Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam54
Toplam Ziyaret393902

Vakıf Üniversiteleri, Üniversitelerimiz...

Prof. Dr. Orhan ŞAHİNLER Mimar Sinan Üniversitesi

YÖK'ün ilk girişimlerinden biri, yükseköğretimde kapasite arttırımıydı. Yer (mekân), yetişmiş öğretim elemanı dengesi önemsenmeden var olan yükseköğretim kurumlarına ikiye katlanarak öğrenci alındı. Daha sonraları kapasite arttırımı Anadolu kentlerinde aceleci yasalarla devlet üniversitelerinin(!) açılmasıyla devam etti. YÖK eksikli, yetersiz, gerekli standartlardan yoksun olacağı bilinen yeni devlet üniversitelerinin kuruluş yasalarına başlangıçta direnir göründü. Vakıf üniversitelerinin açılışlarını ise, siyasal iktidarlarla birlikte benimsedi. Gelişmeler, siyasiler ve yüksek bürokrasiyi harekete geçirmesini iyi bilen ilk YÖK Başkanı Sayın Doğramacı tarafından açıklanan, 'yükseköğretimde nitelik (kalite) değil, nicelik (sayısallık) önceliklidir' ilkesine uygundu. Üniversitelere giremeyen, geleceği belirsiz milyonlarca gencin sorunları hiç kuşkusuz önemliydi. Beş-altı milyon seçmenin sorununa siyasiler ilgisiz kalamazdı doğal olarak. Siyasi çıkarlarını hesaplayan partiler ve çözüm bekleyen ebeveynler için YÖK'ün ilke kararı bir umuttu, geçerli gerekçeyi oluşturuyordu!..

'Üstyapı' kurumları üniversitelerin kuruluşlarında önkoşullar (yer alacağı yörenin gelişmişlik düzeyi, gerekli mekânların varlığı, teknik, teknolojik donanımlar, kurumun beyni durumunda olan kitaplığın yeterliliği, yetişmiş sayıda nitelikli kadrolar vb.) ebeveynleri ve siyasileri pek fazla ilgilendirmiyordu. Önemli olan, seçmenlere 'siyasi borcun!' ödenmesi, merkezi sınavda başarısız, geleceği belirsiz çocuklarının astronomik maliyetlerle dış ülkelere gönderilmesinden ebeveynlerin kurtulmalarıydı. Bu milyonlarca dolarlık verimli alana -o alanda her şey dolarla ölçülüyor- büyük sermaye, varlıklı alileler, kulüpler, dernekler, örtülü tarikatlar vakıflaşma adı altında girdiler. Çoraklaştırılmak istenen devlet üniversitelerini kazanamayan gençleri yüksek bedeller karşılığı bünyelerine alabileceklerini hesapladılar, planladılar ve yaşama geçirdiler. Kısa sürede ''vakıf üniversiteleri'' nin kuruluşunda özel girişimin şaşılası enerjisi, harika becerileri sergiledi. 1970'lerin Anayasa Mahkemesi'nce kapatılan ağır kusurlu özel yüksekokulları, yükseköğretimin geçmişteki olumsuzluk simgeleri (önemli bir kısmı için) tekrar ediliyordu! Devlet üniversitelerinden derlenen hazır elemanlarla, bulunabilen her türlü mevcut binalara adeta sığınılarak devletin maddi desteğiyle, 'özel yüksek eğitim kurumları' oluşturuldu. Gençlere pahalı da olsa eğitim fırsatının sağlanışı, siyasilerce kutsandı. YÖK'ün hiçbir itirazının olmadığı görüldü. Vakıf üniversitelerinin, klasik anlamda demokratik, özgür, özerk olmak ve öğrencilerine düşünme sistematiği vermek, özellikle araştırmak, sorgulamak, bilgi üretmek ve bu kavramların mekânı olmak gibi hedefleri -belki pek azı dışında- yoktu. Hevesleri, özlemleri de söz konusu değildi. Yaşamın, piyasanın günlük insan gereksinmelerine yanıt vermekti niyet. Bir diğer fantastik iddiaya göre de (örtülü amaçları yoksa özel girişimin mantığına da aykırı olarak!), kâr gözetmeksizin(!) ülke yükseköğretimine katkıda bulunmak için sahnnedeydiler!

Üniversiteler ülke uygarlığını hazırlayan ve gelişmeyi sürekli kılan temel kurumlardandı. Genelde eğitim, özelde yükseköğrenim kamuya karşı sorumluluktu. Giderlere öğrenciler katılmalı fakat eğitim hizmeti tümüyle satın alınmamalıydı. Kamudan toplanan vergiler tekrar insana fırsat eşitliği temelinde dönmeliydi. Kişi başına yıllık geliri 4000 doların altında olan ülkemizde ailenin bir ferdinin eğitiminin (en az) 5000-8500 Amerikan Doları'na satın alınması, eşitlik ilkesine açıkça aykırıydı (1). Burslar gibi ayrıntılarla teselli olanaksızdır. Ayrıca deniliyordu ki; çocuğunu vakıf üniversitelerinde hiçbir zaman okutamayacak ebeveynlerin verdikleri vergilerin bir kısmı ile, dolaylı, iradeleri dışı, devlet aracılığıyla bu kurumları desteklemeleri haksızdı ve bir çelişkiydi. Devletten beklenen, devlet tarafından ihmal edilen kamu hizmetlerinin zaten sınırlı kaynaktan yoksun bırakılmasıydı, savurganca harcanmasıydı.

Üniversitelerin demokratik, dinamik, katılımcı, öncü, toplumlarını ve kendi kendilerini sürekli sorgulayan, çözüm üreten kurum olmaları bir süredir ülkemizde kesintiye uğramış da olsa, olmazsa olmaz evrensel özellikleridir. Ayrıca bu özellikler öğrencilerin yasal baskı grubu oluşturmalarıyla etkinlik, işlerlik kazanabilir. Yürürlükteki yükseköğretim yasasının otoriter özüne karşın bazı iyi niyetli yöneticiler, öğrenci örgütlenmesini, kurum içi demokratikleşmeyi, kamuoyu oluşumunu, düşünce üretme ve de tepki verme mekanizmalarının işlerliğini sağlamak isteseler de, sistem izin vermemiştir. Yani on sekiz yıldır tek özgür ve özerk olan yöneticiler demokratikleşmeyi sürekli ertelemişlerdir. Durum yadsınamaz şekilde böyle iken, yüksek ücretlerin ödendiği daha da 'ılımlı' olmaları doğal olarak beklenen vakıf üniversitesi öğretim elemanları ve öğrencileri için hiçbir umut yok gibidir. Vakıf yönetimleri, ''Dilediğiniz kadar özgürsünüz. Sonuçlarına katlanacağınız her tür istemde, hatta eylemde bulunabilirsiniz'' diyeceklerdir kuşkusuz. Ancak bu çok pahalı bir özgürlük. Kaybedilen zamanın dolarla geri ödeneceği bir özgürlük!

YÖK döneminde kurumsal hiyerarşinin yitirilişinin yarattığı sakıncalar da ciddi idi. Eksikli tüm yükseköğretim kurumlarının uluslararası en üst düzey statü olan ''üniversite'' olarak tanımlanması hatalıydı. Zamanla nice çaba, çilelerle, seçkin kodralarla o olgunluğa erişilmesi gerekirken, yasa ile bir çırpıda kavuşma yanlıştı. Özellikle, ticari çekim değeri gözetilen 'vakıf üniversitesi' tanımıyla kamuoyu yanıltılmaktaydı. Bu 'yanlış' kabul edilemezdi.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş aşamasında Milli Eğitime getirilen kurumsal hiyerarşik şema; üniversiteler, akademi, yüksekokullar, teknik yüksekokullar, klasik ve teknik liseler dizisinin doğruluğu şimdi dahi geçerli. Atatürk'ün 1933 Yükseköğretim Reformu (hatta devrimi) cumhuriyetimizin adına ne kadar kıvanç verici. 1946 üniversite yasası hâlâ göz kamaştırıcı. 2547 ile yapılan yanlışlar karşısında o günlerin tutarlılıkları bir hayli şaşırtıcı. Yürürlükteki 'Yüksek Öğretim Yasası' nın neden olduğu kayıplar ise, sınırsız. Ortaöğretimden gelen farklı yetişmişlik düzeyleri ve farklı yetenekleri olan gençleri ülke gereksinimi gözetilerek yönlendiren eski sistemin askeri yönetim ve daha sonraki siyasi yönetimler(!) tarafından sistemsizleştirilmesi, Milli Eğitim politikalarında 'sistemsizliğin' 'sistem' oluşu ne kadar da hazin.

Eşgüdüm sorumluluğunu taşıyan, YÖK'ün karşılaştığı güçlükler de çok ciddi aslında. Devlet üniversitelerinin (ve vakıf üniversitelerinin) niteliklerinde (özellikle iyi yetişmiş kadrolar bakımından, mekânsal olanaklar açısından) büyük farklılıklar söz konusu. Nedense gerçekte var olan bu kurumsal kademeler açıklanmıyor. Yeni, doğru, adil kurumsal hiyerarşik şema getirilemiyor. Gelişmiş üniversiteler-gelişmekte olanlar-az gelişmişler-gelişmemiş kurumlar dizisi tanımlanamıyor. Bu konuya dokunulamıyor. Eski klasik üniversitelerde, demokratikleşme, özgürlük, özerklik için yaygın ısrarlı istemler üzerlerindeki ölü toprağına karşın, yürekli canlı. Sık sık çıkarılan af yasaları karşısında YÖK çaresiz. Akademik unvanlarda bozulan piramit, unvan enflasyonu anarşisi çözümlenemiyor. Var olan çok ciddi bilimsel seviye farklılıkları, özlük haklarındaki haksız eşitlikler aşılamıyor. Kurumlaşmanın gereği olan 'genel denetim', 'özdenetim', 'bilimsel denetim' söz konusu bile değil. Eğitim kalitesinde durdurulamayan düşüş, hatta çöküş, yetersiz bütçe ve diğer sorunlar çok ciddi.

İşte bütün bu olumsuzluklar varken, vakıf üniversitelerinin piyasanın düzenleyiciliğine devredilişinin getirdiği rahatlık neden YÖK tarafından benimsenmesin? Paralı pahalı eğitimin ülkemizdeki simgeleri vakıf üniversitelerinin; liberal ekonomik-politik sistemin, yani Yeni Dünya Düzeni'nin rekabet, çeşitlilik, çok seçeneklilik istemlerine yatkın, yetenekli insan gücünü yetiştirme hedeflerini neden desteklemesin ki? Ancak finans, uluslararası ticaret, uluslararası rekabet içinde olan sanayi kesimi (yani yeni oluşan etkin Türk burjuvazisi) yüksek düzeyde yetişmiş eleman istiyor. Bunu bilinçle, ısrarla istiyor ve bekliyor. Vakıf üniversiteleri (genelde yükseköğrenim) bu nitelikleri sağlayabilecek mi? İşte bu çok kuşkulu! Yoksa diplomalı işsizler kütlesine yoğun yığınsal katılmalar mı hazırlanıyor sadece!? Öte yandan, yükseköğrenim, bir ülkenin en önemli uygarlık göstergelerinden, siyasal, sosyal, kültürel yarınlarını hazırlayan etkin ve belirleyici kurumlarından. Acaba ne zaman ülkemiz yükseköğrenimin yaşamsal sorunlarını ciddiye alacak? Siyasal iradenin ilgisi bu sorunlu alana çekilebilecek mi? Yoksa tek umut, diğer konularda olduğu gibi, bir gün (o gün de ne kadar uzak ve belirsiz) yükseköğrenimin evrensel normlarının Avrupa Birliği tarafından dayatılması mı?..

 

(1) Vakıf üniversitelerinde devlet katkısı dışında yılda ortalama 5000-8500 Amerikan Doları ödenirken, devlet üniversitelerinde bir öğrencinin ailesine maliyeti, devlet katkısı dışında, ortalama 150 Amerikan Doları.

Cumhuriyet 18 Aralık 1999


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat