Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam30
Toplam Ziyaret393322

Küreselleşmenin Türk Milli Eğitimi'ne Etkileri

Kemal OCAK M. Eğitim Bakanlığı Müfettişi

Anımsayalım: 1999-2000 öğretim yılı sessizce açıldı. İçinden on beş milyon öğrenci, beş yüz bin öğretmen, yirmi milyona yakın veli çıktı. Doğrusu hızla artan nüfus ve yanlış eğitim politikaları nedeniyle de eğitim ve öğretimin sorunları büyüdü, hizmetten çok eziyet verir duruma geldi. Giderek bu okulların bir bölümünde vatan kurtarıcımız, devlet kurucumuz, Cumhuriyetimizin yaratıcısı Gazi Mustafa Kemal Atatürk' e, ulusal değerlere ve kurumlara dil uzatan sapkın öğretmenler ve öğrenciler türedi. İşte bu bozulmanın ve soysuzlaşmanın bir nedeni ''küreselleşme, yeni dünya düzeni'' kavramlarının değişik bir şekilde Türk Milli Eğitimi'ne yansımasıydı. Bu yansıma ulusal kültürü, ulusal dili, ulusal duygu ve ulusal düşünceyi etkilemişti. Oysa bu ''yeni dünya düzeni'' hiç de yeni bir olgu değildi. Batı 19. yy'da sanayi devrimine geçince kendine hammadde kaynakları sağlayacak ''sömürge devletler yaratmıştı''. Batı'daki bu yeni yapılanmanın etkileri imparatorluğun Hazine Dairesi'ne değin gelmiş, kapitülasyonlar ve Düyunu Umumiyeler devletin belini bükmüştü. Koca imparatorluk çöküş sürecinde Galata bankerlerinden ve azınlıklardan borç para dilenir duruma gelmişti. Ancak genç ve yeni Türkiye Cumhuriyeti kapitülasyonları ''Lozan'' da kapı dışarı etmişti. Ne var ki bunun bir başka biçimi olan küreselleşme zaman içinde ülkemizde yükselen değerler arasına girmişti. Üstelik keskin savunucular da bulmuş ve Ankara'nın göbeğine bağdaş kurup oturmuştu. Gerçek şu ki dünya genelinde küreselleşmenin olumlu sonuçları eşit paylaşılmamıştı. Özellikle de yoksul ülkeler bu yarışta kulvar dışı kalmışlardı.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın hazırladığı ''1999 İnsani Kalkınma Raporu'' bu olumsuz yönü açığa vurmuştu. Burada eğitime ve sağlığa ayrılan payları şöyle sıralamıştı: İsveç'te yüzde 7.6, Fransa'da yüzde 5.5, Macaristan'da yüzde 6, ABD'de yüzde 5.8, Türkiye'de yüzde 3.8 idi.

Böylece devletimizin eğitimdeki önceliği değişmişti. Bu alanda sosyal devlet anlayışı ikinci sıraya düşmüştü. Oysa anayasamızın 42. maddesinde ''Eğitim ve öğretimi yaptırmak devletin temel görevidir'' buyruğu vardı. Bunun için eğitim ve öğretim, yapısı nedeniyle ulusal olmalıydı. Çünkü; eğitim her ulusun toplumsal tarihinin bir parçası olarak geliştiği gibi ulus yaşamında da kesintisiz devam eden bir süreçti. Eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanmasıydı. Eğitim hizmetini sadece varlıklıların ve seçkinlerin yararlanabileceği hak olmaktan çıkarmaktı. Bireylerde cumhuriyeti, bağımsızlığı, ulusal birliği, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi kavramlarını geliştirmekti. Bütün bu anlatılanlara karşın küreselleşmenin etkisiyle eğitim ve öğretim programları bölgesel özellikler dikkate alınarak ''yaparak, yaşayarak'' öğrenme ilkeleri ve yöntemleri içinde sağlanamamıştı. Bir türlü ezberci öğretimden uzak durulamamıştı. Dilde bile Arapça ve Batı dillerinin etkileri sürmüştü. Özellikle Türk dilinin güçlü, özgün, duru, arı, yalın yapısı her derecedeki okul kitaplarına aktarılamamıştı. Konuşma dilimize Batı dillerinin kaba sözcükleri girmişti.

Temel eğitimde, öğrencilerin gelişim düzeylerine göre başkalarıyla birlikte çalışmada, iletişim kurmada, araştırmada, öğrenmede, çevreye duyarlı olmada, üretimde ulusal bilincin yeterince kazandırılamadığı kuşkuları vardı. Ortaöğretimde, öğrenciler bilgi ve yeteneklerine göre sosyal, teknik ve mesleksel alanlarda yetiştirilmekte zorlanılmakta idi. İllerde ve ilçelerde kurulmuş olan ''Rehberlik ve Araştırma Merkezleri'' bedensel ve zihinsel engelliler için yeterli ve verimli konuma getirilememişti. Din eğitimi veren okulların, bireyin inanç düzeyini geliştiren, moral değerlerini arttıran insan, ulus ve doğa sevgisini aşılayan, laik cumhuriyete aydın din adamı yetiştiren konumda olması gerekirken, laik cumhuriyete karşı tepkiler bunlardan gelmekteydi.

Üniversitelerimiz ise bulunduğu yöreyle, toplumla bütünleşmede yeterince etkin olamamış, sanayi kesimleriyle işbirliği yapamamış, bölgesel araştırmalarda ve incelemelerde bulunamamıştı.

Okul öncesi eğitime kavuşmamış çağ nüfusunun hızla yükseltilmesi önemli bir amaç iken bu alanda da kalkınma planları hedeflerine ulaşılamamıştı.

Anayasamızın, ''Temel eğitim zorunlu ve parasızdır'' buyruğuna karşın her derecedeki okulların giderleri ''katkı payı, karne parası, kayıt parası, spor parası, perde parası, örtü parası, dergi parası, kurs parası, diploma parası'' adı altında velilerde toplanmaktaydı. Devlet bu okullarda para toplarken bu arada ''özel okullara'' kaynak aktarmaktaydı.

Son yıllarda Milli Eğitimin parasız yatılı ve bölge okulları anlayışı gerilemiş ve durağanlaşmıştı.

Bugün her yerde kendini gösteren dershane olgusu da öbür sorunlar gibi ''küreselleşme'' nin Türk Milli Eğitimi'ne yansıyan bir başka yönüydü. Dünyada da örneği yoktu. Ne acıdır ki, felsefe dersleri belli bir süre Türk okullarında yasak kılınmıştı.

Sekiz yıllık eğitimin mimarı olduğunu söyleyenler bir yıl sonra sekiz yıllık zorunlu eğitim delinirken sus pus olmuşlardı.

Öğretmenlik mesleğiyle hiç de ilgisi olmayan alan bilgisi, pedagojik yetkinliği bulunmayan hukuk, ziraat, tıp, veteriner fakülteleri mezunlarının öğretmenliğe atamalarının yapılması da küreselleşmenin etkisiydi.

Öğretmen yetiştirme işlevi 2547 sayılı yasa ile YÖK'e verilmişti. Ancak üniversiteler öğretmen yetiştirmeyi bilmedikleri gibi bu konuya gerekli önemi de vermemişlerdi. Bugüne değin de yeni bir öğretmen yetiştirme seçeneği ortaya koyamamışlardı. Ülkemize uygun öğretmen yetiştirme programları hazırlayamamış ve uygulayamamışlardı.

Temel ve ortaöğretimdeki öğrencilere bir yılda iki kez öğretmenler kurulu yaptırarak zorunlu sınıf geçirme eylemi de bu düşüncenin bir başka ayağı idi. Elbette bu öğrencilerin yeterli bilgi, beceri öğrenmeden bir diplomaya sahip olmaları gelecekte ülkemize yarar getirmeyecekti.

Bir de 1980'lerden sonra verilen eğitim ve öğretimin yarattığı yeni yurttaş tipine bakalım: Bunların bir bölümü bencil, çıkarcı, köşe dönmeci, malı götürmeci bir anlayışa sahip oldukları gibi iyilik, doğruluk, dürüstlük gibi kutsal kavramlara da içten içe dudak bükmekteydiler. Küreselleşmenin etkilediği bütün bu sorunların aşılması için birinci öncelik bütçeden Milli Eğitime ayrılan payın arttırılmasıdır. İkinci öncelik dokunulmaz dokusu olan ve REFAHYOL döneminden kalan MEB'deki Fethullahçı kadroların yenilenmesidir. Üçüncü öncelik de hiç zaman kaybetmeden öğretmen okullarının, eğitim enstitülerinin ve yüksek öğretmen okullarının kurulmasıdır.

Yeri gelmişken bir konuya daha değinmek istiyorum. Bu yeni dünya düzeni ve yeni yapılanmanın öncüleri dünyada bazı yeni ulus devletler yaratırken; Türkiye'de ''etnik ve cemaat'' özelliklerini öne çıkararak ulus devleti bölme peşindedirler. Bunlar akıllarınca Türk ulusunu yeniden Sevr'in koşullarına itme çabası içindedirler. Oysa Lozan'da Sevr, İsmet Paşa' nın kalemiyle tarihin çöplüğüne gömülmüştür.

Bu bağlamda ve yakın geçmişte ADD'nin düzenlediği ''Kemalist ulusçuluğu, tam bağımsızlığı, yeni dünya düzenini'' tartışmak için Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı , Prof. Dr. Ünsal Yavuz , Prof. Dr. Şahin Yenişehirlioğlu Artvin'de birlikteydik. Halk ilgili ve duyarlıydı. Burada cumhuriyetin köklü kazanımları dimdik ayakta duruyordu. Bu nedenle biz bütün bu sorunlar karşısında umutsuz değiliz, ulusumuza güveniyoruz. Eğitimde ve ulusalcılıkta Atatürk'ün çizdiği yoldan kimse bizi döndüremeyecektir. Türk ulusu güneşin, aydınlığın ve çağdaşlığın olduğu yöne doğru gitmeye devam edecektir.

Sonuçta da Türk Milli Eğitimi'ni tarikat şeyhlerine (şıhlarına) teslim etmeme kararındayız. Ulusal eğitim ve öğretimin yükselişe geçtiği bir Türkiye'de buluşmak üzere...

Cumhuriyet 22 Ekim 1999


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
20° 24° 14°
Saat