Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam56
Toplam Ziyaret393904

Gödel, Escher, Bach

DOĞAN KUBAN

Televizyonda bir konser izledim. Almanlar Berlin’in Waldbühne (Orman Sahnesi) denen büyük oditoryumunu doldurmuşlardı. Genç Venezuela’lı orkestra şefi Gustavio Dudamel Arturo Markez’in bir yapıtını çaldırıyordu. Uluslararası bir kültür ziyafeti veriliyordu. Türkiye’de ne yazık ki olanaksız bir musiki atmosferi vardı. İnsanların ortak olabileceği barışçıl kültür değerlerinin neredeyse sonsuz olduğunu düşünürken, aklıma 1979 yılında bilgisayar bilimi uzmanı Douglas R. Hofstaedter adlı genç bir matematikçinin bilim adamlarınca çok övülen ‘Gödel, Escher, Bach, Sonsuz Bir Altın Örgü’ kitabı geldi.

Türk toplumunun yüzyıllarca bu tür düşünsel çabalara neden sırt çevirmiş olduğu ve uygar insanların ilgi duyduğu konularda hiçbir katkı yapamamış olması, irdelenmesi gereken bir temel sorun değil mi?

Kitaba konu olan soyut kavramlar ve matematiksel mantık çok bildiğim konular değildi. Fakat genç bir bilim adamının Avusturyalı büyük bir çağdaş matematikçi, bir klasik müzik dehası, resme matematiksel kavramlarla yaklaşan bir grafik sanatçı ve Uzakdoğu felsefesini buluşturan bir bilimsel ve felsefi vizyonu dile getiren yapıtı üslubu, diyalogları ile ilgi çekici idi. Yazarın karmaşık matematiksel kuramları anlaşılabilir ve okunabilir bir format’a sokması da çok başarılı idi. Taoizm’e ve Zen Budizmi’ne duyduğum ilginin o zaman kitabı almama neden olduğunu sanıyorum.

Kitap bugünkü Türkiye’ye yabancı bir kültür ortamını yansıtan yaratıcı bir düşünce ürünüdür. Bilimsel, felsefi kavramları genel okuyucuya sunmak için sadeleştiren pek çok yazar okudum. Türkiye’de belki bazı tanıtıcı, genelde bir bilgi alanını sunan yazarlar da var. Fakat evrensel bir kamuoyuna bu nitelikte bir sentez sunacak insanlar yetiştirdiğimizi sanmıyorum. Ve bunu gerçekleştiremeyen bu kültür ortamının başka alanlarda cılız kaldığını biliyorum. Bu tür yapıtları üretebilen Amerikan ya Avrupa kültür ortamlarının bizimkinden farkını irdelemenin yararlı olacağını daima düşünürüm. Burada Hofstaedter’in yapıtı bağlamında aklıma gelen bazı soruları vurgulamaya çalıştım.

Türk aydını dediğimiz okumuşlar içinde Bach’ı dinleyen çoktur. Fakat matematikçi Avusturyalı Kurt Gödeli (1906-78) ve Hollandalı grafik sanatçısı M. Cornelius Escher’i (1898-1978) bilen herhalde çok değildir. Adını işitse bile ne yaptıklarını bilen de parmakla gösterilecek kadar azdır. Bir başka Avrupa üçlüsü için de olasılıkla aynı sonuca varırdık. Örneğin Gauss, Michelangelo, Brahms da deseydik, durum pek değişmezdi.

Aydınlarımıza bize Osmanlı tarihinden birbirleriyle düşünsel ilişki kuracağınız bir matematikçi, bir ressam, bir müzisyen sayın, ama bunların dünya kültüründe bir yerleri olsun deseydik, bu olanaksız olurdu. Çünkü Osmanlının dünya hatta İslam uygarlığına hediye ettiği bir matematikçi, bir ressam ve bir müzisyen yok. Türk kültür tarihini yazanlar üç ad bulup çıkarırlar, ama bunların hiç biri ne matematik, ne resim, ne de musiki tarihine geçmemiştir.

Mürekkep yalamış, yani eğitimli olanların en üst düzeyde olanlarıyla bir iki soruyu daha paylaşmakta yarar var:

Osmanlı, 19. yüzyıla kadar Avrupa’nın doğu yakasına yerleşmiş bir toplumdur. Avrupa ile kavgalıdır. Avrupa’ya paralel bir kültür üretir. Fakat bu kültürün Avrupa kültürü ile ilgisi yoktu. Bu kültürün evrensel konumunu Türkler doğru dürüst tartışmadılar. Hâlâ da tartışmıyorlar. İslam dünyası için ortak değer taşıyan bir kültür de değil. Örneğin İslam kültür tarihine hediye ettiğimiz bir matematikçi ya da bilim adamı söz konusu olmadı. Resim ya da musiki ise zaten söz konusu değil.

Öyleyse Türkler 1300’den 1920’ye arasında nasıl bir kültürle yetindiler?

Dünyadan izole olmanın düşünsel koşulları neydi?

Aslında bu sorular çorap söküğü gibi uzar gider; sonunda ayağımıza geçireceğimiz çorap kalmaz. Onun için Türk toplumu bunun çaresini bulmuştur: Soru sormamak.

Osmanlı’da ve onun çocuğu olan Türkiye’de Gödel, Escher, Bach’ın hiç yetişmemesi şimdi de yetişmekte zorlanması olgusunun sorgulanması gerekmez mi?

Şimdilerde Türkiye’yi bırakıp yurtdışına yerleşenler arasında uluslararası övgü alan birkaç kişi çıkıyor, gazeteler neredeyse zafer ilan ediyorlar. Ne var ki bunların Türk kültürü ile ilgisi olmadığı gibi uluslararası platformlarda bilim adamımız, düşünürümüz, yazarımız, sanatçımız da çok az.

Aslında Gödel, Escher, Bach’ı bir araya getiren Hofstaedter’in bu sorularla hiç ilgisi yoktu. Onun vurgulamak istediği şey, Batı kültürünün çok değişik alanlardaki performanslarının paralel ve kendi içinde tutarlı karakterini vurgulamak ve bunun olası evrensel boyutlarını ve yabancı kültürlerle ilişkisini göstermekti.

Yirmi bölüme ayrılmış 777 sayfalık bu büyük kitabın bazı bölümlerinin adlarını ve içeriklerini, bizim, işi magazinciliğe, dedikoduya ve kahve sohbetine indirgemiş aydınlara değil, fakat Türkiye kültürünü irdelemek isteyen aydınların ilgisine sunmak istiyorum.

 

KİTABIN İÇERİĞİNDEN

Hofstaedter, Zenon’un ünlü Aşil ve Kaplumbağa paradoksuyla başlayarak düşünmek, düşünmek üzerine düşünmek, düşünmek üzerine düşünmek üzerine düşünmek diye bir düşünme dizisi kuruyor. Kitabın zorluğu biraz bundan kaynaklanıyor. Türkiye bildiğimiz gibi düşünme özürlüsü.

Bir başka bölümde Hofstädter, sanatta bir zemin üzerindeki biçim olgusunu, kuram - kuramsızlık ilişkisi ile karşılaştırılıyor. Başka bir bölümde, biçimsel bir sistemde biçimlerin nasıl anlam kazandığı üzerinde bir tartışma var. Bir başka bölümde, Zen Budizm’indeki Koan (bilmece) aracılığı ile doğru ve yanlış kavramlarını tartışıyor. Bir diğerinde, düşüncenin beynin nöronal yapısı içinde oluşumu üzerinde bir spekülasyon var. Sonra, Gödel’in ‘tamamlanamama’ kuramı üzerine bir tartışma.

Bir çok bölüm, matematikçi olan Hofstaedter’in matematik ve bilgisayar karışımı konularda tartışmalarını içeriyor. En sonunda kitaptaki bütün tartışılan sorunların hepsine değinen bir bölüm yazmış, Türk kültürü bağlamında insanı düşündüren böyle bir sentezi üreten genç bilim adamı.

Kuşkusuz bu kitabın Batılı okuyucuları da özel bir gruptur. Vurgulamak istediğim sorun şu: Rönesans’tan bu yana bizim okumuşlar, Batının bilimsel ve felsefi açılımlarını izlemediler. Bugün de üniversitelerdeki birkaç genç ve dil bilen gerçek entelektüel dışında, öğretimin hiçbir kademesinde bilgiye bütünleyici bir mantıkla yaklaşan akademisyenlerin varlığı, elli yıllık öğretim deneyimime dayalı, ciddi kuşkularım var.

Gödel, Escher ve Bach’ı bilmeden yaşanabilir. Fakat Türk toplumunun yüzyıllarca bu tür düşünsel çabalara neden sırt çevirmiş olduğu ve uygar insanların ilgi duyduğu konularda hiçbir katkı yapamamış olması, irdelenmesi gereken bir temel sorun değil mi?

Bu toplum çağdaş düşüncenin neredeyse süprüntülerini Türkçeye çevirerek papağan gibi yineliyor. Fakat kendine ilişkin yeni bir düşünce yaratacak kendine dönük eleştirel aklı gelişmemiş. Toplumu ve onu yönlendirenler bir şey istemediği için düşünenler de bir şey üretmiyorlar. Bu toplum sadece kendine sunulanı yiyor. Bir şey pişirmiyor. Çağdaş sömürücü Batı kapitalizminin istediği de tam bu davranış. Tao Te Ching de dendiği gibi, bize hükmeden güçler karnımızı doyuruyor, ya da doyurmamış gibi yapıyor, fakat beynimizi boşaltıyorlar.

Batı böyle bir kültürel meraka ve kültürel bütünlüğe sahip olduğu için dünyaya egemen. Biz kendi geleceğimize egemen olmak için Batı’nın ulaştığı bu analiz düzeyine ulaşmadan ve çağdaş kültürün sanatı, matematiği ve musikiyi bütünleştirdiğini hiç bilmeden nasıl yaratıcı olacağız?

Gerçi toplumda Batı uygarlığının merak, düşünce ve estetik standartlarına ulaşan ve cumhuriyetin yarattığı potansiyeli temsil eden insanlarımız var. Fakat bu oran Türkiye’yi kurtarmaz. Ve bir Hofstaedter yetiştiremiyor. Çağdaşa katılmak, yani bu yüzyılda bağımsız yaşayabilmek için bu entelektüel düzeyde düşünenleri yaratmak ve onların toplum düşüncesini doğru yönlendirmesini sağlamak zorundayız. Cahil bir toplumun gideceği yer 21. yüzyıl çöplüğüdür.


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat