Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam56
Toplam Ziyaret393904

Kuran Kurslarının Sakıncaları!..

MUHAMMED DAFİ

Laik temel eğitime yönelen ve bir süre geri çekilir gibi davranan gerilikçi devinimler, yeniden atakta. Kuran kurslarını bayraklaştırarak hem ön almak, hem zaman kazanmak amacında. Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin önemli bir birimi olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nı da yanlarına alan yeminli yeminsiz anayasa koruyucuları (!), sonunda sekiz yıllık kesintisiz temel eğitim yasasını delmeyi başardılar. İlköğretimde 5. sınıfı bitiren çocukların Kuran kurslarına alınmasını yasalaştırdılar.

Şimdi ne olacak? Olacağı şu: Gene havanda sular dövülecek, yazılıp çizilecek. Gene açık kapalı oturumlar, tartışmalar düzenlenecek. Kuran kurslarının laik devlet ilkelerine aykırılığı uzun uzun tartışılıp konuşulacak. Fakat gene Arabın yalelisi ötecek, gene kervanı yürüyecek... Ta ki, bir 28 Şubat olana dek. Dikkat edilirse, Kuran kursları da dahil, dinsel eğitim öğretime hep laik devlet düzeni, yani siyasal açıdan yaklaşıldı. Olayın bilimsel yanı, eğitbilimsel yönüne, çocuğa/insana görelik yanına bakılmadı. Bilgitaylarımız (üniversite), özellikle de bu kurumların inbilim, toplumbilim ve eğitimbilim dallarında kendilerini uzman sayan birimleri; birimler içinde görevli insan sağlığı, ten ve tin sağlığı, çocuk ve gençlik tinbilimi, eğitbilim toplumbilimi ve eğitbilim felsefesi, bilim felsefesi, yöntembilim (metodoloji) ve öğretim yöntemleri gibi dallarda kendilerini uzmanlaşmış sayanlardan tıs çıkmadı. Onlardan tıs çıkmadığı gibi, öğretmen dernek ve sendikalarından da, öğretmenlere yönelik yayın organlarından da, bu konuda dişe dokunur bilimsel bir tepki gelmedi. Onlar da dinsel eğitime genellikle düzen, yani siyasal açıdan yaklaştılar, siyasal açıdan olmazlığını savunmaya çalıştılar. Milli Eğitim Bakanlığı'nın Din Öğretimi Genel Müdürlüğü, ilk ve ortaöğretim kurumlarının rehber öğretmenleri, ilk ve ortaöğretim müfettişleri ne güne durur, ne yaparlar acaba!..

Ya o, çocuk tinbiliminde J. Piaget' yi, Jung' u, Binet'yi, Simon' u dillerinden, ellerinden düşürmeyen pedagoklarımızın dillerini kedi mi yedi? Kuran kursları, sekiz on yaşında, henüz büyümesini, bedensel ve tinsel gelişimini tamamlamamış çocuklar için bir dayatma, bir zorlamadır... Diyemezler mi bunun bilimsel açıdan olmazlığını, gerekçeleriyle sergileyemezler mi?..

Bilindiği gibi, sekiz on yaşlarındaki çocuklara dayatılan Arap yazılı-Arapça Kuran öğretimi, ezberletici bir yöntemle verilmektedir.

Oysa bu yaşlardaki çocuklar, bedensel ve tinsel yönden olduğu gibi, dilsel ve anlaksal yönden de oluşma ve gelişme dönemine henüz adım atmış durumdadırlar.

Onlar ancak, anadili dağarcıklarının kapsamı içinde görüp gözleyebildiklerini, deneyebildiklerini alımlayabilecek, kavrayabilecek durumdadırlar. Gözlem ve deneylerinden birtakım çıkarımlar üretme, mantıksal dengeleme ve eytişimsel yargı oluşturma aşamasına gelmemiş bu çocuklara dayatılan, ezbere dayalı inaksal öğretim baskısı, onların bedensel ve anlaksal gelişmelerini doğal yörüngesinden saptırmakla kalmaz, körletir (dumura uğratır), bastırır. Neden derseniz, Kuran öğreticisinin daha baştan ''Bu Tanrı sözüdür. Bunlar tartışılmaz, yok sayılmaz ve varlığından kuşkulanılmaz...'' yollu uyarıları, çocuğu ilk anda aşılmaz bir duvarla karşı karşıya getirecektir. Oysa sekiz on yaşındaki çocuk, yaşı ve tinsel yapısı gereği, sınırsız bir kuşku çağını yaşamaktadır.

Evinde, sokakta ve okulunda yaşadığı insansal ilişkiler, görüp gözlediği doğa varlıkları ve onların kendi aralarında oluşturdukları olaylar; ozanın dediği gibi ''Tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç...'' onun sorma, soruşturma kapsamındadır. O yaşta çocuk bir enerji yumağıdır. Uyanmaya başlayan uslamlama yeteneği, gözlem gücü, algıları ve bunların uyandırdığı sorgular arasında gider gelir. Onu bu doğal yaşantısından koparmayı öğütleyen ne bir Tanrı buyruğu gösterilebilir, ne de insansal bir yasa. Tanrı bile peygamberlerini, inanç öğütçülerini çocuk ve sabilerden değil, yetişkin ve erginlerden seçmiştir. Kuran'da Tanrı hep erginlere seslenmiştir.

Çocuklardan söz edilen yerlerde ise, inanç üzerine değil, çocukların beslenmesi, sağlıklı tutulması ve öldürülmemesi üzerinedir. Kuran kurslarında uyguladıkları ezberciliği din öğretimi sananlar, yanlış yorumladıkları ''demir tavında dövülür'' atasözünün ardına sığınarak, çocuğu, henüz uslamlama ve ussal karar verebilme çağına gelmeden yakalayıp beynini uyuşturmak istiyorlar. Aslında çocuğa din öğretilmiyor, yönlendiriliyor. O yaşta çocuk, Kuran'ın yüzüne bakarak, bilmediği, sesletemediği bir Arap yazısının kargacık burgacık yazılışını göz belleğine, Kuran öğreticisinin o yazı biçimlerine yüklediği sesleri de ses belleğine alıyor o kadar. İnsanların inanç nesnelerini, inançlarını kullanarak işi bu kerteye getirenler, ne öğrenim çağı çocuk özelliklerini, ne öğretim kural ve yöntemlerini biliyorlar, ne dinler tarihinden, din toplumbilimi, din-tin sağlığı ve din felsefesinden haberleri var. ''Müslümanlık akıl dinidir'' sözünü dillerinden düşürmedikleri halde, uygulamada hep sabilere, beden ve tin gelişimlerini tamamlamış olanlara, özellikle de eğitimsizlere, laik eğitim dizgesinden nasibini almamış, alamamış olanlara yöneliyorlar.

Amaçları dini öğretmek, insanlara sağlıklı inancın yolunu açmak değil, onlara bilmedikleri bir dili ve yazıyı dayatarak, beyinlerini uyuşturmak. Böylece insanları, çocukluklarından itibaren beyin felcine uğratmak, sağlıklı düşünemez, olup bitenler karşısında neden-sonuç ilişkisi kuramaz duruma getirmek.

Eğitim öğretim üzerine düşünenler, eğitim bilimcileri, inbilimciler şu sonuca varmışlardır ki, insanların anadiliyle yapılmayan öğretim ne kalıcı olur, ne de öğretilenler hakkında sağlıklı bir bilinç oluşturur. Fussılet suresinin 44. ayetinde Tanrı da aynı şeyi söyleyerek Arap toplumunu uyarıyor: ''Biz bu Kuran'ı Arapça'dan başka bir dille ortaya koysaydık, her bir sözcüğünü ayrı ayrı açıklamamız gerekmez miydi. Bir Arab'a anadilinden başka bir dille seslenilir mi?..'' diyor. Tanrı bu uyarısını, yani öğretilen din bile olsa, insanlara anadilleriyle öğretilmesi gerektiğini, başka ayetlerde örneğini Al-i İmran 'ın 138., İbrahim' in 4., Meryem' in 97., Şu'ara suresinin 198. ve 199. ayetlerinde de yineliyor ve Kuran'ı Arapların anlaması için Arapça olarak düzenledik, diyor.

Ama Kuran'ın hiçbir yerinde, Arap olmayan Müslümanlar da bu kitabı Arap diliyle okuyup öğrenecekler, böyle yapmazlarsa Kuran okuyor, Kuran öğreniyor sayılmazlar demiyor. Kaldı ki, İslamın en yetkin yorumcularından sayılan Hanefiliğin kurucusu Ebu Hanefi de aynı görüştedir.

Kuran'ın Tanrı buyruğu olduğunu, Tanrı'nın da bütün insanların Tanrısı olduğunu söyleyen Hanefi, Şu'ara suresinin 196. ve izleyen ayetleriyle Al-a suresinin 8. ayetlerini yorumlayarak ''Sure ve ayetlerin, aynı anlamı karşılayan herhangi bir dilde okunup öğrenilmesinde hiçbir sakınca bulunmamaktadır.'' (1) diyor.

Luther, ''Tanrı o denli ulu ve bilicidir ki, yeryüzünde kuşdili dahil her dili bilir ve duyar'' sözleriyle yola çıkmış ve Hıristiyan ortaçağının sonunu getirmişti. Neden biz aynı uyarılarla, laik Türkiye Cumhuriyeti'nin üzerine çökmekte olan İslam ortaçağının karanlığını delmekten korkuyoruz ki?!

 

(1) Bkz. Hikmet Bayur, Kuran Dili Üzerine Bir İnceleme, Tarih Belleteni, sayı 22, s. 88-, s. 601.

Cumhuriyet 24 Ekim 1999


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat