Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam254
Toplam Ziyaret408018

Murat Kaymak

Kent, Uygarlık ve Çevre

Dr. MİNE BORA

Yüzlerce yıldan beri düşünürler, sanatçılar ve bilim adamları insan uygarlığının bir sacayağından (ya da üçlüden) söz etmektedirler. Bu; felsefe, sanat, bilim üçlüsüdür. Bizler birey olarak sanatçı, bilim adamı, düşünür ya da başka uğraşlar içinde olabiliriz; bu aşamaları gerçekleştirmek ya da bunları bir araya getirebilmenin; insanın fiziksel, psikolojik ve sosyal kapasiteleri ile sıkı sıkıya bağlı olduğu düşünülebilir; ve ne yazık ki, yüzyılımızın çok hızlı materyalist döngüleri içinde, bizlerin birey olarak, bir alanda birikimimizi oluştururken öbür alanları ihmal etmemiz olağan karşılanabilmektedir. Fakat bu yaklaşım, özellikle modern çağın metropollerinde çok üst düzeyleri yakalayan bilim-sanat-düşün çevrelerinden kendimizi soyutlamamızı açıklayamaz. Aksine, bireyler olarak bu çok hızlı yaşam döngüsünü yavaşlatmamızın mümkün olup olmadığını bir durup düşünmemiz gerekmez mi? Örneğin, artık dünyada yaşam hızının yavaşlatılması gündemdeyken, kişisel bilgisayarlarla (PC) ev yaşamının işyerine bağlanması sağlanırken, pek çok toplumda hâlâ mekanize yaşam tarzının hiç sorgulanmadan sürdürülmesi, acaba hâlâ Birleşmiş Milletler'in (BM) ''sürdürülemez kalkınma'' ilkesini sonuna kadar, büyük bir itaatkârlıkla (bilinçli ya da bilinçsiz) uyguluyor oluşumuzdan mı kaynaklanmaktadır?

Sabahları erken saatlerde, akşamüstleri sokaklarda koşuşturan, taşıtlardaki insanlara bir bakınız; pek çoğu sanki günü, zamanı yakalama telaşı içindedir; ama bu telaşın içinde gerçek yaşamın yanlarından akıp geçtiğinin farkında mıdırlar? Hiç küçük bir ilkokul öğrencisi iken, papatya toplamak için okula geç kaldığınız oldu mu? Ve bunu anlatınca, öğretmeninizi şaşırttığınızı anımsıyor musunuz? Sekiz-dokuz yaşlarında bir çocukken doğada böylesine bir canlanma başlamışken ve doğa ile aranızda güçlü bir çekim varken, neden karanlık sınıflara doluştuğunuzu; kırlar, çiçekler içinde koşmak, oynamak ya da kitabını açık havada okumak yerine, neden loş koridorlarda koşuşturduğunuzu hiç kendi kendinize sordunuz mu? Belki bütün bunları (kendiniz, çocuklarınız, yakınlarınızın yaşamları ile bağlantılı olarak) sorgulamaya başlamanız, sizin gerçek yaşam niteliğini aramaya başladığınızın göstergesidir; peki, koskoca kentlerin dişlileri arasında dönerken, yanı başınızdaki müzelerin, galerilerin, kitapçıların, müzik dinletilerinin sizi çağırdığını duyuyor ya da anımsıyor musunuz? Dünyanın tüm metropolleri her gün birbirine daha çok benzerken, benim sokağımdaki ''gökdelenin'' yanında ''yedi asırlık bir kilise hâlâ kimliğini koruyabilmektedir'' diyebiliyor musunuz? Ya da ''Benim kentimin meydanları ince elenip sık dokunmuş tasarım aşamalarından geçtikten sonra son sekiz-dokuz yıllık bir zaman dilimi içinde tanınmaz hale gelmemiştir'' diyebiliyor musunuz? Öyleyse siz, kentleşme sürecindeki bir yörenin ''kentlileşmiş'' bir bireyisiniz.

Son yıllarda, dünyada ''kentlerin geleceği var mı'' sorusu pek çok çevrede daha sıklıkla sorulmaya başlandı. Bunda, kentlerin 18. yy'dan beri, bir yandan kültür, bilim ve estetiğin odakları (ve dorukları) olurken, diğer yandan da giderek, moral ve özyaşamsal değerlerin yozlaştığı ortamlara dönüşmesinin de rolü vardır. Kentler son yarım yüzyıldan da özellikle Kuzey Amerika, Avrupa ve Okyanusya ülkelerinde ''yeşil toplum'' oluşumlarının da katkıları ile ''yaşanılabilir'' alanlara dönüştürülme çabalarının yoğunlaştığı yerler olmaya başlamıştır. Ancak, buna koşut olarak süregelen kentsel yaşamın da sorgulanması ve sorunların toplumsal (yani sosyolojik), çevresel, etik ve estetik açılardan ele alınması gerekli görünmektedir Bu açılımda, özellikle yaşadığımız kent olan İstanbul'da (bunun Ankara için de pek farklı olduğunu sanmıyorum) insanlar, kente bağlılık ve ona sahip çıkma bilincini geliştirmek yerine, daha çok yöresel bağlılıkların süregeldiği (hemşerilik bağları), ancak ''İstanbullu'' olmak tutkusunun da hiç azalmadığı çelişkili tutumlar ve görünümler sergilemektedirler. İnsanların pek çoğu adeta günah çıkarırcasına, bir diğerini taşralılıkla, kendisinden daha yeni ''İstanbul göçeri'' olmakla nitelemeye çalışmaktadır. Bu arada ne yazık ki İstanbul ''hemşerisiz'' bir kent olarak kendi kaderini yaşamaktadır.

Aslında bu tür konuşmalarla, nitelemelerle bir yere varılamaz ve sosyolojik bir olgu göz ardı edilmiş olunur; bu da İstanbul'un, son on yıldır bir ''metropol'' (hatta ''megapol'') olduğu gerçeğidir. Metropoller çok büyük kentlerdir. Böyle yerleşim alanlarında, insanların orada doğup büyümüş olmaları değil, yaşamakta oldukları kente bir ''kentli'' bilinci ile uyum sağlamış olmaları önemlidir; onların kentin tüm doğal tarihsel ve kültürel değerlerine, sokaklarına, binalarına, meydanlarına, yeşil alanlarına, kurumlarına, denizine, akarsuyuna, her şeyine ''saygı'' , ''sevgi'' ve ''içtenlikle'' bağlanmış olmaları önemlidir; kentte yaşamak, sorumluluk taşımayı gerektirir; kentli insan kentte yaşamanın sorumluluğunu bilmeli ve bunu taşımalıdır. Eğer böyle hissetmez ve yaşamazsa, Octavia Paz' ın ''Paçikoları'' gibi, sonsuza dek bulundukları ortama yabancı kalırlar.

Uygarlık-Kent

Kent, doğal süreci içinde, uygarlıkların evrimleştiği bir alan olmalıdır. Yüzyıllar boyu kent insanının ''uygarlığı'' ve ''kültürü'' , üst düzey ''yaşam tarzı'' ile yaşamakta olduğu düşünülmüştür. Bunu, dünyanın en eski dillerinden Latince ve Arapçada ''uygarlık'' ve ''kent'' sözcüklerinin aynı kökten gelmiş oldukları gerçeği bize daha açık olarak vurgulamaktadır; Latincede ''civitas=kent'' sözcüğünden türeme ''civilis(z)ation'' kelimesi uygarlığı ifade etmektedir; öte yandan, Doğu'nun eski dillerinden Arapçada ''medine=kent'' sözcüğü ''uygarlık'' anlamındaki ''medeniyet'' sözcüğü ile aynı kökeni paylaşmaktadır. ( Kılıçbay, M.A. ) Aynı şekilde, İngilizce ve Fransızcanın Latin kökenli ''urban=kent; şehir'' (Latincesi ''urbanus'' ) sözcüğü; ince tavırlı, medeni anlamındaki ''urbane'' (Latincesi aynı, urbanus) sözcüğü ile aynı etimolojik kökene sahiptir. Bu kökenbilimsel (etimolojik) veriler ve bağlantılar bize, bizim Türk toplumu ve İstanbul halkı olarak da iç içe bulunduğumuz iki kültürün, uygarlığı her şeyden önce bir kentsel olgu olarak gördüğünü ya da bunun karşıtını düşünürsek, kenti bir uygarlık beldesi olarak algıladığını göstermektedir. Uygarlık da demokrasi ile anlam kazanan bir olgu ise bunu en seçkin biçimde bu yerleşim alanlarında görme önceliği olmalıdır; ama kenti yaşamayan kamusal alanların ortaklığını bilmeyen kentlilere ''uygarlık'' zorla kabul ettirilemez. Dünyanın ünlü ve hemen aklımıza gelen metropollerinden New York, Paris, Los Angeles, Londra ya da Tokyo'yu düşünelim; bu kentlerde, orada yaşayan insanların nereden (yani ülkenin-hatta dünyanın hangi yöresinden) geldikleri değil, o kente uyum sağlayabilmeleri önemlidir; buralarda, o kişinin, kentteki demokratik düzene ve kurumlara saygısına, vergisini verip vermediğine, insanlara ve çevresine nasıl davrandığına, üretici mi yoksa sıradan bir tüketici mi olduğuna bakılır. Eğer gerçekten bu tür nitelikleriniz gelişmişse, bu kentlerde yaşamınızı sürdürmeniz, kabul edilmeniz kolaydır. Ancak böyle bir seçkinliğiniz yoksa, kentin varoşlarındaki yaşam savaşına katılmanız olası, ancak güçtür; çünkü orada nereden geldiğiniz önemlidir ve ayrıca ''gecekondu yapma'' vs. gibi bizim büyük kentlerimizdeki ''demokratik haklardan'' yararlanmanız da söz konusu değildir.

Son yıllarda ülkemizde yerli ve yabancı pek çok kent tasarımcısı, mimar, bilim adamı ve düşünürün de belirttiği gibi İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerimiz ve diğer pek çok kentimizin ''planlı kentleşmesi'' gerçek anlamda Cumhuriyetin eseridir. Cumhuriyetin ilk 15 yılında gerçekleştirilen planlı kentleşme çalışmaları ile bir yandan kent kimliğinin en önemli öğeleri kamusal alanlar, kamusal yapılar, caddeler, köprüler, alışveriş alanları, terminal alanları, okul ve kültür merkezleri yapılırken, diğer yandan da tüm maddi imkânsızlıklara karşın altyapı getirilmeye çalışılıyordu; bütün bu gayretler içinde tek bir tarihsel, doğal, kültürel mekânın, alanın tahrip edildiğine ilişkin veri yoktur. Sonra neden böyle estetik yoksunluğu ve rant kıskacına girdiğimizi tarihsel süreç içinde sosyolog ve tarihçilerin incelemelerine bırakmak gerektiğini belirtirken, diğer yandan ben, izninizle bütün bu sorunlar yumağının, çağımızda geometrik oranda artan küresel ve bölgesel sorunların en önemli boyutunun 'ekolojik'' ve ''çevresel'' sorunlarda düğümlendiğini vurgulamak istiyorum. İnsanın ''psikolojik'', ''sosyolojik'' ve ''ekonomik'' yapılarının, doğa ile bütünleşme sürecinde, yeniden ele alınması ve bu konuda ''ekoloji'' verilerinden yararlanılarak ''ekobenlik'' geliştirmemiz gerektiğini düşünmekteyim.

Biz insanlık olarak, türümüzün zaferini kutladığımız 20. yy'da bir de madalyonun öteki yüzüne bakarak, bu nüfus patlaması ve kentlere akının sonuçlarını gözden kaçırmamalıyız. İnsan topluluklarının kentlere akını eskiden verimli tarım toprakları olan yörelerin yapılaşmasına neden olmakta, böyle bir büyüme keza ormanlar, korular, ulusal ve kent içi parklar ve sulak alanlar gibi daha önce el değmemiş ekosistemleri tahrip etmekte ya da yok etmektedir. Bu olguyu, kentsel bağlamda yeniden ele alırsak, kaybedilen park ve korular, aynı zamanda kaybedilen estetiktir. Sait Faik ''Her şey sevgi ile başlar'' demişti, ülkemizin ilk ekolojist, doğa tutkunu yazarı olan Faik'in bu sözünü, ''Her şey estetikle, güzeli aramakla başlar'' diye ''kentsel ekoloji'' söylemine dönüştürebiliriz. Çünkü, doğal tahribatın özünde etik sorunlar özellikle rant tutkusu ve dünyamızın ekolojik dengelerine yönelik bilgi eksikliği bulunmaktadır; sevgisizlik, estetik yoksunluk da bu bütünün (olgunun) bileşenleridir. Çevre bunalımı (krizi) aslında bir tasarım krizidir, bu ürünlerin nelerden ve nasıl yapıldığının, binaların nasıl inşa edildiğinin ve peyzajların nasıl kullanıldığının bir sorunudur.

Yeni gelen yüzyılda, türümüzün ''Pirus zaferlerinden'' vazgeçmeli ve artık, bilim, sanat ve felsefe ile daha fazla ilgilenerek yaşam hızımızı düşürmeli , böylece yaşamın tutsak eden çarklarından kendimizi uzakta tutarak doğaya daha çok yardımcı olmaya çalışmalı, onu, nüfus artış hızımızı düşürerek, bilimin değerli katkıları ile oluşturacağımız ''yeniden kazanma yöntemleri'' ni uygulayarak ne değin derinden algıladığımızı göstermeliyiz. Doğanın etkileyici ekosistem modellerini örnek alarak kendi iç bütünselliğimizi yakalamalı, tüm canlılarla eşit paylaşmalara yönelmeliyiz. Bu yolda atacağımız her adımın, galaksimizde, bilindiği kadar, bilinen boyutlardaki yaşamın en yoğun olduğu gezegenimizin ve bağlı olarak da kendi türümüzün geleceğinin en önemli güvencelerinden olduğunu hep aklımızda tutmalıyız.

Cumhuriyet 5 Haziran 1998


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
11° 0°
Saat