Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam53
Toplam Ziyaret407182

Murat Kaymak

Üniversitelerde iç özerklik üzerine…

 

İrfan O. Hatipoğlu

  Mustafa Kemal Üniversitesi, iohatip@hotmail.com

 

Üniversiteler kamuoyunda sürekli tartışılıyor. Tartışmaya katılan toplumun farklı kesimlerinin farklı beklentileri var. Üniversitede çalışan bilim insanlarının istemi akademik özerlik; yurttaşların beklentileri ise üniversitelerin kamuya karşı sorumluluklarına yerine getirmek. Beklentiler farklı olsa da, hedeflenen, ülkemizde evrensel üniversite tanımının yerleşmesidir.

Kamuoyunda, akademik çevrelerde ve değişik sivil toplum örgütlerinde yapılan “akademik özerklik” ve “çağdaş üniversite” tartışmaları sınırlandırılmadan sürdürülmeli, yoksa üniversiteler iç dinamiklerini yitirecek kamusal duyarlılıkları azalacak. Böylece bilim üretmekten ve bilgiyi aktarmaktan uzaklaşılacaktır.

Diğer yandan, daha çağdaş ve demokratik üniversite ulaşabilmek içinde en önemli gerekçelerden birisi de, üniversitelerin iç işleyişlerinin de tartışılması gerektiğidir. Üniversiteler, devlet yönetim erkine karşı “akademik özerklik” istemesine karşın, çalışanlar üniversite üst yönetimine karşı ne kadar özgür ya da özerktir? Bu soruya yanıt bulamadığımız sürece dışa yönelik akademik özerklik arayışında başarılı olunamaz.

Yürürlükte olan 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası işleyiş olarak üniversite içi özerkliği yok etmektedir. Akademisyenler ve diğer çalışanlar üniversite üst yönetiminin yoğun baskısı altındadır. Bu yoğun baskı, akademisyenleri bilim üretmekten alı koyduğu gibi, kişiliksizleştirmekte ve kimlik bunalımına sokmaktadır.

Üniversitelerde özgür/özerk çalışma ortamının oluşturulmasının önünde iki ana engel var: Birincisi akademisyenlerin iş güvencelerinin olmaması, ikincisi de üniversite üst yönetimlerinin (rektörlerin) tek yetkili kılınmasıdır.

Üniversitelerde bilim insanı yetiştirmenin ilk basamağını araştırma görevlilerinin yetiştirilmesi oluşturur. Araştırma görevlileri 2547 sayılı Yükseköğretim Yasasının 33/a ve 50/d maddelerine göre sözleşmeli olarak çalışır, sözleşmeleri bitiminde ilişikleri kesilir. Araştırma görevlilerinden doktorasını tamamlayanlar üniversite üst yönetiminin istemesiyle tekrar 2-3 yıllık süre ile sözleşmeli olarak yrd. doçentliğe atanır. Sözleşme süreleri tamamlandıktan sonra görevleri son bulur. Akademik kariyerinin ilk basamağında olan araştırma görevlileri ve yrd. doçentlerin iş güvenceleri yoktur. İşlerinin sürekliliği için ilgili öğretim üyesinden, bölüm başkanına, fakülte yönetimi ve üniversite üst yönetimi ile iyi anlaşmak zorundadır. İyi anlaşma zorunluluğu süreç içerisinde bilimsel çalışma ve akademik etik anlayışından çıkmakta ve genç akademisyenlerin kişiliklerinin örselenmesine kadar uzanmaktadır.

Üniversitede çalışan diğer öğretim elemanlarının (öğretim görevlisi, okutman, uzman, çevrici vb.) durumları daha da kötüdür. Bu kadrolarda çalışanlar üniversite üst yönetimleri tarafından yok sayılmaktalar. Akademik gelişmelerine yardımcı olunmadığı gibi yapmak istedikleri çalışmalar engelleniyor. Bu gurup çalışanlar da sözleşmeli olarak çalışmakta, sözleşmelerinin sürekliliği rektörlük makamı ile yakından ilgidir.

Üniversitelerde kalıcı kadrolarda bulunan akademisyenlerin (doçent, profesör) iş güvenceleri olmasına karşın, değişik yöntemlerle üniversite üst yönetimine (rektöre) bağlanmışlardır. Yrd. doçentlerin doçentliğe atanmaları, yine doçentlerin profesörlüğe yükselmesi üniversite üst yönetimi ile yakından ilgidir.

 

YANDAŞLIĞA ZORLAMA

Bunun dışında öğretim üyelerinin bilimsel çalışmalarına verilen destekler, yurt içi/yurtdışı kongrelere gitmeleri ve değişik kurullarda görev almaları üniversite üst yönetimince engelleniyor. Belirtilen bu sıkıntıları aşmanın tek yolu da, üniversite üst yönetimi ile uzlaşma içinde olmaktır. Bu nedenle akademisyenler arasında “yandaş öğretim üyeliği” kavramı gelişmiştir. Yandaş öğretim üyeliği üniversite içinde özgür düşünmenin ve genç akademisyenlerin kişisel gelişmelerinin önünde engeldir.

Akademik yaşama başlayan genç bir insanın iş güvencesi olmadan çalışması, işinin sürekliliğinin üniversite üst yönetimine (rektörlerin) inisiyatifine bağlı olması, çalışan açısından olumsuzluklar içerir. Bu olumsuzlukların başında, çok önemsediğimiz akademik özerkliğin kişi bazında yok olmasıdır. Akademik yaşamının başlangıcında özgür düşünmeden yoksun bırakılan akademisyen, yaşamı boyunca özgür düşünemediğinden edilgen, sorumluluk almaktan kaçan, yüksek sesle düşünemeyen, katılımcılıktan uzak, bencil bir yaşam sürmeye başlar. Bilim üretmekten uzaklaşır. Üniversite üst yönetimiyle iyi geçinmek için değişik arayışlara girer. Katılmadığı düşünce ve eylemlere destek verir. Ülkenin aydını olmasına karşın, yurt ve dünya sorunlarına karşı duyarsız kalır.

Ülke gündeminde üniversiteler tartışılırken “akademik özerklik” kavramı geniş tutulmalıdır. Özerklik mücadelesi devlet yönetim erkine karşı verilirken diğer yandan üniversiteler kendi içlerinde de kişisel özerklikler geliştirmelidir. Üniversite içi kişisel özerkliğin geliştirilmesinin ilk basmağını öğretim elemanlarının iş güvencesi olmalıdır. İkinci aşaması da rektörler tek yetkili olmaktan çıkarılarak, akademisyenlerin ortak katılımları ile oluşturulacak kurullar yetkili kılınmalıdır.


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
5° 2°
Saat