklerin dişi davranışlarına kaydığı birçok deneyle sabittir. Bu nedenle çok güçlü baba modellerinin bulunduğu aile tiplerinde, karşı cinsin davranışlarına eğilimli erkek çocukların ortaya çıkma olasılığı artar. Bu tip gelişimler bir tür zorlamayla ortaya çıktığı için, uygun bir gözlemci tarafından zamanında farkına varılabilir ve gerekli önlemler alınabilir.

Fakat bir dizi yönlendirme tarzı daha vardır ki, bunun saptanması, bazı durumlarda (kişinin kalıtsal eğilimleriyle de yakından ilgili olabilir) olanaksızdır. Bu da şu ya da bu şekilde gelişim evresinde, saklı kalması gereken genlerin işlerlik kazanmasını sağlayabilecek; ama en önemlisi beyin formatlanması sırasında (çoğunlukla 7 yaşına, en geç ergenlik çağına kadar) erkek ya da dişi davranışını ortaya çıkarması gereken beyin traktlarının (bilgi ve davranış yollarının) dişilere ya da erkeklere özgü yapıda gelişmesine neden olabilecek uyarıların [buna davranış biliminde model (örüntü) denir] kişilik (burada beyin formatlanması) oluşmadan önce verilmesidir. Bu modellerin ya da simgelerin ne olduğunun saptanması, işte, vermeye çalıştığımız özel kişilik kazandırma yöntemlerinin, bir anlamda eğitimin en önemli konusu olmalıdır. Bu uyarıların ya da simgelerin niteliği konusunda, biyoloji bilgisini de katarak, bugüne kadar toplumda yapılan gözlemlerin bir kısmını tartışmaya açmak gerekli olabilir:

Bu uyarıcı simgelerin ya da modellerin bir kısmı, bugünkü bilgilerimizin ışığı altında anlamsız gelmektedir. Örneğin geleneksel bir kadın ya da erkek giyim kuşamı biyolojik açıdan fazla bir önem taşımamaktadır. Ancak toplumda beyin bir defa bu koşullandırılmış uyarılarla formatlanmaya başlanmışsa, verilecek yanlış uyarılar bireyin karşı cinse özlem duymasına doğru kaymayı tetikleyebilir. Bu davranış şekline, dişilere özgü giysiler (örneğin etek) giyme, makyaj yapma, dişilere özgü oyuncaklarla oynama, hatta anlamlı olmasa dahi, dişilerin bulunduğu bir evin içinde geleneksel olarak dişilere özgü işler olarak tanımlanmış bazı işleri çocuklara yaptırma (örneğin dikiş dikme, örgü örme, çok defa aileler arasında sıkça tartışılan bulaşık yıkama, yemek pişirme vs.) girebilir. Bütün bunların kombinasyonu ya da sayıca uygulanma sıklığı, özgün davranıştan sapmayı artırabilir.

Aile yapısının, yavru bireylerin ruhsal sağlığını kazanması  ile de yakın ilişkili olduğu, birçok hayvan gözleminde ve keza günlük yaşamdaki insan topluluklarında gözlenmiştir. Özellikle yavruların eğitilmesi ve formatlanması, doğada, büyük ölçüde dişiye verilen bir görev olmuştur. Bu nedenle çağdaş bir topluluğun yaratılmasında, kadınların eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi, gelecek kuşakların esenliği açısından kaçınılmazdır. Bu nedenle Atatürk İlkeleri'nin önemi artmakta ve özellikle son zamanlarda kadınların uygarlaşmasını önleyecek çağdışı eğilimlerin önlenmesinin gereği anlaşılmaktadır.

Eğitilirken özlem ile özentinin farkını  anlamalı

Ne yazı ki eğitimsiz toplumlarda, ya da yanlış eğitilmiş toplumlarda özlem ile özenti birbirine karışmış durumdadır. Bu iki kavramın arasında önemli bir fark vardır; biri hedef gösterir; öbürsü taklit etmeyi öğretir.

Toplumumuz özenti saplantısının pençesinde kıvranmaktadır. Yaşadığı  ülke insanı Türk, konuştuğu dil Türkçe, anası-babası-akrabası-arkadaşları Türk, ancak üzerinde hiç de anlamadığı yabancı bir dilden saçma sapan bir yazı yazılmayan bluzu ya da tişörtü giymiyor; konvers ya da adidas yazılı olmayan bir ayakkabıyla okula gidemiyor. Türkiye’de üretilip Paris’te, Londra’da, Roma’da satılan pahalı giysileri giymeyi uygarlaşma sanıyor. Yaşamı rezillikler ile örülü, ahlak kavramının “A”sını taşımayan, ses telinin özelliğinden ya da vücudunun estetiğinden öte hiçbir özelliği olmayan insanları sanatkâr olarak tanımlayarak, işi gücü bırakıp akşam sabah onların yaptıklarını renkli basından izlemeyi kültürel faaliyet sanıyor. Takımlardaki oyuncuların özel yaşantılarını en ince ayrıntısına kadar öğrenip, pazartesi ilk yaptığı iş, bu sporcuları konuşmak olan kesim sporla ilgilendiğini sanıyor. Türkiye’de 3G olarak bilinen görüntülü cep telefonu alanların sayısı iki hafta içinde aynı nüfus büyüklüğüne sahip ve yıllık geliri bizim 12 katımız olan İngiltere’nin bir yıllık sayısına ulaşıyor. Acından ölen Erzincanlı hemşerim bu telefonu kullanmakla kendini teknoloji dünyasının yetkili bir üyesi sanıyor. Özenti bir toplumun kokuşma derecesini belirtir. Ne yazı ki gençlerimizin büyük bir kısmı bu girdaba düşmüş durumda.

Özlem bir hedeftir. Kişinin becerisi, eğitimi, koşulları ile ulaşabileceği uç noktayı işaret eder. Bir deniz feneri gibi yol göstericidir. Eğitici, doğal olarak kişiyi hayal kurmaya yönlendirecek; ancak bu hayal dünyasının bataklığında boğulmadan yol almasını da sağlayacaktır.

İşte burada, örnek olma ve örnek gösterme en önemli unsur olmaktadır. Doğal olarak geçmişte yaşamış, insanlık tarihine önemli katkılarda bulunmuş insanlar yol göstermesi açısından örnek olarak gösterilecektir “örnek gösterme”; ancak örnek olacaklar, eğitilecek kişinin yanında görebileceği, dokunabileceği, izleyebileceği kişilerden seçilmesi gerekir “örnek olma”.

Biz bunu hiçbir zaman başaramadık. Çocuklarımızı severken, oğlum ya da kızım “büyü de paşa ol, Atatürk gibi ol, Einstein gibi ol, büyük adam ol” dedik. Hiçbir zaman şunu söyleyemedik, “büyü de benim gibi bir adam ol” diyemedik. İşte eğitimin en büyük çıkmazı burada yatmaktadır. Model ya da örnek olmayanlar ya da olduğuna inanmayanlar, model ya da örnek adam yetiştirmeye kalkışıyorlar.

Çocuklarımıza gösterdiğimiz hedef ya da örneklerde de evrenselliği bir yana attığımız görülür. Bu ülkede ana ve babalardan çocuğuna paşa ol, doktor ol, mühendis ol ya da avukat ol hedeflerinden başka bir meslek gösterildiğini gördünüz mü? Oğlum oku ziraatçı ya da veteriner ol da Türkiye tarımını ya da hayvancılığını kurtar diyen birini tanıdınız mı? Ancak bu hedefi gösterdiğimizde doktor ol da kanserin çaresini bulmayı, mühendis ol da sanatsal gökdelen ya da köprüleri yapmayı, avukat olup da yeni bir Magna Carta’yı hazırlamalarını kastetmiyoruz. Doktor ol muayenehane aç para kazan, mühendis ol yapsatla kazan, avukat ol her tarafı dökülen hukuk sisteminde kazanabildiğin kadar kazan, paşa ol kimse sana dokunamasın (son zamanlar hariç) kastediyoruz. Kimsenin çocuğuna dünya bilimine, sanatına, edebiyatına katkı yapmak için hedef gösterdiği yok.

Oğlunun adını Nuh, İbrahim, Musa, Süleyman, Yahya, Harun, Yusuf, Şuayip, İsa, Muhammet ya da Bekir, Osman, Ömer, Ali ya da kızının adını  Meryem, Hatice, Fatma, Ayşe koymayla, eziyet çekmeden kolay yoldan Tanrının sevgili kulu olacağını ya da Cengiz, Atilla, Timur, Fatih, Yavuz koymayla kahraman olacağını sanıyor. Arabasının arkasına “Allah korusun” yazarak –hiçbir trafik kuralına uymadan- kazaları önleyeceğine; koynuna enam koyarak sınava gittiğinde zihninin açılarak soruları yapacağına inanıyor. Çocuklarına kazanılacak her şeyin ödenmesi gereken bir bedeli olduğunu öğretemeyen bir topluluk ya da eğitim sistemi, aslında hiçbir şeyi öğretmemiş demektir.

Neredeyse ilçeler bile üniversite kurma için ayağa kalkmış durumdalar. Ancak hepsinin listesinde ağız birliği ettikleri iki fakülte var: Tıp fakültesi (fakülte adı altında dökülen sağlık hizmetlerine daha iyi hizmet verecek bir numune hastanesi kazandırmak) ve eğitim fakültesi (öğrencisi çok olduğu için esnafa para kazandıracak).

Bu yazıyı okuyanlar toplumu ya da topluma bakış açısını  değerlendirmeleri (analiz edebilmeleri) açısından şu soruyu kendilerine sorup yanıtını düşünsünler: Bu ülkede, 70 milyon insan içinde, herkese bir solukta –itirazsız- kabul ettirebileceğiniz, yaşayan kaç aydının adını sayabiliyorsunuz?

Korkuyla eğitim içselleşmeyi (bir anlamda benimsemeyi) önlüyor. Onu terbiye ettiğinizi zannediyorsunuz; fırsatını bulunca hiç birini uygulamıyor.

Ne yazık ki hem günlük yaşamımızda hem de dini eğitimimizde korkutma eğitimin ve terbiyenin vazgeçilmez aracıdır. Okula gitseniz de gitmeseniz de attığınız her yanlış adımın er ya da geç cehennemde sonlanacağı size söylenmiştir. Korkuyla, yalanı, dolanı, hırsızlığı, cinayeti ve insan topluluğunun hemen hepsi için kötü olan her şeyin yanlışını-doğrusunu öğreniriz. Öğrendiklerimize uyduk mu? Bizi denetleyen dünyevi bir güç (kolluk gücü ya da yasal kovuşturma) varsa evet; yoksa fırsatını bulduğumuz an, bütün bunları unuttuk. Çünkü korkuyla ve imanla öğretilen hiçbir şey içselleşemiyor; yani birey onu kendini gözeten biri olsa da olmasa da doğal bir davranışı olarak gösteremiyor. Bunun için yakın zamanlarda yaşadığımız birkaç örnek vermeliyiz:

26-27 Aralık 1939’da, eksi 30 derecelik bir kış gecesinde, Erzincan’da Richter ölçeğine göre 8 şiddetinde oluşan deprem, 32.962 kişinin ölümüne, yaklaşık 100.000 kişinin yaralanmasına ve 116.720 binanın yıkılmasına neden olmuştur. En acı tarafı yıkıntılar arasında kolu dışarıda kalanların bileziğini almak için kesenlerin, küpesini almak için çekip kulağını yırtanların ve yağmaya katılanların sayısı küçümsenemeyecek kadar çoktu.

17 Ağustos 1999 Kocaeli Ağırlıklı depremde resmi raporlara göre, 17.480 ölüm, 23.781 yaralı oldu; 505 kişi sakat kaldı; 285.211 konut, 42.902 işyeri hasar gördü. Resmi olmayan bilgilere göre ise yaklaşık 50.000 ölüm, ağır-hafif 100.000'e yakın kişi yaralandı; ayrıca 133.683 bina çöktü. Ne yazı ki Türkiye’nin dört bir tarafından deprem mallarını yağma etmek için insan aktı.

Yağmur ve çamurdan kurtulmak için çok acil olarak muşambadan oluşan korunaklara ihtiyaç doğunca, ahalisinin çoğu bir tarikata ve en çok şeyhi müridi olduğu bilinen bu yöredeki esnafın birçoğu, o güne kadar metresini 75 kuruştan sattıkları muşambayı, fırsat bu fırsattır diye 7 liradan satmaya başladılar.

09 Eylül 2009 tarihinde İstanbul’da büyük bir sel yaşandı.  En az 30 kişi sele kapılarak yaşamını yitirdi; çok sayıda ev, iş yeri ve araç tahrip oldu. Sularda insanlar çırpınırken, mağazaları ve evleri yağma eden sayısız insanın filmi çekildi; en garibi de tesettürlü ve çarşaflı bayanların bu karelerde en çok yağmaya katılan kesimi oluşturmasıydı. Yağma edenlerden biri, son derece rahat bir tavırla, ne olmuş Allahsızların malını alıyoruz diyor. Başka bir ilimizden sel haberini alan bir grup insan, minibüsle İstanbul’a geliyor ve yağmaya başlıyor; polisler minibüsteki malları buluyor. Yağmalarken rastlantısal olarak sadece kameralara takılan onlarca insan tutuklandı.

Bu satırların yazarı da dâhil olmak üzere çok kişi, çeşitli ortamlarda, resmi ortamlarda ve kurumlarda, yazılı ya da sözlü sunumlar yaparak “etmeyin gitmeyin kısa vadeli çıkarlarınız için bu ülkeyi yağmalattırmayın, sonunda hepimiz zararlı çıkacağız” (on yıldır deprem vergisini ödemeye devam ederken, şimdi de bir daha kalkmacasına sel vergisi gelebilir) dedik. Doğal afet gibi bir ifadeyi Türk dilinden kaldırın dedik. Doğa afet olmaz, bunlar doğanın işleyişi ile ilgili inişli çıkışlı olaylardır (deprem de, sel de, rüzgâr da). Tanrıya inanmayla, inanmamayla, kaderle, kısmetle, günahla, sevapla hiçbir ilgisi yoktur. İnsanlar dünyada henüz evrimleşmeden, bu kavramlar olmadığı zamanlarda da farklı bölgelerde benzer doğa olayları görülmüştür. Aslında felaket sizin geleceğinizi, mucizelere, aptallıklarınızı kadere-kısmete bağlamış olmanızdır. Felaket, sizin kaderci, kısmetçi bir eğitimle (özellikle 1980 yılından sonra), fırsat bulduğunda her türlü suçu işleyebilecek, yaptığı hatalardan ders almayacak gençler yetiştirmenizdir. Bir insan ya da toplum, kendinin neden olduğu suçu ya da hatayı, üstü kapalı bir biçimde Tanrısına çıkarma alışkanlığını kazanmış ise, o insanın ya da toplumun artık ıslah olması mümkün değildir.

Bütün bu anlatılanları hiç kimse anlamadı, sadece Allah büyüktür; kadere karşı çıkılamaz dediler. Şu anda başbakanımız bir zamanlar İstanbul’un gelmiş geçmiş en kökten belediye başkanıydı; bugün yanında çalıştırdıklarının önemli bir kısmı da İstanbul şehrinin bir zamanlar en önemli yerlerindeki yöneticilerdi; ayrıca bu şehir 21 yıldır aynı ya da aynı kökten gelen bir zihniyete mensup belediye başkanlarınca yönetilmişti. Yaklaşık çeyrek asırdır bu şehre damgasını vuran bu yöneticiler ne diyor biliyor musunuz? Dereler öcünü (intikamını) alıyor. Sanki yıkılan bu yerlerde 21 yıl içinde yapmış oldukları 3 imar planının sorumluluğunu, utanmasalar Darvinistlere mal edecekler… Eloğlu 21 yıl içinde devlet kuruyor ve egemenliğini dünyaya benimsetiyor. Bu anlayış ve zihniyet 21 yıl içinde (ondan öncekiler de bunlardan farklı değildi; 1950 yılından bu yana Hasanın Börek tepsisine hepsi oturdu) bu derelerin farkına varıp düzeltmiyor ya da düzeltemiyor; üstelik yenilerini ekliyor; sonuçlarını görünce, nedenini bugüne kadar dillerinden düşürmedikleri sihirli kelimenin “Kader”in arkasına sığınarak geçiştirmeye çalışıyorlar, suçu da doğanın öcüne bağlıyorlar. İnsan aynı zamanda utanan varlıktır. Ben kadere inanmam; kadere inananların da ne kendilerini ne de bulundukları toplumu düzeltebileceklerine ve en önemlisi eğitebileceklerine inanmam; ancak belanın, aklını yitirmiş toplumlara ya da insanlara geleceğine inanırım. Dönüp geçmişe, bugün için ise biraz kafamızı kumdan çıkarıp çevremize bakalım, hangi ülkelerin başından bela eksik olmuyor? Sadece bir yerde kadere inanırım: Yöneticilerini seçmekten aciz olanların başının beladan kurtulamayacağına.

Dogmalarımızın bizi (toplumları) nerelere sürüklediğine daha net anlayabilmek için son on yıl içinde yaşanmış iki önemli olayı vermekle yetineceğim. 17 Ocak 1995 tarihinde sabah 5.46’da Japonya'nın Awaji Adası'nın kuzey kesimindeki Kobe’de Richter ölçeğine göre 7.2 büyüklüğünde meydana gelen depremde 5.470 kişi yaşamını yitirmiş ve 33.000 kişi yaralanmıştır. İnsanını günahla, korkuyla, eziyetle terbiye etmeyen doğa dinlerine sahip (yani Tanrısı olmayan dinlere mensup) bölge insanı, bu depremde tek bir kalem bile çalmamış.

26 Aralık 2004 tarihinde Sumatra Adası civarında Richter ölçeğine göre oluşan 9 şiddetindeki depremin oluşturduğu tsunami yüz binlerce insanın ölümüne, bir o kadar adamın yaralanmasına ve evsiz kalmasına neden olmuştu. Ancak, bu deprem hatırlandığı zaman en çok acı veren husus, ortaya çıkan acımasız yağma, küçük kız çocuklarını cinsi istismar için satma ve en ürkütücüsü ise birçok anasız babasız çocuğun organ mafyası aracılığıyla organlarını çalıp satma. Büyük bir olasılıkla bu insanlık dışı olaylar tsunaminin etkilediği her yerde görülmüş olabilir. Ancak en çok ve en yoğun olarak görüldüğü yer, ne yazı ki, aynı ırktan olmalarına karşın, çevresinden farklı bir dine –Müslümanlığa- sahip Ace bölgesinde görülmüş.

Eğitimde bir çocuğa Tanrılardan önce, ilk olarak kendine daha sonra insanlara sorumlu olduğunu öğreteceksiniz, daha doğrusu benimseteceksiniz, daha da doğrusu içselleştireceksiniz.

 Bütün bunları  kim yapacak?

Başta aile ve duruma göre okul öncesi eğitim kurumları (yazının sonundaki eki muhakkak okuyunuz), en önemli ilk 7 yıl, beynin tam formatlanacağı çağ; daha sonra özellikle 7-14 yaş grubu; orta öğretimin ilk yıllarını yönlendirecek öğretmenler. Özellikle aile bilinçli değilse, bu yaşlardaki çocukları eğitecek eğitmenlere çok daha fazla yük düşecektir. Orta eğitimin ikinci yarısı 14-18 yaş dilimi; son rötuşların yapıldığı çağdır. Hem bilgi verilecek hem de hormonların etkisi altında allak bullak olan iç dünya düzene sokulacak. Daha sonra gelen yüksek öğretim, aslında yoğun bilgi kazandırma ve model oluşturma evresidir. Ancak hamurun yoğrulduğu tekne değildir.

Bütün bu aşamalardaki insanların ilk olarak kendilerinin model olmaları gerekir. Kendi iç dünyasını düzene koyamamış bir eğiticinin yetiştireceği çocuklar bilgi açısından başarılı olsa dahi, iç dünyasını düzene koyma bakımından yeterli olacağı söylenemez.

Bütün bunlar doğru yapılmış olsa dahi yaratıcı ve çağdaş bir kuşak yetiştirebilmek için öncelikle eğitimdeki mantığın kavranması gerekiyor: Eğitimde şu cümleyi kullanamayız: “Bunun nedenini biz insanlar bilemeyiz”. Bir çocuk evrende ilk olarak her şeyin bir nedeni olduğunu, o nedenin bugün çözülememiş olsak bile yarın mutlaka çözüleceğine; hatta bunu kendisinin yapması gerektiğine inandırılması gerekir. Bu nedenle sorulan her soruya şu ya da bu şekilde özellikle, matematik, fizik, kimya ve biyoloji bilimlerinin ilkeleri ile uyuşacak açıklamalar (özünde doğru olsun ya da olmasın) getirilmelidir. Bir gün bunu insanoğulları ya da bizim geleneksel anlatımımız ile Avrupalılar ya da Amerikalılar bulur gibi, hem kendi öz güvenimizi yitirecek hem de araştırma ruhundan soğutacak ifadeleri hiç kullanmamız gerekir. Hatta merak ettiği şimdilik çözümsüz bir konu varsa, bunu sen bulacaksın gibi bir yönlendirme ya da görevlendirme ile bu çocuğu en az bir konuda merak sahibi yapabiliriz. Merak duygusu aşılanmayan bir çocuğun yaratıcı olması rastlantılara kalır. Dogmanın pençesine düşürülen çocuğun yaratıcı olması, yeniliklere açık olması ve bir düşünceyi değişik yönleriyle yorumlayabilmesi ise hayaldir.

Tavşan   Fare   Maymun  İnsan

Değişik canlılarda beyinde organlara ayrılan kısmın oransal karşılaştırılması.

Yukarıdaki resim bize çok açık bir görüntü veriyor. İnsanı diğer canlılardan farklı kılan iki özelliğine beyinde ayrılan hacim diğer canlılarınkinden kat be kat fazladır. Çünkü öğrenme, yorumlamayı, anlamlı konuşmayı, empatiyi; merak etmeyi, alet üretmeyi ve doğanın gizemini araştırmayı tetikliyor. Bu nedenle dile ve baş parmağa (aleti kavrayabilmek için) ayrılan kısım beynin büyük bir kısmını oluşturuyor. Bu bölgelerin gereği gibi geliştirilmesi de ailenin ve eğiticilerin görevi oluyor.

İnsanı diğer canlılardan ayıran iki temel özellik vardır: Merak ve empati. Her ikisi de eğitimle geliştirilebilir özelliklerdir. Demek ki insanı insan yapan da; tersini yapan da eğitimcilerdir. Ancak ilk olarak eğitimcinin meraklı olması, (müdür olamama pahasına) dogmadan ırak kalması ve empatiyle dolu olması gerekiyor.

Sonuçta "kalıtsal özellikleri bakımından yüksek organizasyonlu bir yapıyla başlamış olsalar dahi" dogmaya ve ezbere dayalı kötü bir eğitimle beyinler basit bir yapıya dönüşürler. Bunun ilk belirtisi dogmatik düşünceye yatkınlıktır. Dogmatik düşüncenin genç beyinlerde yaptığı en önemli hasar ise, "merak ve kuşku duygusunun körletilmesinden dolayı" bu bilgi yollarındaki tıkanmadır. Artık bu yapıya indirgenmiş bir beyin, yönlendirmelere açıktır; karmaşık düşünemez. Korkuları vardır. Zayıf olduğu yerde köpekleşen, güçlü olduğu yerde de canavarlaşan bir davranış şekli sergilemeye başlar. Dogmatik düşünce beyinsel organizasyonda yani "karmaşık düşüncede" fakirleşmeyi, fakirleşme de dogmatik düşünceyi kamçıladığı için, bir toplum bir defa şu ya da bu şekilde dogmatik bir yönlendirmeye uğradı mı, tahmin edilemeyecek kısa bir sürede karanlıkların içine sürüklenmeye başlar. Fanatik ırkçıların ve fanatik dincilerin kısa bir sürede bulundukları topluma egemen olmalarının ve sonunda da "toplumsal bir güdümleme ile" felakete sürüklemelerinin nedeni budur.

Düşünen, yargılayan yeniliklere açık, yaratıcı bir beyin oluşturmak için karmaşık araçları ve yöntemleri değil, basit, herkesin ulaşabileceği eğitim araçlarını kullanma hem eğiticinin hem de uygulanan müfredatın başarısını simgeler. Bir damla suyun içindekileri uygun yöntemlerle anlatarak bir insan, ilk olarak evrensel bir insan, daha sonra bilim adamı yapacak merak ve isteği yaratabiliriz. Bu konuda bence en büyük desteği biyolojik gözlem ve uygulamalardan alabilirsiniz. Bir insanı eğitmek için başlangıçta eğiticinin çok bilgili ya da akıllı olması da gerekmez. Uygun bir eğitim yöntemi ve insanı sevme yeterli gibi görülüyor. İnsanı sevmeyen, ne kadar çabalarsa çabalasın eğitmekle yükümlü olduğu kesimde empatiyi geliştiremiyor. Empatisiz yetiştirilen bir insan ise bilim toplumunun değil, bilgi toplumunun bir bireyi oluyor. Bütün bunların çok da kolay olmayacağını bugünkü eğitim stratejimize baktığımızda ve sahip olduğumuz koşulları göz önüne aldığımızda söyleyebiliriz. Doğduğu günden itibaren herkesten bir adım önde koşmayı hedef gösterdiğimiz ve dünyayı tanımaya ayıracağı çocukluk ve gençlik çağlarını, siyah harflerle yazılmış bir soru kökü ile onu izleyen 5 seçeneğin arısına sıkıştırdığımız bu insanlardan daha fazlasını bekleyemeyiz…

Gelecek kuşağın başarılı olanları, sadece bilgiyle donatılanlar değil, iç dünyasını düzene koymuş olanlar olacaktır. Çünkü koşulların gittikçe çetinleştiği bir dünyada “düz denizde değil, dalgalı denizde yol almayı becerenler” gemilerini selametle limana ulaştırabileceklerdir. Bu kaptanları yetiştirecek ve geleceği şekillendirecekler de eğitimciler olacaktır.

 İç dünyası dogmalarla örülmüş ve ekonomik modelinin tek hedefi üretmek ve tüketmek olan bir dünyada, bütün bunların istenen zamanda istenen düzeyde gerçekleşmesi kolay olmayacaktır. Ancak bir eğitimci ilk olarak şu duyguyu öğrenmeli daha güzel bir ifadeyle tatmalıdır: Ben soluk alıyorsam, insanlığın kurtuluşu için hala ümit var demelidir.

Bütün bunları anlayan, başaran ve uygulattıran birini tanıyorum, kim koymuşsa sıfatını tam koymuş: 

Dünyada başka bir liderin bugüne kadar taşımadığı bir sıfatı taşıyan

Baş Öğretmen Mustafa Kemal Atatürk

 Huzurunda saygıyla eğiliyorum…

Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi, 14.09.2009


Yorumlar - Yorum Yaz
Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat