Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam254
Toplam Ziyaret408018

Murat Kaymak

Natura Ludens (*)

Prof. Dr. Betül ÇOTUKSÖKEN

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü

Friedrich Nietzsche, 'Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe' adlı yapıtında Herakleitos' un felsefi söyleminde yer alan kimi düşünceleri şöyle yorumlar: ''Bu evrende, oluş ile yok-olma, yapma ile yıkma, hep aynı suçsuzluk içinde ve işin içine ahlak bakımından sorumluluk katılmamak üzere, yalnız sanatçı ve çocuğun oyunlarında vardır. Çocuk ile sanatçı, nasıl oynuyorlarsa, ölümsüz ve canlı ateş de öyle oynuyor; suçsuz olarak kuruyor ve bozuyor, yıkıyor. -Bu oyunu ateş kendisi ile oynuyor. Bir çocuğun deniz kenarında kum yığını yapması gibi, su ve toprağı yığıyor ve dağıtıyor; zaman zaman oyuna baştan başlıyor. (...) Böylece suç işlemek isteği değil, yeni yeni oynanan oyunlar güdüsü, başka başka evrenleri hayata kavuşturuyor'' (1). Doğa, her zaman olduğu gibi, 17 Ağustos'ta da kendi saflığı içinde oyununu oynuyordu; yoksa biz insanları 'cezalandırmak' gibi bir amacı yoktu.

Doğa, kendi iç işleyişi içinde, kendi dinamikleri içinde yapılması gerekeni yapar. Ancak doğanın işleyişini anlamlandıran insan, her türlü olup biteni büyük ölçüde kendine ulaşan sonuçları, etkileri bakımından değerlendirir ve çoğu zaman da alınan sonuçlardan kendini değil, tam tersine, doğayı sorumlu tutmaya çalışır.

İnsanın doğa ile olan ilişkilerinde benimsemesi gereken birinci ilke, doğayı ne ise o olarak yorumlamaya, anlamaya ilişkin olmalıdır. Renaissance'tan beri de üzerinde durulan bu değil mi? Bu noktada insan, Francis Bacon 'ın dediği gibi davranmalı; doğanın hizmetkârı ve yorumlayıcısı olmalıdır: homo minister et interpres.

Doğaya yönelen insanın başarı kazanabilmesi için, olup bitenleri bağlantılı bir biçimde değerlendirmesi neredeyse bir zorunluluktur. Bağlantılı düşünmeyi içselleştirebilmiş insanlar ancak doğayı anlayabilir ve gerektiği gibi yorumlayabilirler.

Doğanın düz işleyişi içinde 'sorun' dan söz edilebilir mi? Sorun, ancak karşılaşma anlarında oluşabilir ya da fark edilebilir. İnsanla insanın, insanla diğer varolanların ya da insanla doğanın karşılaşmasında 'sorun' dan söz edilebilir. Her türlü varolana yönelimi amaçlı olan insan; sorunu, sorunlu durumları yakalayabilir, kavrayabilir. Bu da yine olup bitenler arasında bağlantılar kurabilmekle ilgilidir.

Düşünme ediminin insana açtığı en büyük olanak belki de, olup biteni 'sanal' bir ortamda yeniden yaratmakla, yeniden konumlandırmakla bağlantılıdır. Düşünmenin bu biçimine biz çoğun 'hayal etme' deriz.

Bu, olup biteni imgelemde yeniden, bir kez daha yaratmaktan başka bir şey değildir. Düşünmenin bu türünde, olası tüm durumlar, koşullar bir bakıma dikkate alınır. İşte, bir bilim adamını ya da dünyaya bilimsellik açısından bakan bir insanı, bu niteliklere sahip olmayanlardan ayıran da budur; bilim adamı, imgelemini her zaman etkin kılan kişidir.

Oysa insanların çoğu sadece sanatçıların bu güçten yararladıklarını düşünürler. İmgelemin etkin kılınması biçiminde bir düşünme deneyini gerçekleştiremeyen, dolayısıyla da bağlantılı olarak düşünemeyen insanlardan, hiçbir olayı değerlendirmeleri beklenemez; onlar için olup bitenler, olaylar henüz 'veri' , hatta birer 'ipucu' bile değildir. Böyle bir durum, doğayı hiç mi hiç hesaba katmama gibi bir sonucu da beraberinde getirir. Üstelik, insanlar kendi 'kör' amaçları uğruna doğayı kullanmaya kalkışırlar, tüm saflığı içinde oynamayı sürdüren doğayı anlamadan, dinlemeden.

Doğa-insan ilişkisi içinde insanın sergilediği bu körleşme durumu, insan-insan, insan-toplum ilişkisinde de varlığını sürdürür.

Ayrıca burada, günümüz dünyasında sık sık dile getirilen kavramlar vurgulanarak toplumsal bağlamdaki körleşme durumu yaşanır. İnsanların, toplulukların kendi kendilerini yönetmeleri istenir; bu noktada en çok da demokrasi vb. kavramlardan söz edilir. Ancak 'körleşme' den bir türlü kurtulamayanların elinde bu kavramların hepsi yozlaşır; tükenir. Çünkü toplum henüz, gerçek anlamda bir bilgi toplumu olmamıştır; gerçek anlamda bilgiye sahip olan kişilerin sözü hiç mi hiç dinlenmemiştir/dinlenmemektedir. Adeta bilgiler başka bir bölgede bulunmakta; insanlar bambaşka bir dünya içinde yaşamaktadırlar. Bilgi; insan dünyasını doğaya uygun bir biçimde dönüştürememektedir.

İnsanlar amaç koyan varlık oluşlarını öylesine kötü bir biçimde kullanmaktadırlar ki, doğanın gizliden gizliye 'bana göre yaşa!' diyen sesini bir türlü duyamazlar. Stoalı filozoflar da böyle demiyor muydu? Onlar için temel ilke, doğaya göre yaşamaktı: erga naturam vivere. Hatta buradaki 'doğa' sözcüğü, kimi filozoflar tarafından, insan bağlamında 'akıl' olarak da yorumlanmıştır. İnsanın kendi doğasına, yani aklına uygun olarak yaşaması gerektiği üzerinde özel olarak durulmuştur. Ancak zaman zaman da insan aklı, bütün olumsuzluklardan sorumlu tutulur olmuştur. Kimi çevreler kasıtlı olarak ağır faturayı, aklın önplana geçtiği çağcıllığa (modernliğe) çıkarmakta ve özellikle genç insanları bilimsel bilginin çok uzağına düşürmeye çalışmaktadırlar.

Fakat bir kez daha sormamız gerekiyor: Gerçekten aklımızı kullandık mı/kullanabiliyor muyuz ya da aklını kullananları, bilgiye ulaşan insanları ne ölçüde yetkili kıldık? Görünen o ki, aklı ve bilgiyi hep bir yana bırakıyor; kör amaçlarımız ve inançlarımız uğruna her şeyi, herkesi, kendimizi, geleceğimizi feda ediyoruz; her türlü 'deprem' i sürekli kılıyoruz!

 

(*) Oynayan doğa.

(1) Friedrich Nietzsche, Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, Çev. Nusret Hızır, Bilim/Felsefe/Sanat Yayınları, İst., 1985, ss. 51-52.

Kaynak:Cumhuriyet 21 Ekim 1999


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
11° 0°
Saat