Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam41
Toplam Ziyaret393889

Bilim ve Türkiye Yine Aynı Sapakta

DOĞAN KUBAN

Halkının %90’ı köylü ve okumamış olan Osmanlı İmparatorluğu bilim ve teknolojideki geriliği nedeniyle önce yarı sömürge durumuna düşmüş, sonra da yok olmuştur. Tarih basit bir teknolojik üstünlüğün zafer yollarını açtığına yüzlerce kez tanıklık eder. Tekerlek, üzengi, ok, tüfek, top, atom bombası... Bunlar tarihin seyrini değiştiren teknolojik bulgulardır.

Yeni yayımlanmış bir bilim tarihi kitabı aldım. Antik Yunan ve Hellenistik Çağ dışında, Ortaçağda bir iki Avrupalı, bir iki Çinli, yedi tane de Müslüman temsilci var. Müslümanların hepsi, Türklerin İslama egemen olmasından önce: El Harezmi (9. yüzyıl), Abu Kamil (9-10 yüzyıl), İbni Sina (10-11. yüzyıl), El Biruni (10-11. yüzyıl), İbni Heysem (10-11. yüzyıl), Hayyam (12. yüzyıl), El İdrisi (12. yüzyıl).

Avrupa ortaçağında bunlar kadar önemli ve etkili olan bilim adamı yetişmemiş. Bu Müslümanların hiçbiri din adamı değil. Tıp ve matematik alanında yetişmiş polimatlar. En ünlüsü de Kitap el-Tıb’ı 16. yüzyılda 22 kez basılmış olan Buhara’lı İbn-i Sina.

Kökenleri ne kadar eskiye gitse de, bilim tarihinin, genel bir tablo olarak bakılırsa, Mısır ve Mezopotamya’nın ilk katkılarından sonra Yunan kökenli olduğu söylenebilir. Çinlilerin 16. yüzyıla kadar uzanan bilimsel buluşları var. İslam kültürünün ortaçağdaki bilimsel gelişmesi Helenistik yapıtların çevirisi üzerine oturuyor. Rönesans’ta başlayan, fakat büyük patlamasını 17. yüzyıldan sonra yapan bilimsel ve teknolojik üstünlük Avrupa’yı dünyaya egemen kılmıştır.

Çağdaş bilimin yaratıcısı olarak adı sayılan 414 kişi içinde herhangi bir Türk yok. 14 Çinli ve Japon var. En yenisi 12. yüzyıldan 7 de Müslüman var.

Ağırlık merkezi 18. ve 19. yüzyıl Avrupası’yken 20. yüzyılda Amerika’ya atlayan çağdaş bilim doğayı irdeleyen bir gözlem, deney, araştırma ve düşünce etkinliği olarak Batı uygarlığının temel özelliğidir. 21. yüzyıl yeni yazılıyor. Çağdaş bilim ve ona bağlı bütün teknolojik gelişmelerde ne Müslüman ne de Türk var. Bundan böyle Osmanlı’nın çağdaş dünyanın kurulmasında bir katkısı olduğunu kanıtlayacak yeni bulgular ortaya çıkmayacaktır. Öyle olsaydı, bizden önce Avrupa bilim tarihinin malı olacaktı.

Bütün tarih boyunca olduğu gibi, günümüzde de özgürlüğün ve politik egemenliğin bilimsel ve teknolojik örgütlenmeye ve yaratmaya dayanması bir değişmez olgudur. Nüfusu yüzyılın ortasında olasılıkla 85 milyonu bulacak bir Türkiye’nin bilimsel üretimi ve teknolojik düzeyi, ülkenin bağımsızlığını sürdürebilmesi ve halkını çağdaş dünya standartlarında yaşatabilmesi için yeterli olacak mı? Türkiye’nin bundan daha önemli bir sorunu yoktur. Temel politik söylem halkı bu bağlamda aydınlatmak üzere geliştirilmiş ayrıntılı bir programdan ibarettir. Gerçi Türk toplumu havanda su döven politik söylemlerin yüzeyselliğine kurban olabilir. Yine de en zor koşullarda bile Türkiye’nin Filistin, Sudan, Yemen, Afganistan türünden zavallı durumlara düşmeyeceğine inanabiliriz. Ne var ki bütün İslam dünyasını üçüncü sınıf toplumlar düzeyine indirgeyen ilkel cehaletin direnci bu koşulları sürdürmeye çalışan emperyalistlerin işine geliyor. (Bilimsel ve teknolojik düzeye göre yapılacak bir sınıflandırmada 1. Avrupa ve Amerika 2. Uzakdoğu ve Güney Amerika 3. İslam ve Afrika )

Küreselleşmiş dünyada, geçmişimizi, içi boş bir övgü olmaktan çıkarmak için, bilimsel kültüre katkılarımızı diğer toplumların performanslarıyla karşılaştırarak tanımlamak gerekir. Bu bağlamda bilim ve teknolojide yaya kaldığımızı biliyoruz. Felsefe tarihinde dünyanın sahiplendiği bir Türk filozofu yok. Bir Firdevsimiz, Ömer Hayyamımız, Mevlanamız da yok. Ev sahipliği etmiş olsak ve sahip çıksak da Mevlana dünya için Türk şairi olmuyor. Kaldı ki Shakespeare’i okuyan İngiliz çok ama Mevlana’yı okuyan bir üniversite öğrencisi hiç duymadım. Dünyanın adını bildiği ve antolojilere geçirdiği tek Türk yazarı Nâzım Hikmet’tir. 21. yüzyılda da Nobel’i alan bir yazarımız oldu.

Türkler İslam’ın kılıcı olarak onca yüzyıl Hıristiyanlara karşı İslamı savunurken ne düşüncede, ne bilimde, ne edebiyatta hatta ne de İslami bilimlerde İslam ve dünya tarihine geçen katkılarda bulunmamışlar. Bu hepimiz için yanıtlandırılması gereken bir köktenci sorudur. Kendimizden başka hiç kimse Türklerin İslam uygarlığına yaptıkları katkıları dağlara çıkarmıyor. İmparatorluğun son dönemine ilişkin yerli ve yabancı gezginlerin ve tarihçilerin kitapları ve yayımladıkları istatistikler, hatta benim gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında Anadolu’da yaşamış olanlar Osmanlı’nın geri kalmışlığının boyutlarını biliyorlar ve yazıyorlar. İmparatorluk Avrupa’dan edindiği savaş araçları dışında, ortaçağdan kalma bir bilimsel ve teknolojik yapıyla 700 yıl yaşamış. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin verdiği ivme ile çağdaş bilimsel düşünce ve sanayi üretimini örgütlerken, yani çağdaşı yakalamaya çalışırken yeniden emperyalizmin kucağına düşmüşüz. Avrupa ve Amerika hükümetleri bankalarını kurtarırken kendi vatandaşlarına bile acımadılar. İrlandalı yazar David Mc Williams Courrier International’in ‘La planete des robots’ adlı özel sayısında (12-19 Mayıs 2010) Yunanistan’a verilecek 1.3 milyar Avro’nun Yunanlılara değil, Yunanistan’a borç veren bankalara ödeneceğinin altını çiziyordu. Kapitalistler insanlara bir Amerikan bankası kadar acımadı. Hele Müslümanlara hiç. Eğer yarışta Doğu Asya olmasa, bugünkü Batı kapitalizmi bize karşı daha acımasız olabilirdi. Doğu Asya’nın varlığının kendi yaşamımda önce Japon sonra Çin ve Kore mallarının dünya pazarlarını doldurduğunu gördüğüm çeyrek yüzyıllık deneylerle biliyorum. Yukarıda sözünü ettiğim Bilim tarihi kitabı Çin’de basılmış. Son kitabımı İngiltere’de yayımlayan yayınevi baskısını Çin’de yaptırdı. Birtakım budalalar bugün İslam dünyasının haline bakıp bunu anlamıyorlarsa, İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki sömürünün de niteliğini anlamamışlardır. Hâlâ ortaçağda yaşamakta devam ediyor da olabilirler.

Bundan önceki yüzyılın egemenlik ya da bağımsızlık parametreleri değişmedi.

Sorun geri kalmışlık ve sömürülme çerçevesinde (ve tehdidi altında) ‘çağdaşı yakalamak’tır. Başka bir deyişle bilimsel üretim, ona bağlı teknolojiler ve onların yönlendireceği sanayinin örgütlenmesi ve çağdaş standartları yakalaması çağdaşlaşmanın kendisidir. Bilimsel düşüncenin yeterince örgütlenememesi, başka bir deyişle, toplumun geleceğini yönlendiren kararlara etkili olamaması ve bunun sonucu olarak, iktidar kavgasının, asıl amacı olan sanayileşmeden saptırılarak yaşamsal gerçeklerin dışlanması ekonomik ve ona bağlı siyasal bağımsızlığın sonunu getirebilir. Bu senaryoyu Batılı sömürgeciler ve onların yardakçıları utanmazca ve açıktan destekliyor.

Türkiye bilimsel çalışmalarda, bilim adamı yetiştirmekte, araştırmada, bilimsel kurumlaşmada, üniversite ile sanayi arasındaki bağlantıları kurmakta gecikiyor. Bu Osmanlı’nın yaptığı hatayı yinelemektir. Bunu görmemek için ya aptal ya da kötü niyetli olmak gerekir. Toplumun politik söyleminin çekirdeği bilim ve sanayinin çağdaş standartları yakalaması konusu olmak zorundadır. Her gün çığ gibi büyüyen bir araştırma ve ürün geliştirme seli içinde yaşayan dünyada gençleri bilimsel düşünce ile donandırmak ve onları yaratıcı teknisyenler olarak yetiştirmekten daha önemli bir ülke sorunu olamaz. Bu ulus yaşamını sürdürülebilir yapmanın da temelidir. Üniversite hocalarının maaşlı memur, uzmanlığı da damgalı diploma olarak gören bir cehalet çağından geçiyoruz. Avrupa üniversitelerinin ortaçağdan kalma papaz üniformalarını da giyseler çocuklarımız uzmanlık değil, sadece bir diploma sahibi oluyor. Olumsuz koşullara rağmen, bilim adamı olmanın hakkını veren gerçekten fedakâr ve bilinçli ve üretken hocalarımızın varlığını biliyorum. Fakat bu genellenecek bir durum değil. Öğretim yozlaşmasını dile getirecek kadar bilinçli ve cesur bir tutuma gerek var.

Bilim Teknik 3.09.2010 


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat