Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam40
Toplam Ziyaret407388

Murat Kaymak

Prof.Dr. Yaman Örs/Felsefe Konusunda Geleneksel Tutum ve Temel Yanılgılar

Prof.Dr. Yaman Örs/Felsefe Konusunda Geleneksel Tutum ve Temel Yanılgılar

 

  Ben bu yazıda, felsefede saptadığım temel yanılgıları, felsefede birtakım temel yöntembilgisel noktalar olarak sıralamak; her birine ilişkin yorumlarımı çok öz olarak okuyucumla paylaşmak amacındayım.
  1. Felsefenin yüce ve ulaşılamaz bir etkinlik, özellikle eski filozofların da “büyük” kişiler olduğu. Birbirine bağlı bu iki dayanaksız sav ya da yorum ve içerdikleri abartmalar, büyük ölçüde, usla yürütülen bu etkinliğin insan merkezlilikle algılanışına, dolayısıyla ruhbilimsel bir nedene bağlıdır kanısındayım. Öte yandan bu yorum, tarihin, “büyük” insanlar yoluyla yüceltilmesine yol açan ataerkillikle de bağlantılı olsa gerektir.
  2. Tek bir felsefe etkinliğinin bulunduğu. Temel anlayış, yaklaşım, yöntembilgisi, yöntem vb. yönlerden büyük çeşitliliğin yaşandığı felsefede akımlar/okullar arasındaki ayrılıklar hep öylesine önde gelmiştir ki, burada tek bir etkinlikten çok çeşitli “felsefelerden” söz etmek olup bitenleri gerçekte daha iyi yansıtacaktır. (“Bilimler”de, “sanatlar”da kanımca böylesine ileri bir durumu göremiyoruz; özellikle belli bir zaman dilimi söz konusu olduğunda.) Burada kuşkusuz şunu da dikkate almalıyız. Tüm genel anlamlı sözcükler gibi, “felsefe” sözcüğünün de kuşkusuz birden çok anlamı vardır; ancak bizim buradaki bağlamımızda sözcük, ilk, temel, çekirdek anlamında ve genelde ondan anlaşıldığı biçimde, bir etkinliği anlatmak amacıyla kullanılmaktadır. Ayrıca, burada felsefe içindeki temel yaklaşım ayrılıklarını, felsefenin iç bölümlendirmesinin ortaya çıkardığı, onun bilim felsefesi, matematik felsefesi, tarih felsefesi, ahlaki değerler felsefesi (“etik”), siyasal felsefe, “estetik” gibi dallarıyla karıştırmamak gerekir. Bizim burada sözünü ettiğimiz çeşitlilikte örneğin Kant’ın felsefesi ve yeni Kantçılık, eleştirel ussalcılık (“rasyonalizm”), varoluşçuluk, eyitişimsel (“diyalektik”) maddecilik, bilimsel felsefe ve daha başka okullar/akımlar söz konusudur. Felsefedeki çeşitli akımlarla alanın değişik dalları arasındaki ilişkiler ise, kuşkusuz ayrıca incelemeye değer.
  3. Felsefenin sınırsız bir etkinlik olduğu. Öyle midir? Bir bakıma, bilim, sanat, eğitim, teknik vb. belli başlı insan etkinliklerinin hiçbirisinin “sınırlı” olduğu söylenemez; en azından bunlarda zaman içindeki kaçınılmaz değişme, dolayısıyla da tarihsel (ve gelecekteki) akışta bir varsıllığın, çeşitliliğin ortaya çıkması, bir tür sınırsızlık getirmektedir. Ancak felsefenin sınırsız olduğu görüşü, geleneksel felsefe okullarının dayanaksız savlarından (“spekülasyon’larından”), hesabı verilemeyen us yürütmelerden, “metafizik” etkinliğinden kaynaklanıyor olmalıdır. Bu, geleneksel felsefecilerin etkinliği “abartma” yolundaki çabalarından birisidir diye düşünebiliriz.
  4. Felsefenin neredeyse tüm sorunlarımızı çözebilecek bir gücünün bulunduğu. Sanırım kolayca görüleceği gibi bir öncekiyle de aralarında bağ kurulabilecek olan bu sav, onunkine benzer birtakım gerçekdışı “gerekçelere” dayandırılıyor olmalıdır. Özellikle çağımız gibi, çok ileri uzmanlıkların, altetkinliklerde büyük çeşitliliğin yaşandığı bir zamanda, bunların bağlı olduğu (sanat, bilim, teknik vb.) ana etkinliklerin de sorun çözme yetileri, nicelik açısından olduğu ölçüde, nitelik olarak da belirgin duruma gelmiştir. Bu demektir ki, her insan etkinliğinin (zaman içinde az çok değişikliğe uğrayabilmekle birlikte) belli bir sorunlar kümesindeki çözümlere yöneldiği düşünülürse, etkinliklerin sorunlarının kendilerine özgü olduğu daha açık konuma gelecektir. Dolayısıyla felsefe etkinliğine, kendi sorunlarının gösterdiği doğrultunun dışında bir sorun çözme işi düşmemektedir, düşemez; burada, etkinliğin içindeki ve yukarda vurguladığım temel yaklaşım çeşitliliği gündeme getirilse bile.
  5. Felsefenin belli başlı her insan etkinliğine bir temel oluşturduğu. Öyle midir? Bu bağlamdaki “temel” sözcüğünü, kavramsal bir etkinlik olan felsefenin kendi yöntembilgisi çerçevesinde ele almak, değerlendirmek gerekir. Kanımca geleneksel felsefeciler, bu sözcüğün bir ilk katman oluşturma, daha gerisine gidilememe gibi derinlik ve sağlamlık da anlatan yönlerinin ruhsal çağrışımlarına ağırlık verdikleri için, terime ayrıca bir boyut katmakta; burada, etkinliğin kendisinin anlam ve işlevini yüceltme gibi bir eğilimi benimsemektedirler. Gerçekte hangi etkinliğe, daha doğrusu onun yaklaşımlarına ve işlev(ler)ine öncelik tanırsanız, o, başka etkinliklerin değerlendirilmesinde kendi açısından hep bir temel oluşturur; herhangi bir insan etkinliğinin tarihi, toplumbilimi, ruhbilimsel vb. incelenmesi sonucunda ortaya çıkan tarihsel vb. “temeller” gibi. Felsefe öteki etkinliklere temel oluşturduğu zaman ise, onun kavramsal düzeyde iş gören ve yazarınızın yaklaşımına göre eleştirel-mantıksal-anlambilgisel (-“semantik”) bir yorum olma niteliği gündeme gelmektedir. Ayrıca, “felsefi” temel ya da temellendirmede, başka tür temellendirmelerle karşılaştırıldığında “yüceltilecek” ya da abartılacak bir yön bulunduğu da söylenemez.
  6. Bilimin bildiklerimizden, felsefenin bilmediklerimizden oluştuğu. Bu anlatım, çağımızın en önde gelen İngiliz çözümleyici (“analitik”) felsefecisi Bertrand Russell’ındır. Kendisi genelde duyusalcı (“empirisist”) okulun içinde yer almakla birlikte, İngiliz duyusalcılarının (“empirisistlerinin”) üzerinde pek durulmayan, yerine göre güçlü ussalcı eğilimlerine bağlı olarak, felsefenin bilim gibi bilgi üretebilecek bir etkinlik olduğunu var saymıştır; kuşkusuz açık olarak değil, daha çok örtük, bilinçaltı diyebileceğimiz bir biçimde. Belki onun bu genel eğilimi ile burada yer verilen savı arasında, dolaylı yoldan da olsa bir bağ kurulabilir. Her durumda, felsefenin yüceltilmesine de bağlı olan “büyüsü”, ondaki bilinmezlik savı aracılığıyla vurgulanmış olmaktadır diye düşünebiliriz. Ben kendi adıma, geleneksel felsefecilerin önemli bir bölümünün böyle bir yargıya katılabileceğini düşünüyorum. Yazarınız açısından burada bir yandan felsefe etkinliğinde gerçekte bilmenin değil en başta kavramsal çözümleme ve anlambilgisel yorumun önde geldiğini düşünelim; o zaman bu bağlamımızdaki sav, bir bakıma kendiliğinden anlamsız olmaktadır. Öte yandan da bilimde bilme ve bilgi ile bilmemenin birlikte gittiğini; “her şey” bilinse ve bilmeme durumu artık söz konusu olmasa, o zaman da zaten bilim etkinliğinin bir işlevinin kalmayacağını unutmamalıyız. (Bilimsel bilgide doğruluğun kesin olmadığını, zaman içinde değişik düzeylerdeki bilimsel bilginin de yanlışlanma vb. yoluyla değişebildiğini burada anımsamakta yarar olabilir.)
  7. Felsefede yalnız sorular sorulduğu, bunlara yanıt aranmadığı (“soylu etkinlik”); yanıtların ise, en başta temel bilim anlamındaki bilim etkinliğinde verildiği (“ayak işi”). Oysa, herhangi bir etkinlikte, genel olarak da yaşamımızın her yönünde, belirli diyemesek bile az çok bir yanıt beklentisinin olmadığı bir soru sorabilir miyiz? Herhangi bir durumda sorabileceğimiz ya da usumuza gelebilecek en yalın soru olarak “Ne?” anlatımı bile, ilgili bağlamda hiçbir bilgi kırıntısı ve yanıt düşüncesi olmadan sorulamaz sanırım. Yeni bir ortama girince çevremizi incelememiz, usumuzda, çoğu kez açık, bilinçli olarak sorulmamış sorulara yanıt arama çabası değil midir? (Örneğin bir kedi için de durum ilkece başka mıdır?) Felsefe etkinliği için bunun tersi geçerli olsaydı, diyebiliriz ki felsefe metinlerinde soru iminden geçilmezdi. Değişik yaklaşımlardaki felsefeciler, yanıt verme çabası içinde olmadan hangi soruları, nasıl tartışabilirler? Burada tartıştığımız nokta, kuşkusuz bir önceki ile de yakından bağlantılıdır.
  8. Bilimin, özellikle temel bilimlerin zaman içinde felsefeden geliştiği, “çıktığı”. Özellikle geleneksel felsefe çevrelerinde çok yaygın olan bu savın da büyük ölçüde felsefenin yüceltilmesiyle ilgili olduğunu düşünebiliriz. Bu sav, bilim tarihi ve felsefe tarihiyle ilgili olarak, geleneksel felsefedeki bilim karşıtlığı ve “felsefe yücedir” önkabulünün etkisi altında ortaya çıkmış temel bir tarihsel (ve yöntembilgisel) yorum yanlışlığıdır. Bu konuda diyebiliriz ki bilim ve felsefe, evrimlerinin başlangıcında ikili bir küme ya da bir ikili oluşturuyorlardı. Yine denebilir ki Batı Toplumunun yaklaşık son beş yüzyılı içinde ilk önce çağcıl fiziğin ortaya çıkması ile başlayan, bilimlerin evriminin bize en yakın gelişme süreci, zamanımızda toplumbilimin de bir süredir bu ikiliden ayrılması ile bir dönüm noktasına ulaşmıştır. Böylece ana temel bilimlerin kendi kişiliklerini bulmaları, daha açık bir anlatımla onların zaman içinde yöntembilgisel bağımsızlıklarına kavuşmaları, bir bakıma felsefeyi bu küme içinde geride, tek başına bırakmıştır denebilir. Buradaki sav, bilimlerin, felsefecilerin en çok ilgisini çeken kuramlarının, genel olarak kuramsal yönlerinin iki etkinliğin daha başlangıçlarından çok yakın ilişkide oldukları, zaman içinde geriye gittikçe bu ikisini birbirinden ayırmanın genelde olanaksız olduğu gibi bir anlatıma dönüştürülürse, o zaman ondaki tarihsel (ve yöntembilgisel) doğruluk payı çok yükselecektir.
  9. Felsefede bir evrimleşmeden pek söz edilemeyeceği. Evrende ve doğada genelde olduğu gibi insan yaşamı ve etkinlikleriyle ilgili olarak her türlü evrim süreci, bir bütünün öğelerinde zaman içinde yeni eklenmelerin ortaya çıkması, bunun yanında elenmelerin olmasıyla gerçekleşmektedir. O zaman biz bu süreci, en genel çizgileriyle ve çok öz bir anlatımla şöyle özetleyebiliriz: Evrim=Değişme+Süreklilik. İnsan ve her türlü kurumu, bunun yanında onun etkinlikleri, bir yandan süreklilik, bir yandan da değişme içinde olduklarına göre, felsefenin evrimleşmemesi söz konusu olamaz. Felsefe etkinliğinde zaman içinde olup bitenlere biraz yakından bakmak da, bunu bize açık bir biçimde gösterecektir. Buradakiyle ilgili bir başka nokta olarak, örneğin çağımızın felsefesinde çok artmış olan çeşitliliği, çok değişik okulların, akımların bulunuşunu, felsefede evrimsel bir akışa bağlamadan nasıl açıklayabilirsiniz?
  10. Felsefenin tarihiyle özdeşleştirilmesi. Tarihsel süreçlerin de, ilke olarak böyle bir denklemin çerçevesi içinde ele alınabileceğini düşünmek doğru olacaktır. Buna göre, her insan etkinliğinde olduğu gibi felsefenin de tarihsel gelişmesi, süreklilik ne ölçüde önde gelirse gelsin (ki bu da kanımca tartışmaya değer bir noktadır), değişmenin kaçınılmaz olarak kendini gösterdiği bir akıştır. Felsefeyi tarihiyle özdeşleştiren gelenekselciler, bu etkinlikte bugün sorulan soruların başlangıçta ortaya atıldığı; günümüzde (ve değişik çağlarda) ise özdeş soruların başka türlü ya da değişik biçimde de olsa yeniden sorulduğu gibi bir sav ileri sürmektedirler. Bu başlangıç da çoğu kez, Sokrates, Platon ve Aristoteles’in oluşturduğu Atina Okulu’nun ortaya çıkışıdır ve söz konusu büyük “filozofların” genelde temel soruları (zaten) sormuş oldukları ileri sürülür. Buradaki özdeşleştirme, genelde “sistematik” denen, Reichenbach’ın anlatımıyla “sistem kurucu” felsefe aracılığıyla yapılır. O zaman bir yorum olarak, felsefe tarihinde değişimden çok sürekliliğin egemen olduğunu düşünürsünüz. Oysa felsefe tarihine yöntembilgisinin ışığında daha devimsel bir gözle bakmak, bu etkinlikte de değişmenin ne ölçüde önemli olduğunu; kalıcı oldukları varsayılan ve bugün yapay bir biçimde ayakta tutulmaya çalışılan felsefi dizgelerin gerçekte zamanla nasıl çöktüklerini bize gösterecektir. Eski “büyük filozofların” ise, felsefenin eleştirel olarak yönlenebileceği “özel” etkinlikler ve bunların ürünlerinin henüz çok az söz konusu olduğu bir çağda, “genel” sorular sormaktan başka yapacakları bir iş bulunabilir miydi? Bu nokta konusunda son ve bir bakıma bağlayıcı olarak belki şu söylenebilir: Reichenbach’ın belirttiği gibi, “felsefe tarihi felsefe değil, tarihtir.”
  11. Felsefenin, bilimsel bilgiye benzer bir bilgi üretebileceği. Dizge kurucu da olsalar ve kurdukları dizgeler gerçekten çökmüş de olsa, geçmişin ya da felsefe evriminin gerçekten büyük düşünürlerinin hakkını da kuşkusuz vermek durumundayız. Reichenbach’ın da kendi açısından dile getirdiği gibi, felsefelerine genelde ne ölçüde karşı çıkarsak çıkalım, Platon, Descartes ya da Kant gibi ussalcı devrimcilerin de felsefe evrimi içindeki yerlerini, onların çalışma ürünlerini tanımak durumundayız. Burada temel bir sorun, felsefe etkinliğinde üretilenlere ne ad vereceğimizle ilgilidir. Felsefenin, yaklaşım, yöntem, yeni ilgi ve çalışma alanları vb. gibi ne oldukları az ya da çok açıklıkla ortaya konabilecek yönleri bir yana, onun tüm yönlerinin odaklandığı hedef ya da amaç nedir? Bilim etkinliğinde buna koşut olan hedef bilimsel bilgidir. Bilimle ortak amacı dünyanın anlaşılıp açıklanması olan felsefe etkinliğinin son çözümlemedeki amacı da buna benzer biçimde bir bilgi üretmek midir? Reichenbach, bir felsefi bilgiden söz açılmasına karşı çıkmayabileceğini söylüyor. Kendi adıma ben, felsefe etkinliğindeki son ürünü, en başta bilimsel bilgi ile karıştırıldığı için, bilgi olarak adlandırmak eğiliminde değilim; ancak bu neyse, onu adlandırabilmiş de değilim.
  12. Felsefe ile bilimin birbirine “rakip” etkinlikler olarak algılanması. Bir etkinliğin bilgi olarak adlandırılabilecek bir ürün vermesi ya da vermemesi, olumluluk ya da olumsuzluk taşıyan bir durum değildir, olamaz. Oysa gördüğümüz ölçüde gelenekselciler, bu arada bilimsel felsefeyi doğrudan karşılarına alan felsefeciler, bu durumu bir tür “kişisel”, “akımsal” ve “uğraşsal” sorun yapmaktadırlar. Ortak amaçları bir yana, bilim ve felsefe etkinliklerinin içerik ve yöntemleri ayrıdır; son çözümlemede ise onlar, ortak amaçları doğrultusunda birbirlerini bütünlemektedirler diye düşünmeliyiz. Bilim, dünyayı, olup bitenleri anlamakta daha önde, daha doğrudan, felsefe ise cepheden uzak, daha dolaylı işleyen bir etkinliktir. Ancak her durumda bu ikisi, birbirinin rakibi değildir. Böyle bir yargının büyük ölçüde, yine felsefe etkinliğinin (ve bilimin) yöntembilgisel açıdan açıklığa kavuşturulmamış olmasından kaynaklandığını ileri sürmek yerindedir diye düşünebiliriz. Ayrıca, genel bir sorunsallık açısından ele alındığında, her etkinliğin bir sorun çözme işi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır (bkz. 4. nokta). İki değişik etkinliğin sorun kümeleri belki bir ilk bakışta birbirine benzetilebilir. Ancak, özellikle sorunlara çözüm önerme ve üretme söz konusu olduğunda, onların arasındaki temel ayrılıklar kuşkusuz çok daha belirgin olacaktır; çünkü çözüm konusu, alanların kendilerine özgü ya da ayırt edici yöntembilgisel özelliklerini (ve sınırlarını) daha belirgin olarak ortaya çıkaracaktır.
  13. Felsefenin zaman zaman toplum bilimleri kümesinin içine yerleştirilmesi. Bu yargı temelde, geleneksel felsefecilerin ve onlar gibi düşünenlerin, felsefe konusundaki insan-merkezliliklerinden kaynaklanmaktadır kanısındayım; ancak, bu görüşün genel olarak akademik ve aydın çevrelerde de yaygın olduğunu söyleyebiliriz. Bunun, ilgili kurumsal yapılanmalara ve işleyişe, örneğin fakülte ve kitaplık bölümlendirmelerine vb. yansıdığını da görüyoruz. Oysa, temel bilim anlamında bir etkinlik olmayan felsefe, toplum ya da insan bilimlerinin arasında da düşünülemez. Söz konusu varsayım geçerli kabul edilirse, konuları insan olmayan alanların felsefe açısından incelenmelerini, örneğin matematik ya da fizik felsefesini nereye koyacaksınız?
  14. Felsefenin kendisinin, başka akademik alanlar, bu arada temel bilimler yönünden ele alınamayacağı. Gerçekte öyle midir? Konu, görüleceği gibi beşinci noktayla oldukça yakından ilintilidir. Denebilir ki tarih boyunca felsefeciler, kendilerine hep başka insan etkinlikleri üzerine konuşma hakkı tanımışlar; toplum da genelde bu tutumu benimsemiştir. Sanıyorum kolayca görüleceği gibi özellikle mantıkçı empirisizm ve bilimsel felsefe yönünden, temel bir yöntembilgisinin ışığında görüldüğünde bu tutum, ilkece yerindedir. Ancak her insan etkinliği gibi felsefe de başka etkinlikler açısından ele alınabilir. Felsefe tarihi, bilinen, yürütülen bir etkinliktir. Bunun yanında felsefe, örneğin toplumbilim ve ruhbilim açısından incelenebilir; kanımca incelenmelidir de. Bunlardan birincisinde örneğin felsefecilerin toplumsal-sınıfsal konumlarıyla alanlarındaki temel yaklaşımları arasındaki bağlantılar; ikincisinde ise, belki özellikle ruh hekimliği ile birlikte yürütüldüğünde, onların kişilik özellikleriyle bağlı oldukları okullar arasında birtakım nedensel, açıklayıcı ilişkiler ortaya konabilir.
  15. Felsefede eğitiminin “lisans” düzeyinde başlamasının gerekli, hatta kaçınılmaz olduğu. Viyana Çevresi’nin yeni olgucu (“neo-pozitivist”) olarak bilinen düşünürleri, kendi temel yaklaşımlarına uygun olması amacıyla felsefe için bir ‘üst-dil” nitelendirmesini yapmışlardı. Kanımca bir açıdan indirgeyici ve tek yönlü olduğu söylenebilecek böyle bir nitelendirmeye gerçek hakkını verebilmek için gerek onlar gerekse mantıkçı duyusalcılarla bilimsel felsefeciler açısından burada “üst-etkinlik” terimini kullanmak çok daha yerinde olacaktır. O zaman çok öz olarak felsefe, kendisi de içinde olmak üzere belli başlı insan etkinliklerine kavramsal düzeyde bakmak ve yorum getirmek etkinliğidir. Bu durumda bir felsefe öğrencisinin ve genelde felsefecilerin, geleneksel olarak bu etkinliğin kendisiyle başlayan, onunla sürdürülen ve ancak yaşamın sona ermesiyle biten eğitimi eksik ve yanlış olmaktadır. Buna göre, felsefede akademik düzeydeki eğitim ya başka alanlardaki eğitimin bitirilmesinden sonra başlamalı; ya da olacaksa onun kendi “lisans” eğitimi, temel bilim, sağlık uğraşları ve mühendislik vb. uygulamalı alanlar, tarih, sanat dalları, sporlar gibi başka alanların eğitimiyle birlikte yürütülmelidir. Kuşkusuz bu durumda felsefe eğitimi, (belki yüksek “lisansı” da kapsayacak biçimde) 6-8 yıldan önce bitirilemez.
  16. Felsefenin bir uğraş olmadığı, olamayacağı; gerçekte de bunun felsefe için bir “ayıp” oluşturacağı. Oysa özellikle zamanımızda felsefe, biyoetik, belki en başta biyomedikal etik gibi, ahlaki değerler felsefesinin uzantıları olarak görebileceğimiz alanların gelişmesiyle günlük yaşamın içine çok daha ileri bir biçimde girmiştir. Bunun yanında felsefeciler için, kurumlara, şirket vb. kuruluşlara yönelik bir “felsefi danışmanlık” yapma olanağı ortaya çıkmaya başlamıştır. Ayrıca, felsefeciler tarafından ya da felsefecilerin yardımıyla (doğru ya da yanlış biçimde) “kurslar” da verilmektedir. Son çözümlemede, felsefe alanında da öğrenimi, deneyimi, birikimi olanlar neden bunları öteki uğraşlarda olduğu gibi maddi bir kazanım karşılığında başkalarına sunmasınlar? (Burada, felsefe etkinliğinde genelde hep sorulması gereken, “Hangi felsefe?” sorusu gündeme gelecektir; ancak, ne ölçüde temel olursa olsun bu noktayı burada tartışabilecek yerimiz bulunmuyor.)
  17. Felsefe etkinliğinin dünyayı doğrudan diyebileceğimiz bir biçimde değiştirebileceği. Acaba öyle midir? İnsanın doğayla ilişkisini etkileyerek dünyayı değiştirmek teknik, zamanımızda teknoloji aracılığıyla; onun kendisini, toplumu etkileyip böyle bir değişikliği gerçekleştirme işi ise siyasal yaşamla sağlandığına göre, felsefe gibi özünde kavramsal olan bir etkinliğin burada doğrudan bir katkısı olamaz. Ancak felsefeciler, insanların görüşlerini, ahlaki değerlerini, genel olarak değer yargılarını, siyasal eğilimlerini, genelde belki her türlü düşüncelerini etkilemiş ve etkilemekte olduklarından, onların insan yaşamında, insanın dünya ile ilişkisinde dolaylı yoldan gerçekleştirebilecekleri, yerine göre büyük değişiklikler söz konusu olabilir; kuşkusuz özellikle etik, yaşam felsefesi ve siyasal felsefe aracılığıyla. Bunun, tarihte ve çağımızda oldukça çok sayıda örneği vardır.
  18. Felsefecilikle düşünürlüğün özdeşleştirilmesi. İlke olarak, bir sağlık ya da gelişememe sorunu yoksa, içinde bulunduğu somut koşullar da çok olumsuz değilse, her insan düşünür. Belki az sayıda insan, eleştirel, etkili ve etkileyici bir biçimde düşünmektedir. Burada özellikle, birey ya da toplum düzeyinde olsun, insan yaşamı, yaşamın anlamı, insanlararası ilişkiler, insanın geleceği ve ölüm gibi herkesi yakından ya da temelden ilgilendiren konularla ilgili olarak ürün veren öykücüler, ozanlar, romancılar, genel olarak yazın adamları, köşe yazarları, genelde yazarlar ve benzerleri, bu arada felsefeciler bulunmaktadır. Uygun bir anlatım olacaksa, bu karışık kümedeki kişileri toplu olarak “düşünürler” olarak adlandırabiliriz. Bir etkinlik olarak felsefe alanında bunlar, en başta, bu konuların ele alındığı yaşam felsefesinde, bu arada örneğin varoluşçulukta gündeme gelmektedir. Ancak bu belirtilen noktalardan çıkarılabilecek genel sonuç, felsefecilerin ve düşünürlerin yaptıklarının ve kendilerinin, özdeş değil kesişen kümeler oluşturduğu biçiminde olmalıdır. Biraz da belki bu yüzdendir ki, zaman zaman “düşünür” sözcüğünü “felsefeci” anlamında kullanıyoruz (ki buradaki bağlamımızda bunu arada ben de yaptım).
  19. Özgür düşüncenin neredeyse ancak felsefe ile gelişebileceği. Oysa, şu ya da bu biçimde felsefenin bulunduğu tarihsel ve şimdiki birçok toplumsal ortam, belki biraz da felsefe aracılığıyla düşünce özgürlüğünden uzak kalmakta ya da bırakılmaktadır. Felsefenin ilke olarak böyle bir işlevi olabilir; ancak bu, etkinlikteki dayanaksız savların savunulmasına bir gerekçe olarak alınmamalıdır. Ayrıca, 16. noktada dile getirildiği ve ilkece genelde olduğu gibi burada da, “Hangi felsefe?” sorusunu sormak durumundayız. Eleştirel düşüncenin, bilimin, sanatların vb. gelişebildiği özgür bir ortamda felsefe de gelişmekte ve böyle bir ortamın kendisinin gelişmesine katkıda bulunmaktadır; kuşkusuz, söz konusu öteki alanların katkılarıyla birlikte.
  20. Genel olarak felsefe yapmanın neredeyse hiç düşünülmemiş etik ilkeleri, dolayısıyla ortada olmayan “etiği”. Felsefecilerin kendilerine, yerine göre büyük ayrıcalıklar tanımaları gibi bir tutum ve bunun genelde toplumca da kabul görmesi, ahlaki değerler konusunda da kendisini açıkça ortaya koymaktadır. Tüm öteki akademik etkinliklerde kişiler tutum ve davranışlarında ahlaki doğruluk ya da yanlışlık açısından sorgulanırken, bunu da zaman zaman en başta felsefeciler etik alanı aracılığıyla yerine getirirlerken, onları kim ya da hangi ilke yaptıklarından sorumlu tutmaktadır? Daha doğrusu, hangi ahlaki/akademik ilkeye göre onlar böyle bir sorgulanmadan bağışık olagelmişlerdir? Kuşkusuz burada en başta temel yöntembilgisel dayanaklara, gerekçelere göre felsefenin “ne” olduğunu, felsefecinin “neyi, nasıl” yaptığını, yapması gerektiğini anladıktan sonra sorunu genel olarak kavrayabilir, belli özel bağlamlarda da yargılarda bulunabilir, kararlar verebiliriz. Sonuç olarak, felsefe yapmanın bir etiğinin neden bulunmadığını sorgulamak ve böyle bir alanı geliştirmek durumunda değil miyiz? Belki o zaman, örneğin bilimde ve gerekli koşulu bilim olan (sağlık uğraşları vb.) alanlarda olduğu gibi, felsefede de şarlatanlığın da söz konusu olabileceği gün ışığına çıkacaktır.

‘Anti-Felsefe’ kavramı Yukarda kısaca belirtilen noktalarda, yazarınız açısından yapılmış yanlışlar, bunların arasında örneğin birtakım tutarsızlıklar, çelişkiler ya da temellendirilememiş konular olamaz mı? Bir bilimsel felsefeci açısından kendi etkinliği için de geçerli olmak üzere her türlü doğruluk, bu arada (varsa) “ felsefi doğruluk”, geleneksel felsefedekinin tersine kesinliğe değil olasılığa dayanmaktadır; dolayısıyla ondan böyle bir soruya “kuşkusuz olabilir”den başka bir yanıt vermesi beklenemz. Bilimsel felsefe ile onun içinden çıktığı mantıkçı duyusalcılık (yeni “empirisizm”), onun da gerisinde bulunan yeni olguculuk, felsefenin de (bilim gibi) yanlışlar, yaklaşıklıklar ve düzeltmelerle yürümesi gereken bir etkinlik olduğunun, felsefe evrimi içinde ilk kez açık ve dizgeli (“sistemli”) bir biçimde dile getirildiği akımlardır. Ancak burada, felsefenin yöntembilgisiyle ilgili olarak ya da ondan yola çıkarak ortaya konan yukardaki eleştirilerin “felsefi” bir eleştirisini yapmayı da, en en başta gelenekselcilere bırakıyorum; kuşkusuz aralarından bu işe aday çıkanlar olursa. Bu tür eleştiriler, yazarınızın felsefeye yönelik temel yanılgılar konusundaki düşünce ve saptamalarının değişik yönlerden evrimleşmesine katkıda bulunabilecektir diye düşünüyorum. Burada en sonda bu konuyu, felsefe alanında geliştirmeye çalıştığım “Anti-Felsefe” kavramına bağlamak istiyorum. Okuyucular, yukarıda ileri sürdüğüm düşüncelere katılmak durumunda değillerdir kuşkusuz. Ancak her durumda onlar, bu düşünceleri ortaya koyan bir kişinin anti-felsefeci oluşunu doğal bulacaklar, anlayışla karşılayacaklardır diye düşünüyorum.

Ben bu yazıda, felsefede saptadığım temel yanılgıları, felsefede birtakım temel yöntembilgisel noktalar olarak sıralamak; her birine ilişkin yorumlarımı çok öz olarak okuyucumla paylaşmak amacındayım.
  1. Felsefenin yüce ve ulaşılamaz bir etkinlik, özellikle eski filozofların da “büyük” kişiler olduğu. Birbirine bağlı bu iki dayanaksız sav ya da yorum ve içerdikleri abartmalar, büyük ölçüde, usla yürütülen bu etkinliğin insan merkezlilikle algılanışına, dolayısıyla ruhbilimsel bir nedene bağlıdır kanısındayım. Öte yandan bu yorum, tarihin, “büyük” insanlar yoluyla yüceltilmesine yol açan ataerkillikle de bağlantılı olsa gerektir.
  2. Tek bir felsefe etkinliğinin bulunduğu. Temel anlayış, yaklaşım, yöntembilgisi, yöntem vb. yönlerden büyük çeşitliliğin yaşandığı felsefede akımlar/okullar arasındaki ayrılıklar hep öylesine önde gelmiştir ki, burada tek bir etkinlikten çok çeşitli “felsefelerden” söz etmek olup bitenleri gerçekte daha iyi yansıtacaktır. (“Bilimler”de, “sanatlar”da kanımca böylesine ileri bir durumu göremiyoruz; özellikle belli bir zaman dilimi söz konusu olduğunda.) Burada kuşkusuz şunu da dikkate almalıyız. Tüm genel anlamlı sözcükler gibi, “felsefe” sözcüğünün de kuşkusuz birden çok anlamı vardır; ancak bizim buradaki bağlamımızda sözcük, ilk, temel, çekirdek anlamında ve genelde ondan anlaşıldığı biçimde, bir etkinliği anlatmak amacıyla kullanılmaktadır. Ayrıca, burada felsefe içindeki temel yaklaşım ayrılıklarını, felsefenin iç bölümlendirmesinin ortaya çıkardığı, onun bilim felsefesi, matematik felsefesi, tarih felsefesi, ahlaki değerler felsefesi (“etik”), siyasal felsefe, “estetik” gibi dallarıyla karıştırmamak gerekir. Bizim burada sözünü ettiğimiz çeşitlilikte örneğin Kant’ın felsefesi ve yeni Kantçılık, eleştirel ussalcılık (“rasyonalizm”), varoluşçuluk, eyitişimsel (“diyalektik”) maddecilik, bilimsel felsefe ve daha başka okullar/akımlar söz konusudur. Felsefedeki çeşitli akımlarla alanın değişik dalları arasındaki ilişkiler ise, kuşkusuz ayrıca incelemeye değer.
  3. Felsefenin sınırsız bir etkinlik olduğu. Öyle midir? Bir bakıma, bilim, sanat, eğitim, teknik vb. belli başlı insan etkinliklerinin hiçbirisinin “sınırlı” olduğu söylenemez; en azından bunlarda zaman içindeki kaçınılmaz değişme, dolayısıyla da tarihsel (ve gelecekteki) akışta bir varsıllığın, çeşitliliğin ortaya çıkması, bir tür sınırsızlık getirmektedir. Ancak felsefenin sınırsız olduğu görüşü, geleneksel felsefe okullarının dayanaksız savlarından (“spekülasyon’larından”), hesabı verilemeyen us yürütmelerden, “metafizik” etkinliğinden kaynaklanıyor olmalıdır. Bu, geleneksel felsefecilerin etkinliği “abartma” yolundaki çabalarından birisidir diye düşünebiliriz.
  4. Felsefenin neredeyse tüm sorunlarımızı çözebilecek bir gücünün bulunduğu. Sanırım kolayca görüleceği gibi bir öncekiyle de aralarında bağ kurulabilecek olan bu sav, onunkine benzer birtakım gerçekdışı “gerekçelere” dayandırılıyor olmalıdır. Özellikle çağımız gibi, çok ileri uzmanlıkların, altetkinliklerde büyük çeşitliliğin yaşandığı bir zamanda, bunların bağlı olduğu (sanat, bilim, teknik vb.) ana etkinliklerin de sorun çözme yetileri, nicelik açısından olduğu ölçüde, nitelik olarak da belirgin duruma gelmiştir. Bu demektir ki, her insan etkinliğinin (zaman içinde az çok değişikliğe uğrayabilmekle birlikte) belli bir sorunlar kümesindeki çözümlere yöneldiği düşünülürse, etkinliklerin sorunlarının kendilerine özgü olduğu daha açık konuma gelecektir. Dolayısıyla felsefe etkinliğine, kendi sorunlarının gösterdiği doğrultunun dışında bir sorun çözme işi düşmemektedir, düşemez; burada, etkinliğin içindeki ve yukarda vurguladığım temel yaklaşım çeşitliliği gündeme getirilse bile.
  5. Felsefenin belli başlı her insan etkinliğine bir temel oluşturduğu. Öyle midir? Bu bağlamdaki “temel” sözcüğünü, kavramsal bir etkinlik olan felsefenin kendi yöntembilgisi çerçevesinde ele almak, değerlendirmek gerekir. Kanımca geleneksel felsefeciler, bu sözcüğün bir ilk katman oluşturma, daha gerisine gidilememe gibi derinlik ve sağlamlık da anlatan yönlerinin ruhsal çağrışımlarına ağırlık verdikleri için, terime ayrıca bir boyut katmakta; burada, etkinliğin kendisinin anlam ve işlevini yüceltme gibi bir eğilimi benimsemektedirler. Gerçekte hangi etkinliğe, daha doğrusu onun yaklaşımlarına ve işlev(ler)ine öncelik tanırsanız, o, başka etkinliklerin değerlendirilmesinde kendi açısından hep bir temel oluşturur; herhangi bir insan etkinliğinin tarihi, toplumbilimi, ruhbilimsel vb. incelenmesi sonucunda ortaya çıkan tarihsel vb. “temeller” gibi. Felsefe öteki etkinliklere temel oluşturduğu zaman ise, onun kavramsal düzeyde iş gören ve yazarınızın yaklaşımına göre eleştirel-mantıksal-anlambilgisel (-“semantik”) bir yorum olma niteliği gündeme gelmektedir. Ayrıca, “felsefi” temel ya da temellendirmede, başka tür temellendirmelerle karşılaştırıldığında “yüceltilecek” ya da abartılacak bir yön bulunduğu da söylenemez.
  6. Bilimin bildiklerimizden, felsefenin bilmediklerimizden oluştuğu. Bu anlatım, çağımızın en önde gelen İngiliz çözümleyici (“analitik”) felsefecisi Bertrand Russell’ındır. Kendisi genelde duyusalcı (“empirisist”) okulun içinde yer almakla birlikte, İngiliz duyusalcılarının (“empirisistlerinin”) üzerinde pek durulmayan, yerine göre güçlü ussalcı eğilimlerine bağlı olarak, felsefenin bilim gibi bilgi üretebilecek bir etkinlik olduğunu var saymıştır; kuşkusuz açık olarak değil, daha çok örtük, bilinçaltı diyebileceğimiz bir biçimde. Belki onun bu genel eğilimi ile burada yer verilen savı arasında, dolaylı yoldan da olsa bir bağ kurulabilir. Her durumda, felsefenin yüceltilmesine de bağlı olan “büyüsü”, ondaki bilinmezlik savı aracılığıyla vurgulanmış olmaktadır diye düşünebiliriz. Ben kendi adıma, geleneksel felsefecilerin önemli bir bölümünün böyle bir yargıya katılabileceğini düşünüyorum. Yazarınız açısından burada bir yandan felsefe etkinliğinde gerçekte bilmenin değil en başta kavramsal çözümleme ve anlambilgisel yorumun önde geldiğini düşünelim; o zaman bu bağlamımızdaki sav, bir bakıma kendiliğinden anlamsız olmaktadır. Öte yandan da bilimde bilme ve bilgi ile bilmemenin birlikte gittiğini; “her şey” bilinse ve bilmeme durumu artık söz konusu olmasa, o zaman da zaten bilim etkinliğinin bir işlevinin kalmayacağını unutmamalıyız. (Bilimsel bilgide doğruluğun kesin olmadığını, zaman içinde değişik düzeylerdeki bilimsel bilginin de yanlışlanma vb. yoluyla değişebildiğini burada anımsamakta yarar olabilir.)
  7. Felsefede yalnız sorular sorulduğu, bunlara yanıt aranmadığı (“soylu etkinlik”); yanıtların ise, en başta temel bilim anlamındaki bilim etkinliğinde verildiği (“ayak işi”). Oysa, herhangi bir etkinlikte, genel olarak da yaşamımızın her yönünde, belirli diyemesek bile az çok bir yanıt beklentisinin olmadığı bir soru sorabilir miyiz? Herhangi bir durumda sorabileceğimiz ya da usumuza gelebilecek en yalın soru olarak “Ne?” anlatımı bile, ilgili bağlamda hiçbir bilgi kırıntısı ve yanıt düşüncesi olmadan sorulamaz sanırım. Yeni bir ortama girince çevremizi incelememiz, usumuzda, çoğu kez açık, bilinçli olarak sorulmamış sorulara yanıt arama çabası değil midir? (Örneğin bir kedi için de durum ilkece başka mıdır?) Felsefe etkinliği için bunun tersi geçerli olsaydı, diyebiliriz ki felsefe metinlerinde soru iminden geçilmezdi. Değişik yaklaşımlardaki felsefeciler, yanıt verme çabası içinde olmadan hangi soruları, nasıl tartışabilirler? Burada tartıştığımız nokta, kuşkusuz bir önceki ile de yakından bağlantılıdır.
  8. Bilimin, özellikle temel bilimlerin zaman içinde felsefeden geliştiği, “çıktığı”. Özellikle geleneksel felsefe çevrelerinde çok yaygın olan bu savın da büyük ölçüde felsefenin yüceltilmesiyle ilgili olduğunu düşünebiliriz. Bu sav, bilim tarihi ve felsefe tarihiyle ilgili olarak, geleneksel felsefedeki bilim karşıtlığı ve “felsefe yücedir” önkabulünün etkisi altında ortaya çıkmış temel bir tarihsel (ve yöntembilgisel) yorum yanlışlığıdır. Bu konuda diyebiliriz ki bilim ve felsefe, evrimlerinin başlangıcında ikili bir küme ya da bir ikili oluşturuyorlardı. Yine denebilir ki Batı Toplumunun yaklaşık son beş yüzyılı içinde ilk önce çağcıl fiziğin ortaya çıkması ile başlayan, bilimlerin evriminin bize en yakın gelişme süreci, zamanımızda toplumbilimin de bir süredir bu ikiliden ayrılması ile bir dönüm noktasına ulaşmıştır. Böylece ana temel bilimlerin kendi kişiliklerini bulmaları, daha açık bir anlatımla onların zaman içinde yöntembilgisel bağımsızlıklarına kavuşmaları, bir bakıma felsefeyi bu küme içinde geride, tek başına bırakmıştır denebilir. Buradaki sav, bilimlerin, felsefecilerin en çok ilgisini çeken kuramlarının, genel olarak kuramsal yönlerinin iki etkinliğin daha başlangıçlarından çok yakın ilişkide oldukları, zaman içinde geriye gittikçe bu ikisini birbirinden ayırmanın genelde olanaksız olduğu gibi bir anlatıma dönüştürülürse, o zaman ondaki tarihsel (ve yöntembilgisel) doğruluk payı çok yükselecektir.
  9. Felsefede bir evrimleşmeden pek söz edilemeyeceği. Evrende ve doğada genelde olduğu gibi insan yaşamı ve etkinlikleriyle ilgili olarak her türlü evrim süreci, bir bütünün öğelerinde zaman içinde yeni eklenmelerin ortaya çıkması, bunun yanında elenmelerin olmasıyla gerçekleşmektedir. O zaman biz bu süreci, en genel çizgileriyle ve çok öz bir anlatımla şöyle özetleyebiliriz: Evrim=Değişme+Süreklilik. İnsan ve her türlü kurumu, bunun yanında onun etkinlikleri, bir yandan süreklilik, bir yandan da değişme içinde olduklarına göre, felsefenin evrimleşmemesi söz konusu olamaz. Felsefe etkinliğinde zaman içinde olup bitenlere biraz yakından bakmak da, bunu bize açık bir biçimde gösterecektir. Buradakiyle ilgili bir başka nokta olarak, örneğin çağımızın felsefesinde çok artmış olan çeşitliliği, çok değişik okulların, akımların bulunuşunu, felsefede evrimsel bir akışa bağlamadan nasıl açıklayabilirsiniz?
  10. Felsefenin tarihiyle özdeşleştirilmesi. Tarihsel süreçlerin de, ilke olarak böyle bir denklemin çerçevesi içinde ele alınabileceğini düşünmek doğru olacaktır. Buna göre, her insan etkinliğinde olduğu gibi felsefenin de tarihsel gelişmesi, süreklilik ne ölçüde önde gelirse gelsin (ki bu da kanımca tartışmaya değer bir noktadır), değişmenin kaçınılmaz olarak kendini gösterdiği bir akıştır. Felsefeyi tarihiyle özdeşleştiren gelenekselciler, bu etkinlikte bugün sorulan soruların başlangıçta ortaya atıldığı; günümüzde (ve değişik çağlarda) ise özdeş soruların başka türlü ya da değişik biçimde de olsa yeniden sorulduğu gibi bir sav ileri sürmektedirler. Bu başlangıç da çoğu kez, Sokrates, Platon ve Aristoteles’in oluşturduğu Atina Okulu’nun ortaya çıkışıdır ve söz konusu büyük “filozofların” genelde temel soruları (zaten) sormuş oldukları ileri sürülür. Buradaki özdeşleştirme, genelde “sistematik” denen, Reichenbach’ın anlatımıyla “sistem kurucu” felsefe aracılığıyla yapılır. O zaman bir yorum olarak, felsefe tarihinde değişimden çok sürekliliğin egemen olduğunu düşünürsünüz. Oysa felsefe tarihine yöntembilgisinin ışığında daha devimsel bir gözle bakmak, bu etkinlikte de değişmenin ne ölçüde önemli olduğunu; kalıcı oldukları varsayılan ve bugün yapay bir biçimde ayakta tutulmaya çalışılan felsefi dizgelerin gerçekte zamanla nasıl çöktüklerini bize gösterecektir. Eski “büyük filozofların” ise, felsefenin eleştirel olarak yönlenebileceği “özel” etkinlikler ve bunların ürünlerinin henüz çok az söz konusu olduğu bir çağda, “genel” sorular sormaktan başka yapacakları bir iş bulunabilir miydi? Bu nokta konusunda son ve bir bakıma bağlayıcı olarak belki şu söylenebilir: Reichenbach’ın belirttiği gibi, “felsefe tarihi felsefe değil, tarihtir.”
  11. Felsefenin, bilimsel bilgiye benzer bir bilgi üretebileceği. Dizge kurucu da olsalar ve kurdukları dizgeler gerçekten çökmüş de olsa, geçmişin ya da felsefe evriminin gerçekten büyük düşünürlerinin hakkını da kuşkusuz vermek durumundayız. Reichenbach’ın da kendi açısından dile getirdiği gibi, felsefelerine genelde ne ölçüde karşı çıkarsak çıkalım, Platon, Descartes ya da Kant gibi ussalcı devrimcilerin de felsefe evrimi içindeki yerlerini, onların çalışma ürünlerini tanımak durumundayız. Burada temel bir sorun, felsefe etkinliğinde üretilenlere ne ad vereceğimizle ilgilidir. Felsefenin, yaklaşım, yöntem, yeni ilgi ve çalışma alanları vb. gibi ne oldukları az ya da çok açıklıkla ortaya konabilecek yönleri bir yana, onun tüm yönlerinin odaklandığı hedef ya da amaç nedir? Bilim etkinliğinde buna koşut olan hedef bilimsel bilgidir. Bilimle ortak amacı dünyanın anlaşılıp açıklanması olan felsefe etkinliğinin son çözümlemedeki amacı da buna benzer biçimde bir bilgi üretmek midir? Reichenbach, bir felsefi bilgiden söz açılmasına karşı çıkmayabileceğini söylüyor. Kendi adıma ben, felsefe etkinliğindeki son ürünü, en başta bilimsel bilgi ile karıştırıldığı için, bilgi olarak adlandırmak eğiliminde değilim; ancak bu neyse, onu adlandırabilmiş de değilim.
  12. Felsefe ile bilimin birbirine “rakip” etkinlikler olarak algılanması. Bir etkinliğin bilgi olarak adlandırılabilecek bir ürün vermesi ya da vermemesi, olumluluk ya da olumsuzluk taşıyan bir durum değildir, olamaz. Oysa gördüğümüz ölçüde gelenekselciler, bu arada bilimsel felsefeyi doğrudan karşılarına alan felsefeciler, bu durumu bir tür “kişisel”, “akımsal” ve “uğraşsal” sorun yapmaktadırlar. Ortak amaçları bir yana, bilim ve felsefe etkinliklerinin içerik ve yöntemleri ayrıdır; son çözümlemede ise onlar, ortak amaçları doğrultusunda birbirlerini bütünlemektedirler diye düşünmeliyiz. Bilim, dünyayı, olup bitenleri anlamakta daha önde, daha doğrudan, felsefe ise cepheden uzak, daha dolaylı işleyen bir etkinliktir. Ancak her durumda bu ikisi, birbirinin rakibi değildir. Böyle bir yargının büyük ölçüde, yine felsefe etkinliğinin (ve bilimin) yöntembilgisel açıdan açıklığa kavuşturulmamış olmasından kaynaklandığını ileri sürmek yerindedir diye düşünebiliriz. Ayrıca, genel bir sorunsallık açısından ele alındığında, her etkinliğin bir sorun çözme işi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır (bkz. 4. nokta). İki değişik etkinliğin sorun kümeleri belki bir ilk bakışta birbirine benzetilebilir. Ancak, özellikle sorunlara çözüm önerme ve üretme söz konusu olduğunda, onların arasındaki temel ayrılıklar kuşkusuz çok daha belirgin olacaktır; çünkü çözüm konusu, alanların kendilerine özgü ya da ayırt edici yöntembilgisel özelliklerini (ve sınırlarını) daha belirgin olarak ortaya çıkaracaktır.
  13. Felsefenin zaman zaman toplum bilimleri kümesinin içine yerleştirilmesi. Bu yargı temelde, geleneksel felsefecilerin ve onlar gibi düşünenlerin, felsefe konusundaki insan-merkezliliklerinden kaynaklanmaktadır kanısındayım; ancak, bu görüşün genel olarak akademik ve aydın çevrelerde de yaygın olduğunu söyleyebiliriz. Bunun, ilgili kurumsal yapılanmalara ve işleyişe, örneğin fakülte ve kitaplık bölümlendirmelerine vb. yansıdığını da görüyoruz. Oysa, temel bilim anlamında bir etkinlik olmayan felsefe, toplum ya da insan bilimlerinin arasında da düşünülemez. Söz konusu varsayım geçerli kabul edilirse, konuları insan olmayan alanların felsefe açısından incelenmelerini, örneğin matematik ya da fizik felsefesini nereye koyacaksınız?
  14. Felsefenin kendisinin, başka akademik alanlar, bu arada temel bilimler yönünden ele alınamayacağı. Gerçekte öyle midir? Konu, görüleceği gibi beşinci noktayla oldukça yakından ilintilidir. Denebilir ki tarih boyunca felsefeciler, kendilerine hep başka insan etkinlikleri üzerine konuşma hakkı tanımışlar; toplum da genelde bu tutumu benimsemiştir. Sanıyorum kolayca görüleceği gibi özellikle mantıkçı empirisizm ve bilimsel felsefe yönünden, temel bir yöntembilgisinin ışığında görüldüğünde bu tutum, ilkece yerindedir. Ancak her insan etkinliği gibi felsefe de başka etkinlikler açısından ele alınabilir. Felsefe tarihi, bilinen, yürütülen bir etkinliktir. Bunun yanında felsefe, örneğin toplumbilim ve ruhbilim açısından incelenebilir; kanımca incelenmelidir de. Bunlardan birincisinde örneğin felsefecilerin toplumsal-sınıfsal konumlarıyla alanlarındaki temel yaklaşımları arasındaki bağlantılar; ikincisinde ise, belki özellikle ruh hekimliği ile birlikte yürütüldüğünde, onların kişilik özellikleriyle bağlı oldukları okullar arasında birtakım nedensel, açıklayıcı ilişkiler ortaya konabilir.
  15. Felsefede eğitiminin “lisans” düzeyinde başlamasının gerekli, hatta kaçınılmaz olduğu. Viyana Çevresi’nin yeni olgucu (“neo-pozitivist”) olarak bilinen düşünürleri, kendi temel yaklaşımlarına uygun olması amacıyla felsefe için bir ‘üst-dil” nitelendirmesini yapmışlardı. Kanımca bir açıdan indirgeyici ve tek yönlü olduğu söylenebilecek böyle bir nitelendirmeye gerçek hakkını verebilmek için gerek onlar gerekse mantıkçı duyusalcılarla bilimsel felsefeciler açısından burada “üst-etkinlik” terimini kullanmak çok daha yerinde olacaktır. O zaman çok öz olarak felsefe, kendisi de içinde olmak üzere belli başlı insan etkinliklerine kavramsal düzeyde bakmak ve yorum getirmek etkinliğidir. Bu durumda bir felsefe öğrencisinin ve genelde felsefecilerin, geleneksel olarak bu etkinliğin kendisiyle başlayan, onunla sürdürülen ve ancak yaşamın sona ermesiyle biten eğitimi eksik ve yanlış olmaktadır. Buna göre, felsefede akademik düzeydeki eğitim ya başka alanlardaki eğitimin bitirilmesinden sonra başlamalı; ya da olacaksa onun kendi “lisans” eğitimi, temel bilim, sağlık uğraşları ve mühendislik vb. uygulamalı alanlar, tarih, sanat dalları, sporlar gibi başka alanların eğitimiyle birlikte yürütülmelidir. Kuşkusuz bu durumda felsefe eğitimi, (belki yüksek “lisansı” da kapsayacak biçimde) 6-8 yıldan önce bitirilemez.
  16. Felsefenin bir uğraş olmadığı, olamayacağı; gerçekte de bunun felsefe için bir “ayıp” oluşturacağı. Oysa özellikle zamanımızda felsefe, biyoetik, belki en başta biyomedikal etik gibi, ahlaki değerler felsefesinin uzantıları olarak görebileceğimiz alanların gelişmesiyle günlük yaşamın içine çok daha ileri bir biçimde girmiştir. Bunun yanında felsefeciler için, kurumlara, şirket vb. kuruluşlara yönelik bir “felsefi danışmanlık” yapma olanağı ortaya çıkmaya başlamıştır. Ayrıca, felsefeciler tarafından ya da felsefecilerin yardımıyla (doğru ya da yanlış biçimde) “kurslar” da verilmektedir. Son çözümlemede, felsefe alanında da öğrenimi, deneyimi, birikimi olanlar neden bunları öteki uğraşlarda olduğu gibi maddi bir kazanım karşılığında başkalarına sunmasınlar? (Burada, felsefe etkinliğinde genelde hep sorulması gereken, “Hangi felsefe?” sorusu gündeme gelecektir; ancak, ne ölçüde temel olursa olsun bu noktayı burada tartışabilecek yerimiz bulunmuyor.)
  17. Felsefe etkinliğinin dünyayı doğrudan diyebileceğimiz bir biçimde değiştirebileceği. Acaba öyle midir? İnsanın doğayla ilişkisini etkileyerek dünyayı değiştirmek teknik, zamanımızda teknoloji aracılığıyla; onun kendisini, toplumu etkileyip böyle bir değişikliği gerçekleştirme işi ise siyasal yaşamla sağlandığına göre, felsefe gibi özünde kavramsal olan bir etkinliğin burada doğrudan bir katkısı olamaz. Ancak felsefeciler, insanların görüşlerini, ahlaki değerlerini, genel olarak değer yargılarını, siyasal eğilimlerini, genelde belki her türlü düşüncelerini etkilemiş ve etkilemekte olduklarından, onların insan yaşamında, insanın dünya ile ilişkisinde dolaylı yoldan gerçekleştirebilecekleri, yerine göre büyük değişiklikler söz konusu olabilir; kuşkusuz özellikle etik, yaşam felsefesi ve siyasal felsefe aracılığıyla. Bunun, tarihte ve çağımızda oldukça çok sayıda örneği vardır.
  18. Felsefecilikle düşünürlüğün özdeşleştirilmesi. İlke olarak, bir sağlık ya da gelişememe sorunu yoksa, içinde bulunduğu somut koşullar da çok olumsuz değilse, her insan düşünür. Belki az sayıda insan, eleştirel, etkili ve etkileyici bir biçimde düşünmektedir. Burada özellikle, birey ya da toplum düzeyinde olsun, insan yaşamı, yaşamın anlamı, insanlararası ilişkiler, insanın geleceği ve ölüm gibi herkesi yakından ya da temelden ilgilendiren konularla ilgili olarak ürün veren öykücüler, ozanlar, romancılar, genel olarak yazın adamları, köşe yazarları, genelde yazarlar ve benzerleri, bu arada felsefeciler bulunmaktadır. Uygun bir anlatım olacaksa, bu karışık kümedeki kişileri toplu olarak “düşünürler” olarak adlandırabiliriz. Bir etkinlik olarak felsefe alanında bunlar, en başta, bu konuların ele alındığı yaşam felsefesinde, bu arada örneğin varoluşçulukta gündeme gelmektedir. Ancak bu belirtilen noktalardan çıkarılabilecek genel sonuç, felsefecilerin ve düşünürlerin yaptıklarının ve kendilerinin, özdeş değil kesişen kümeler oluşturduğu biçiminde olmalıdır. Biraz da belki bu yüzdendir ki, zaman zaman “düşünür” sözcüğünü “felsefeci” anlamında kullanıyoruz (ki buradaki bağlamımızda bunu arada ben de yaptım).
  19. Özgür düşüncenin neredeyse ancak felsefe ile gelişebileceği. Oysa, şu ya da bu biçimde felsefenin bulunduğu tarihsel ve şimdiki birçok toplumsal ortam, belki biraz da felsefe aracılığıyla düşünce özgürlüğünden uzak kalmakta ya da bırakılmaktadır. Felsefenin ilke olarak böyle bir işlevi olabilir; ancak bu, etkinlikteki dayanaksız savların savunulmasına bir gerekçe olarak alınmamalıdır. Ayrıca, 16. noktada dile getirildiği ve ilkece genelde olduğu gibi burada da, “Hangi felsefe?” sorusunu sormak durumundayız. Eleştirel düşüncenin, bilimin, sanatların vb. gelişebildiği özgür bir ortamda felsefe de gelişmekte ve böyle bir ortamın kendisinin gelişmesine katkıda bulunmaktadır; kuşkusuz, söz konusu öteki alanların katkılarıyla birlikte.
  20. Genel olarak felsefe yapmanın neredeyse hiç düşünülmemiş etik ilkeleri, dolayısıyla ortada olmayan “etiği”. Felsefecilerin kendilerine, yerine göre büyük ayrıcalıklar tanımaları gibi bir tutum ve bunun genelde toplumca da kabul görmesi, ahlaki değerler konusunda da kendisini açıkça ortaya koymaktadır. Tüm öteki akademik etkinliklerde kişiler tutum ve davranışlarında ahlaki doğruluk ya da yanlışlık açısından sorgulanırken, bunu da zaman zaman en başta felsefeciler etik alanı aracılığıyla yerine getirirlerken, onları kim ya da hangi ilke yaptıklarından sorumlu tutmaktadır? Daha doğrusu, hangi ahlaki/akademik ilkeye göre onlar böyle bir sorgulanmadan bağışık olagelmişlerdir? Kuşkusuz burada en başta temel yöntembilgisel dayanaklara, gerekçelere göre felsefenin “ne” olduğunu, felsefecinin “neyi, nasıl” yaptığını, yapması gerektiğini anladıktan sonra sorunu genel olarak kavrayabilir, belli özel bağlamlarda da yargılarda bulunabilir, kararlar verebiliriz. Sonuç olarak, felsefe yapmanın bir etiğinin neden bulunmadığını sorgulamak ve böyle bir alanı geliştirmek durumunda değil miyiz? Belki o zaman, örneğin bilimde ve gerekli koşulu bilim olan (sağlık uğraşları vb.) alanlarda olduğu gibi, felsefede de şarlatanlığın da söz konusu olabileceği gün ışığına çıkacaktır.

‘Anti-Felsefe’ kavramı Yukarda kısaca belirtilen noktalarda, yazarınız açısından yapılmış yanlışlar, bunların arasında örneğin birtakım tutarsızlıklar, çelişkiler ya da temellendirilememiş konular olamaz mı? Bir bilimsel felsefeci açısından kendi etkinliği için de geçerli olmak üzere her türlü doğruluk, bu arada (varsa) “ felsefi doğruluk”, geleneksel felsefedekinin tersine kesinliğe değil olasılığa dayanmaktadır; dolayısıyla ondan böyle bir soruya “kuşkusuz olabilir”den başka bir yanıt vermesi beklenemz. Bilimsel felsefe ile onun içinden çıktığı mantıkçı duyusalcılık (yeni “empirisizm”), onun da gerisinde bulunan yeni olguculuk, felsefenin de (bilim gibi) yanlışlar, yaklaşıklıklar ve düzeltmelerle yürümesi gereken bir etkinlik olduğunun, felsefe evrimi içinde ilk kez açık ve dizgeli (“sistemli”) bir biçimde dile getirildiği akımlardır. Ancak burada, felsefenin yöntembilgisiyle ilgili olarak ya da ondan yola çıkarak ortaya konan yukardaki eleştirilerin “felsefi” bir eleştirisini yapmayı da, en en başta gelenekselcilere bırakıyorum; kuşkusuz aralarından bu işe aday çıkanlar olursa. Bu tür eleştiriler, yazarınızın felsefeye yönelik temel yanılgılar konusundaki düşünce ve saptamalarının değişik yönlerden evrimleşmesine katkıda bulunabilecektir diye düşünüyorum. Burada en sonda bu konuyu, felsefe alanında geliştirmeye çalıştığım “Anti-Felsefe” kavramına bağlamak istiyorum. Okuyucular, yukarıda ileri sürdüğüm düşüncelere katılmak durumunda değillerdir kuşkusuz. Ancak her durumda onlar, bu düşünceleri ortaya koyan bir kişinin anti-felsefeci oluşunu doğal bulacaklar, anlayışla karşılayacaklardır diye düşünüyorum.

Hava Durumu
Anlık
Yarın
6° 1°
Saat