Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam29
Toplam Ziyaret393321

Türk yükseköğretimi için gelecek öngörüleri

Prof.Dr. Murat Barkan, Rektör,

Yaşar Üniversitesi, murat.barkan@yasar.edu.tr

* Üniversiteye talep ve arz, 2015’den itibaren dengeleniyor..

* Vakıf üniversiteleri kaliteli akademisyenleri çekiyor, öğrenimin kalitesini artırıyor, devlet üniversitelerine daha çok, orta ve alt gelir ailelerinin çocukları gidiyor

* Anadolu’da kurulan yeni üniversiteler, İstanbul’da üniversitelere talebi azaltabilir

* Batı üniversitelerine talep azalıyor, Türkiye uluslararası akademisyen ve öğrenci çekebilir..

 

Yükseköğretim sistemleri, ulusal ve uluslararası talep hareketlerini algılamak ve geleceğini bunlar içinde konumlandırmak durumundadır. Beklentilerin olanaklarla, kaliteyi en yüksek düzeyde tutacak biçimde buluşturulması, bunu öngören stratejik yaklaşımlarla mümkündür. Bu yaklaşımdan mahrum olmak, arz ve talep arasındaki dengeyi bozarak ekonomik sorunlar yaratabilmekte; bu da kalite sorunlarını görünür hale getirebilmektedir.

İngiltere’de öğrenciler, zaten yüksek olan yükseköğrenim harçlarının daha da arttırılmasını protesto ediyor. Bunun nedeni, İngiliz hükümetlerinin yaşanan ekonomik sıkıntılar nedeniyle üniversitelere sağladığı finansal desteği önemli ölçüde kısması ve aradaki finansal kaynağı öğrencilerden talep etmesidir. Fransa ve Yunanistan’daki öğrenci olayları da küresel ekonomik kriz nedeniyle üniversite bütçelerine uygulanan kısıntılardan etkilenerek şiddetlenmektedir. Sorun, sadece yükseköğretimin finansmanı ve buna bağlı kalite sorunu olma boyutunu aşmakta, toplumsal bir nitelik kazanmaktadır.

Türkiye’de de benzer nitelikli öğrenci eylemlerinin artış göstermesi bu bağlamda düşündürücüdür.

Çözüm için yapılması gereken, sorunun kaynaklarına inilerek analiz edilmesini ve olanakların beklentilerle örtüşebilmesi için arz ve talep arasında dengeyi en uygun koşullarda sağlayacak yol haritalarını geliştirmektir.

Bu analiz için Türk Yükseköğretimindeki arz ve talep hareketlerinin incelenmesi yanında, uluslararası ölçekte benzer gelişmelerin yarattığı fırsat ve risklerin dikkate alınması gereklidir.

 

ARZ VE TALEP HAREKETLERİ

Türkiye’nin nüfus artış hızı 1986’dan beri sürekli düşüyor. Bu dönemde % 1.8 olan nüfus artış hızının 2007’den başlayarak yavaşladığı ve % 1.0 düzeylerine gerilediği anlaşılmaktadır (Ek Tablo: 1) (Doğum: 2001 / 1.321.890 – 2008 / 1.262.333).

Bu eğilimin devamı halinde, nüfus artış hızının 2015-2020 aralığında ‰ 8.8 çivarında olması; 2023 nüfus projeksiyonunda ise AB ortalamasının (‰ 8.2) altına düşmesi şaşırtıcı olmayacaktır. (Ek Tablo: 2) Nüfus artış hızının yavaşlaması yanında ölüm oranlarındaki çarpıcı artış Türkiye’nin yaşlandığını belgelemektedir (Ölüm: 2002 / 175.000 - 2008 / 215.000). (Ek Tablo: 3)

Bu veriler ışığında 2015-23 döneminde, üniversitelerimizde arz-talep dengesi, yaklaşık 850.000 yeni kayıtlı olmak üzere bir akademik yıl içinde yaklaşık 1.500.000 - 2.000.000 öğrencinin öğrenim gördüğü “başa baş noktası”na gelebilir. (Ek Tablo: 4)

Bu durum aynı zamanda ÖSS sınavının “seçme” işlevini yitirmesini ve “yerleştirme” işlevine odaklanmasını bir zorunluluk haline getirebilir.

Bununla birlikte, sözkonusu gelişme bir yandan da sözü edilen tarihlerden başlayarak Türk Üniversitelerinde kontenjan açıklarının büyümesi sorunlarını ve buna bağlı kapasite kullanımı, verimlilik ve kalite sorunlarını yaşanır hale getirebilir. Bu istenmeyen gelişmelerin finansal kaynak sorunlarını arttıracağı da açıktır.

Üstüste gelen ekonmik krizler yükseköğretim talebini düşürmektedir. 1. Aşama Yükseköğretime Geçiş Sınavına (YGS) 2010-11 döneminde 1.587.410 öğrenci girmiş; 2. Aşama Lisans Yerleştirme Sınavı’na (LYS) ise 1.233.000 öğrenci girmeye hak kazanmıştı.

Artan üniversite sayısının sağladığı kontenjan artışına karşın talepte bir düşüş yaşandığı; kontenjan olanaklarının artışına rağmen yerleşen öğrenci sayısının aynı oranda artmadığı tablodan da görülebilmektedir.

Sınav sonrasında ancak 784.000 öğrenci bir yükseköğretim programına yerleşti. Ek yerleştirmelerden sonra bile kayıt olan öğrenci sayısının istenen düzeyde olmaması düşündürücüdür. Bu talep hareketliliği sonucunda 2009-10 döneminde Türk yükseköğretim tarihinde ilk kez saygın devlet üniversiteleri bile kontenjan açığı yaşadı. Açıkların bundan sonra artması beklenmeli, çünkü arz talepten daha hızlı büyüyor.

Bu sonuçların gösterdiği bir gelişme ise, yükseköğretimden beklentilerin azalması yanında, üniversiteden uzaklaşma eğiliminin arttığıdır.

Analiz derinleştirildiğinde algılanan bir başka gelişme ise talebin niteliğine ilişkindir: talep, arzın finansal olarak ulaşılabilir olmasını istemekte; bu arada ‘kent’ ve “bölge” ölçeğinde ‘yerel’leşerek kabuğuna çekilmektedir. Sayıları katlanarak artan yeni üniversitelerin coğrafi dağılımı da yaygınlaşmakta; talebin coğrafi yoğunluğu buna göre yayılmaktadır. Yeni devlet üniversitelerinin çoğu Ankara, İstanbul ve İzmir dışında kurulmuştur. Böylece üniversiteler yerel ve bölgesel talebi “evinde” tutmaktadır.

Kısacası doğulu talep batıyı artık beslemeyecek gibi görünmektedir.

Türk Yükseköğretim Arzının artışı ile ilgili bir diğer gösterge de şu: Devlet üniversitelerinin artışı %50 oranındayken, vakıf üniversitelerinde artış ise %127 düzeyindedir.

Ülkemizde 52’si özel vakıf olmak üzere, 156 yükseköğretim kurumu bulunuyor. Bu sayının, 2010-11 döneminde 160’ın üstüne çıkması bekleniyor. Bu gelişme sürerse, vakıf üniversitelerinin sayısı 2020’de devlet üniversitesi sayısına eşitlenebilir.

 

KALİTE, ÖZELE Mİ KAYACAK?

Ayrıca vakıf üniversitelerinin, sahip olduğu kaynak ayrıcalıkları ve ekonomik kaynağı kullanma konusundaki serbestlikleri nedeniyle, kaliteli bilim insanlarını cezbetme olanakları daha fazladır. Ve daha kaliteli orta öğretim olanağına kavuşan öğrencileri çekebileceklerdir.

Bu durumda, 2020’den başlayarak, devlet üniversitelerine yönelen talep, orta ve alt gelir gruplarından gelen öğrencilerden oluşabilir. Bu bir eşitsizliktir, ancak aynı zamanda da bir gerçekliktir. Bu gelişme, devlet üniversitelerinin kalitesini olumsuz etkileyebilir. Böyle bir durumda, kalite mücadelesinin “özel” üniversiteler arasında olması mümkündür.

Dikkate alınması gereken bir diğer değişken de, Seçme ve Yerleştirme Sınav Sistemi değişikliklerinin, başarıyı ve yüksek öğretim talebini olumsuz etkiliyor, aday sayısını da azaltıyor olmasıdır.

Türk Yükseköğretiminin Önündeki Fırsatlar: Türk Yükseköğretimi halen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yarattığı kamu kaynaklarından finanse ediliyor. Buna karşın Türk yükseköğretimi, küresel ölçekte etkili bir aktör olma hedefine yönelik olarak, belki de tarihi boyunca yakalayabileceği en uygun koşullarla karşı karşıyadır. Küresel ekonomik kriz, Türk yükseköğretim sisteminin lehine gelişmeleri tetikledi.

Batı dünyasında nüfus azalıyor ve yaşlanıyor; doğuda ise durum tam tersi: AB nüfusunun artış oranı ‰ 8.2; %86’sı yüksek öğretimlidir. ABD, Kanada ve Avustralya’da nüfus artış oranları da AB oranlarına yakın seyrediyor. AB ve ABD’de ölüm oranlarındaki artış yüksektir.

Orta Doğu’da, Uzak Doğu, Orta ve Kuzey Afrika, Asya, Orta Asya, Orta Avrupa gibi problem coğrafyalarında nüfus artış oranı % 1.5 ve üzerindedir. Buralar aynı zamanda talep coğrafyaları niteliğindedir. Yani, yükseköğretime talep yüksektir. Ama üniversiteler bu artan talebi karşılayamıyor.

 

“EVE DÖNÜŞ”

Her yıl 3.5 - 4 milyon öğrenci, denizaşırı düzlemde dolaşım halindedir. Bu hareketlilik, yılda yaklaşık 100 milyar doların dolaşımını da sağlıyor. Ancak, küresel ekonomik kriz, uluslararası talebi azaltmakta ve kabuğuna çekilmeye zorlamaktadır. Batı’da yaşam ve yükseköğretim, “talep coğrafyaları” için pahalıdır.

Bu gelişmeler sonrasında, uluslararası talep, arzı belirler hale geldi. Öğrenci, artık ucuz değilse de, hesaplı, kaliteli, coğrafi olarak ulaşımı kolay, erişimi psikolojik olarak zahmetsiz, kültürel açıdan yakın, güvenli bir yerde yüksek öğrenim istiyor.

Türkiye, bu talep coğrafyalarına, uzaklık, ekonomik, kültürel olarak çok yakındır.

AB’de yükseköğretim olanağı bulamayan Türk varlığı, ciddi bir talep niteliğine sahiptir ve içeriği de çok çeşitlidir.

Latin Amerika (Brezilya, Arjantin, Şili, Kolombiya, Meksika) GSMH’sı hızla artan cazip bir talep coğrafyası haline gelmektedir.

Eski Doğu Bloku ülkelerinde spor, sanat, teknik ve temel bilimler dışındaki Soft Skills (İşletme, İktisat, iletişim, Turizm vb.) alanlarının cazibesi artıyor.

Orta Doğu ve Orta Avrupa pazarı için henüz “etkin” bir aktör yoktur. Bu durum Türkiye için bir fırsattır.

Çin, Uzak Doğu pazarında daha önce tek aktör olan Hindistan ile, pazarın baş aktörü olmak için, kıyasıya bir rekabet içinde.

Dubai’de dünyanın en büyük teknoloji üniversitesi kuruluyor.

 

ÜNİVERSİTELERİMİZE COĞRAFİ FIRSATLAR

Türkiye, batıda bilim arzı, doğuda talep coğrafyaları ile sınırdaştır. Türkiye’nin kuzeyi (Rusya ve eski Sovyet Bloğu ülkeleri), kuzey doğusu (Orta Asya Türk Cumhuriyetleri), doğusu (İran, Afganistan), güneyi (Irak, Suriye, Ürdün, Emirlikler, Basra Havzası), Balkanlar, Orta Avrupa (Eski Yugoslavya’daki Türk varlığı) orta ve kuzey Afrika ve AB (Avrupa’daki Türk varlığı) özelliği olan talep coğrafyaları niteliğindedir.

Bu coğrafyalarda her yıl 3,5–4 milyon dolar harcayarak, yükseköğretim için sınırötesi ve denizaşırı dolaşım gerçekleşiyor. Bu pazarda Türkiye’nin imkanlarını pazarlaması, ciddi girdiler sağlayabilir. Çünkü bugün Türkiye’nin her ilinde artık bir üniversitesi ve hızla kurumsallaşan bir altyapısı vardır.

Batılı üniversiteler talebi çağırmak yerine talebe gidiyor: AB hükümetleri %14’lük yerli talep için finansal desteğini kısıyor. İngiltere, Fransa ve Yunanistan’da yaşanan sorunlar bu durumun sonucudur. AB üniversiteleri talep coğrafyalarına doğrudan yatırım yapmıyor, ama konsorsiyum üniversiteleri oluşturuyor ya da iki diplomalı programlar ile yetiniyor. ABD’de ücretli deniz aşırı ve sınır ötesi ‘lisans öğrenci’ sayısı %20 oranına inmiştir. ABD üniversitelerinin sınır ötesi ve denizaşırı yatırımlarının temelinde bu yatıyor; ancak bu yatırımlar -Hindistan dışında- beklentiyi henüz karşılamadı.

Beyin göçü yönü tersine dönüyor: Küresel ekonomik kriz, batılı bilim arzını açığa çıkartıyor; bütçe kısıntıları, nitelikli bilim insanlarını işsiz bırakıyor. Bütçe kısıntıları nedeniyle kariyeri tehlikeye düşen Avrupa ve Amerikan üniversitelerinde bilim insanları, doğudaki talep coğrafyaları üniversitelerine yönelmektedir.

 

GELECEK SENARYOLARI

Kabuğuna çekilme eğilimi, uluslararası bilim dünyasındakine koşut olarak, Türkiye’de de sürecek. Bu durum ulusal ölçekte bir risk; uluslararası ölçekte ise bir fırsattır. Azalan talep, Türk yükseköğretiminde kaliteyi zaman içinde yükseltecektir. Yükselen kalite, uluslararası ölçekte “marka üniversiteler”in oluşmasına; bu da Türkiyenin bir “akademik cazibe merkezi” olmasına yarayabilir. Büyük Türk üniversiteleri hacimsel, rakamsal, fiziksel ve akademik olarak küçülerek uzmanlaşacak; bu sayede kimlikleri ve bilim iddiaları netleşecektir.

Yakın gelecekte Türkiye’de bilim iddiaları ile kimliklenen “üniversite bölgelerinden” söz ediyor olabileceğiz. Üniversiteler arasındaki akademik rekabetin şiddetlenecek olması, bir dizi yeni fırsatı doğuracaktır. Devlet ve vakıf üniversitelerinin sayısı artacak, ancak talep görmediği için kapanan üniversiteler de olacaktır.

Türk üniversitelerindeki uluslararası bilim insanlarının ve öğrencilerin sayısının artacağını öngörmek hayal değildir. Nitelikli bilim insanlarının ve öğrencinin değeri de bu gelişmeler koşut olarak artacaktır. Uluslararası başarı sıralamasında yer alan Türk üniversitelerinin sayısı artacağından uluslararası kalite sıralamasındaki yerleri yükselecektir.

 

SONUÇ

Türk yükseköğretim sistemi, altyapı sorunlarını okullaşma oranını da arttırarak hızla çözmeye çalışıyor. He ne kadar ulusal ölçekte talep azalıyor gibi görünse de, bu gelişme yükseköğretim kalitesinin yükselmesi için fırsatlar yaratmaya elverişlidir.

Arz ve talep coğrafyaları ile fiziksel, ekonomik ve kültürel yakınlığı kadar, siyasi açıdan göreli bir stabiliteye sahip olması Türk Üniversiteleri için bir avantaj ve çekicilik unsurudur. Türkiye’de yaşamın AB ve ABD’ye göre ucuz olması bir ek avantajdır.

Beyin göçünün bugüne kadar olduğunun tersine ‘batıdan doğuya” yönelmesi, Türk üniversiteleri için fırsata dönüştürülebilecek bir gelişmedir.

Ulusal talep azalmasının neden olduğu kontenjan açıkları, uluslararası öğrenci çekilerek değerlendirilebilirse, Türk yükseköğretimi için dikkate değer bir finansman kaynağı yaratılabilecektir. Bu aynı zamanda, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sırtındaki yükseköğretim finansman yükünü azaltabilecek, bu yolla yitirilen iç talebin geri kazanımı için dış kaynaklı bir destek fonu yaratılabilecektir.

Bunun için zaaflar ve tehditlerin karşısında, fırsat ve güçlü olunan noktaların farkında olmak, en akılcı yaklaşım olabilir.


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
20° 24° 14°
Saat