Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam54
Toplam Ziyaret407183

Murat Kaymak

Üniversite sorunlarından uzaklaştı

Herkes her alanda kendi kıyafetiyle çalışsa ne olur denilebilir. Bu anlayış ülkemizi giderek AB’ye mi, yoksa Ortadoğu coğrafyasına mı yaklaştırır? Komşu coğrafyalarda örnekleri görülüyor. Önce bu soruya samimi olarak cevap aramak gerekir.

Öğrencilerin önemli bir bölümü cemaat yurtlarında kalıyor. Bu sayı Anadolu’daki birçok üniversitede oransal olarak oldukça büyük. Şimdi bu öğrenciler örtünme baskısı altına girecektir. Bu baskı okul ortamındaki etkileşmelerde de yaşanır. Çünkü başı açık kız öğrenciyi günahkâr olarak gören anlayış var.

SÖYLEŞİ/LEYLA TAVŞANOĞLU

Eski YÖK Başkanvekili Prof. Dr. İsa Eşme kız öğrencilerin üniversitelere türbanla girebilmesinin önünün açılması konusunda Anayasa Mahkemesi’nin bağlayıcı kararı olmasına karşılık işin YÖK tarafından oldubittiye getirildiğine işaret ediyor. Bundan sonra konunun türbana serbestliğin de ötesine taşınacağına dikkat çeken Eşme, ayrıca üniversitelerin onlarca sorunları olmasına karşın sadece türbana odaklanılmasını garip bulduğunu ifade ediyor. Bir de üniversitelerin suskunluğundan yakınıyor.

- Türban konusu yine gündemde. Üniversiteler bu sorunla ne zaman yüz yüze geldi? Nasıl bir süreç yaşandı?

- Sorun 1980’li yılların başında gündeme gelmişti. Sorunun boyutunu görebilmek ve bundan sonra karşı karşıya gelinecek yeni sorunlar karşısında hazırlıklı olabilmek için geçmişte yaşananları hatırlamak gerekiyor. Ben bu süreç boyunca üniversitelerde görev yaptığımdan olanları bizzat gördüm ve yaşadım. İsterseniz önce bu süreçte yaşananlara bakalım. YÖK’ün 20 Aralık 1982 tarihli yönetmelikle, kız öğrencilerin üniversitelere başörtülü girmesi yasaklandı. Bu karar üniversitelerde ödünsüzce uygulandı. Zaten başörtülü kız öğrenci sayısı çok azdı. Bazı grupların da tetiklemesiyle konu bugünkü gibi gündeme taşındı. Dönemin Başbakanı Sayın Özal’ın devreye girmesi ile YÖK, 10 Mayıs 1984 tarihli kararıyla uygulamaya bir esneklik getirdi. Doğramacı’nın önerisi doğrultusunda alınan kararda, kız öğrencilerin üniversitelere başörtüsü ile giremeyeceği ancak “modern şekilde ‘türban’ kullanabileceği” ifade edilmişti. Böylece “türban” sözcüğü ilk kez bu kararla gündeme girmiş oldu.

- Peki YÖKün kararındaki türban, bugün bilinenle aynı diyebilir miyiz? Öğrenciler YÖKün bu kararına uydu mu?

- Dönemin YÖK Başkanı Sayın Doğramacı’nın sözünü ettiği örtü elbette bugün bilinenden farklıydı. Kararda sözü edilen “türban”, yalnız saçları örten, modern bir kadın kıyafeti. Türban ansiklopedilerde de böyle tanımlanır. Ancak bu karar sonrası üniversitelerde biz böyle bir örtü biçimini hiç görmedik. Yani bu karara hiç uyulmadı. Bu tarihten sonra, türbanın ansiklopedideki tanımı da değişmiş oldu. Üniversite kapılarında bu ayırımı yapacak görevli olmayacağına göre bunun denetlenmesi de mümkün olamazdı. Sonuçta YÖK’ün bu kararıyla yeniden üniversitelerde başörtülü dönem başladı. YÖK bunun üzerine 24 Aralık 1986’da aldığı bir kararla, “modern ve Batılı anlamdaki ‘türbanın’ dahi suiistimal edilmekte olduğunu” gerekçe göstererek, kıyafette esneklik getiren bir önceki kararını iptal etti.

- Bu karar üniversitelerde uygulanabildi mi?

- Üniversitelerde kimse bu YÖK kararını uygulayamadı. Rektörler konuyu dekanlara, dekanlar bölüm başkanlarına onlar da öğretim üyelerine havale ettiler. Yöneticiler bu kararları panolara asmanın ötesinde bir şey yapamadılar. Başörtülü öğrencilerin sayıları giderek arttı. Birçok üniversitenin bazı fakülte ve bölümlerinde başı açık kız öğrenci görünmez oldu. Bazı öğrenciler, yüzlerini de kapatan kıyafetler giymeye başladı. 1990’lı yılların ortalarında, görev yaptığım üniversitenin bir toplantısında konuşulanları halen hatırlarım. Toplantıya katılan üyeler türbanla nasıl baş edileceği konusunda çözüm ararken İlahiyat Fakültesi Dekanı söz almıştı ve “Benim sorunum çarşaf, keşke türban olsa” diye dert yanmıştı. Başörtüsüyle başlayan sorun başka sorunları da beraberinde getirmişti. Başörtülülerin yoğun olduğu bölümlerde, sınıflarda kız ve erkek öğrenciler ayrı saflarda oturmaya başladılar. Hemşirelik yüksekokullarında hemşire adaylarının o özgün kıyafetlerini giymedikleri, erkek hastalara bakmayan hemşirelik ve tıp öğrencileri ile ilgili konular, o dönem gazetelerde sık sık haber olmuştu.

Sorun çözülmedi

- 1998 sonrasında bu sorun nasıl çözüldü?

- Dönemin YÖK yönetimi, üniversitelerde yaşanan bu sorunu çözmek için 1998’de yeni bir tavır içine girdi. Bunda elbette 28 Şubat süreci etkili oldu. Rektörleri doğrudan sorumlu tutarak kıyafet yönetmeliğini ödünsüz olarak uyguladı. Kapılara güvenlik görevlileri konularak kampuslara başörtülü giriş yasaklandı. Başörtülü öğrencilerin büyük bir bölümü bu karara uydu ve başlarını açarak derslere girdi. Belli ki bunların önemli kısmı zaten baskı ile örtünmüştü. Ancak başlarını kendi iradeleriyle örten öğrenciler bu karara uymak istemediler. Bunların bir kısmı peruk takarak sorunu aştı. Ancak sayıları az da olsa bazı öğrenciler kıyafetleri nedeniyle üniversitelere alınmadılar ve öğrenimlerini bırakmak zorunda kaldılar. Sayıları az da olsa, bu öğrencilerin durumu kamuoyunda rahatsızlık yarattı. İster istemez bazı gruplar bu konuyu canlı tutacak eylemler yaptılar. Ancak, olaylara bir bütünlük içinde bakarsak 1998’den sonra gelen on yıllık süre, üniversitelerin bu anlamda en huzurlu olduğu dönem oldu. Artı ve eksilerin mukayesesi yapılırsa elbette artılar çok fazlaydı.

- YÖKün üniversitelerde türbanı serbest bırakma kararı var. Yargı kararlarına rağmen, hemen hemen bütün üniversite yönetimleri bu karara uyuyor. Siz buna ne diyorsunuz?

- Başörtüsü konusu, AKP’nin iktidar olduğu 2002’den beri konu hep canlı tutuldu. Hukuki zeminde ve diğer alanlarda kapı aralanmak istendi. YÖK’te Teziç yönetimi sona erene kadar üniversitelerde bu anlamda sorun yaşanmadı. Aksine, tam bir huzur ve barış ortamı vardı. Bilindiği gibi hükümet bu konuyu yasal zeminde çözmek istedi. En son Anayasa Mahkemesi’nin bağlayıcı kararı geldi. Ancak buna rağmen bazı üniversitelerde zaten iki yıldır öğrenciler bu kıyafetle derslere giriyordu. Bunda yeni YÖK yönetimi ve üç yıldır atanan rektörlerin tavrı etkili oldu. Nihayet YÖK’ün İstanbul Üniversitesi’ne gönderdiği 23 Temmuz 2010 tarihli yazısı ile artık “türban” denilen kıyafet fiilen serbest duruma getirildi. Gerçekte YÖK’ün söz konusu yazısı, türbanı serbest bırakmıyor, türbanlı öğrencinin sınıftan çıkarılamayacağını öngörüyor. Ancak burada yapılan, kıyafet yönetmeliği ile ilgili yeni bir karar alınmadan, türbanın yeniden üniversiteye girişine izin verilmesidir. Ben konunun hukuki boyutuna girmeyeceğim. Hukuki boyut bakımından her şey ortada. Ben eğitimci kimliğimle, konuyu eğitim-öğretim ve üniversitelerimizin geleceği açısından değerlendirebilirim.

Yasayı uygulama iradesi eksik

- Türbanın yeniden üniversiteye girmesi eğitim-öğretim açısından hangi sonuçlara yol açar?

- Sorunuzun cevabı için 1990’lı yılların gazetelerine bakmak gerekir. O zaman neleri yaşamışsak bana göre aynı şeyler daha büyük boyutta yaşanacaktır. Türkiye’de gündem çok dinamik. Yoğun gündem nedeniyle, bırakınız on yıl öncesini, on gün öncesini bile unutur olduk. Geçmişteki gözlemlerimizden yola çıkarak bir kez daha olacakları ortaya koyalım. Üniversitelerimizin örgün programlarında okuyan kız öğrenci sayısı 700 binin üzerinde, yurt kapasitesi ise yüz bin civarında. Kalan öğrencilerin bir bölümü kendi evlerinde, akraba yanında ya da arkadaşlarıyla kalıyor. Ancak önemli bir bölümü de cemaat yurtlarında kalıyor. Bu sayı Anadolu’daki birçok üniversitede oransal olarak oldukça büyük. Şimdi bu öğrenciler örtünme baskısı altına girecektir. Bu baskı okul ortamındaki etkileşmelerde de yaşanır. Çünkü başı açık kız öğrenciyi günahkâr olarak gören anlayış var. Sonuçta üniversitelerin birçoğunda başı açıklar “mahalle baskısı” denilen baskıyı yaşamaya başlar. Bu konunun bir boyutu. İkinci boyutu şu; bazı branşlarda eğitim koşulları öğrencinin kıyafetiyle doğrudan ilişkili. Hemşirelik, müzik, spor ve sınıf öğretmenliği gibi programlarda geçmişte bu anlamda yaşanan sorunlar gazetelere manşet olmuştu. İşin bir diğer boyutu da konunun “türban” denilen başörtüsüyle bitmeyeceği. Geçen ay bir gazetede, İslami basının duayen isimlerinden Sayın Eygi’nin bir yazısını okumuştum. Türbanlı kızlara, “Sizi protesto ediyorum, çünkü siz, İslami tesettürün canına okudunuz, gidin tesettürü Yemen’de görün, Arabistan’da görün” diyerek türban yerine çarşaf giymelerini öğütlüyordu. Bu durumda işin içine kimlik tespiti, sınav güvenliği giriyor. Kapıya kıyafet uzmanı polis koyamayacağınıza göre bununla nasıl baş edeceksiniz?

- Türban konusunda sizce çözüm ne olmalı?

- Türkiye’nin bugünkü koşulları 1990’lı yıllardan çok farklı. Devletin en üst kademesinden rektörlere kadar herkes türban serbestisinden yana. Medyanın çok önemli bir bölümü de öyle. Ortada, Anayasa Mahkemesi’nin bağlayıcı kararına rağmen fiili bir durumla yüz yüzeyiz. Dolayısıyla bu saatten sonra tartışılması gereken, bu uygulamanın olası olumsuz yansımaları için önlemler almak, geçmişte yaşananları yeniden yaşamamak. Bu da öncelikle üniversitelere ve YÖK’e düşüyor. YÖK Başkanı, “Başı açıkların kefili benim” diyor. Güvence bir kişinin kefilliği ile değil, yasa ve o yasayı uygulayan iradenin kararlılığı ile sağlanır. Sayın Kılıçdaroğlu, “Türban işini biz çözeriz” derken gerçekte sihirli bir çözüm değil, bence iktidar olduklarında, örtünme baskısını ve uygulamanın öteki olumsuz yansımalarını önleyecek kararlılıklarını ifade etmek istiyor.

Suskunluğa gömülen üniversite araştırma yapamıyor

- Türkiyenin başta ekonomik, işsizlik sorunları olmak üzere pek çok sorunu dururken hükümetin sadece türbana odaklanması sizce ne anlama geliyor?

- Ülkede bunca sorun varken neden türban? Ben konuyu önce üniversitelerimiz için ele alayım. Üniversitelerin bugün onlarca sorunu var. Bu sorunları bir anket çalışmasıyla belirleseniz, eminim ki türban en son sıralarda gelir. Zaten bu anlamda bizi haklı çıkaran araştırma sonuçları da var. Bugün öğrencilerin büyük barınma sorunu var. Bence en önemli konu bu. Binlerce öğrenci devlet yurdu bulamayınca cemaat yurtlarına sığınmak zorunda kalıyor. Beslenme sorunu var. 2-3 liralık yemek parasını ödeyemeyip simit ve çayla öğle yemeğini geçiştiren öğrencilerin olduğu bir gerçek. Harç parasını ödeyemediği için kayıtlarını donduran ya da kaydı silinen öğrenci sayısı, türban nedeniyle üniversiteye giremeyenlerden çok daha fazla. Üniversitelerde kontenjanlar arttı ancak eğitimde kaliteden ödün verildi. Son iki yıldır, 100 bin civarındaki kontenjan boş kaldı. Yeni açılan üniversitelerin boş kalan kontenjanları neredeyse yüzde 40’larda. Atanamayan öğretmenler sorunu var. Öğretim üyeleri, araştırma görevlileri, ağır ders yükü nedeniyle araştırma faaliyetlerini yürütemez oldular. Keşke biz bugün sizinle, “Üniversiteler neden suskun” sorusunu tartışsaydık.

- Peki, üniversite sizce neden suskun?

- Üniversitenin suskunluğu öncelikle YÖK’le ilgili. Askeri yönetimle gelen YÖK’ün üniversiteler ve öğretim üyeleri üzerinde büyük bir yaptırım gücü var. Ben YÖK başkanvekilliği yaptım ama aynı zamanda 90’lı yılların sonunda YÖK’ün baskısını da yaşadım. Cumhuriyet’te yazdığım bir yazı nedeniyle neredeyse hakkımda soruşturma açılacaktı. Bu, ayrı bir söyleşi konusu olacak kadar uzun. Üniversitedeki suskunluğun belki başka nedenleri de var ama asıl nedenin YÖK olduğunu düşünüyorum. Yeri gelmişken suskunlukla ilgili size somut bir örnek vereyim. Ekim ayı başlarında, Diyanet İşleri Başkanı Sayın Bardakoğlu’nun bir açıklaması oldu. “Din görevlimiz sadece namaz kıldıran memur değil. Sosyal hayata müdahale eden kanaat önderi olmalı” dedi. Ben bu sözü çok yadırgadım. Kendisini tanıyoruz. Cumhuriyet değerlerini özümsemiş aydın ve saygın bir din bilgini. Kadrosunda görev yapan din görevlilerinin yapısını, dünyaya bakışını biliyor olmalı. Topluma önderlik yapacak kaç elemanı var? Sayın Bardakoğlu öncelikle bu elemanlarını eğitmeli. Ben geçmişte kendisini ziyaretimde bu konuda bir öneride bulunmuştum. Türkiye’nin birçok yerinde, dünya görüşü bakımından vatandaşın imamın önünde olduğunu bilmeyen mi var. Benim asıl şaşırdığım husus, bu açıklama karşısında öğretmen yetiştiren kurumlardaki öğretim üyelerinin sessizliği. Milli eğitimin sessizliği. Öğretmenlerin sessizliği. Cumhuriyet, bu görevi din görevlilerine mi öğretmenlere mi verdi? Mustafa Kemal Atatürk’ün bu anlamda öğretmenlere verdiği görevi özetleyen cümleleri okul duvarlarında halen yazılı. Hasan Âli Yücel, Köy Enstitüsü projesi öncesinde, “Biz devrimci düşüncenin temsilcisini yetiştirip köylere göndermek isteriz” demişti. Köy Enstitüsü çıkışlıların, eski öğretmen okulu çıkışlıların topluma nasıl önderlik ettiğini, kanaat önderi olduğunu biliyoruz. Hatta bu görev Cumhuriyet öncesinde bile öğretmenlerde değil miydi? Reşat Nuri’nin Çalıkuşu adlı eseri bu temayı işlemiyor mu? Eğitim fakültelerinde 70 civarında dekanımız, dört binin üzerinde öğretim elemanımız, 180 bine yakın öğretmen adayı öğrencimiz var. Gazetelere baktım. Bu konuda tek bir yazıya bile rastlamadım. Suskunluğun en büyük kanıtlarından biri bu değil mi?

OY ALAMAYANLAR REKTÖR OLURSA...

- YÖKün ve Cumhurbaşkanının rektör atamalarındaki tercihlerine ne diyorsunuz?

- Biraz önce saydığım, üniversitelerde yaşanan sorunlara eklememiz gereken önemli bir husus da rektör atamaları. Cumhuriyet Bilim Teknoloji ekinin 30 Temmuz 2010 tarihli sayısında benim bu konuyu ele alan ayrıntılı bir yazım çıkmıştı. O yazımda, son üç yıl yapılan atamaların dökümünü vermiştim. Son üç yıllık dönemde, üniversitede yapılan seçimle belirlenip atanan rektör sayısı 35. Bunlardan yalnız 19’u ilk sırada seçilen aday durumunda. Yani seçimlerde ilk sırayı alanların yarıya yakını atanmamış. Üniversitede yapılan seçim sonuçlarını hiçe sayan bu atamaların üniversitelerde yol açtığı iklim maalesef eğitim-öğretime negatif olarak yansıyor. Hem Sayın Cumhurbaşkanı hem Sayın YÖK Başkanı her fırsatta bu sistemi eleştirirken böyle bir uygulama ile yüz yüze gelinmesi şaşırtıcı değil mi? Geçen hafta 15 üniversitede yeni seçimler yapıldı. YÖK, perşembe günü yaptığı toplantıda yine en çok oy alan adayları geri sıralara taşıdı. Birinci dönemki rektörlük görevinde, yaptıklarıyla başarısını kanıtlamış, üniversitede yapılan seçimde en çok oyu alarak meslektaşlarının da güvenini kazanmış olan aday yerine, ikinci hatta beşinci sıradaki aday ilk sıraya nasıl ve neden getirilir? Meslektaşlarının beşte birinin bile oyunu alamayan bu kişiler o kurumda nasıl rektörlük yapar? Şimdi yine son söz Sayın Cumhurbaşkanı’nın. Şu saat itibarıyla onun tercihini bilmiyoruz. Sonucu hep birlikte göreceğiz.

- Rektör seçimleri bu kadar sorunluysa neden yasal bir çözüm bulunamadı?

- Rektör seçimleri, Türk yükseköğretiminin en önemli sorunları arasında. Daha doğrusu 2547 Sayılı Yasa’nın en sorunlu olanı belki de bu konu. Aslında bundan kurtulmak için bu yaz önemli bir fırsat ele geçmişti. İstenseydi, Temmuz 2010’da yapılan referandumda bu konu hallolabilirdi. Siyasi iktidar bunu istemedi.

Cumhuriyet/07.11.2010


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
5° 2°
Saat