Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret393891

Trafik kargaşası ve üçüncü köprü aynı irrasyonel davranışların göstergeleridir

Doğan Kuban

İstanbul’un trafik kargaşası referandum gibi bir göstergedir. Karayolları felaketlerine, büyük kentlerdeki trafik kargaşasına razı olanların ulaşımla ya da 3. köprü ile ilgili doğru karar vermelerini beklemek eski deyimiyle ‘eşyanın tabiatına aykırıdır.’ Burada halkla idarecileri ayırmak doğru değildir. Eleştirdiğiniz davranış ve olgular hem halktan hem idareden kaynaklanır. Üsküdar iskele meydanının düzensizliği ve bu hengamede halkın davranışı toplum yaşamının her boyutuna yansıyan bir örgütlenmemenin karikatürümsü bir gösterisidir. Arabalarla tepişen halk ibret verici sahneler sergiler. Bazen gülmeden edemezsiniz.

İskeleden çarşıya, çarşıdan iskeleye gelen kalabalıkların ışıkla kontrollü geçitlerde davranışı bir Şarlo filmini anımsatır. Burada karşıya geçen adamın yaya stratejisi, geçide yakın araç olmadığı ya da yol tıkandığı zaman bir karınca sürüsü gibi karşı kıyıya saldırmaktır. Yeşilin yanmasını bekleyen trafik bilinci gelişmiş insan bulmak neredeyse olanaksız. Kurallara uymak isteyenler de kalabalığın baskısına dayanamayıp ötekilere uyar.

Işığa bakmadan geçide saldıran, önden gideni koyun gibi izleyen, iki tarafa bakıp gelen arabadan sıyrılabileceğine aklı keserse koşan blue jean’li, sakallı, sakalsız, türbanlı, türbansız, çarşaflı, fakir, zengin, genç, yaşlı, her boydan vatandaş karşıya bir saniye erken geçmenin garip hayvansal dürtüsüyle, Pavlov’un şartladığı kobaylar gibi ve olası riskleri hafife alarak, 1500 kiloluk otomobilleri, birkaç tonluk kamyonları göğüslüyor.

Makine ve insan arasındaki bu fiziksel sevgi-nefret gösterisi İstanbullunun erotik tutkularından biri olmalı.

Amerika’da ya da Avrupa’da trafik kurallarını öğrenmiş olanlar için Türk şoförleri toplu intihar kıtaları gibi görülebilir. İstanbul’da arabayı park etme kavramı kamu arsasını işgal niteliği taşır. Bunun yaratıcısı belediyedir. İstanbul ve Türkiye yol ve park yeri arasındaki nitelik farkını kaldırmıştır. Yol, park eden arabalardan arta kalan şeydir. Her gücü yeten istediği yerde park yapar. Kuşkusuz burada sadece belediyeyi suçlamak yanlıştır. Yeşil ışık bekleyemeyen halk, Üsküdar Meydanı’nı planlayamayan belediyenin halkıdır.

Türkiye’de yolun herhangi bir yerinde ters yönde dönmek usta şoförlük sayılıyor. Arabalar bir yola saptıklarında bir arabaya çarpma olasılığı çoktur. Çünkü yolların birleştiği köşeden hiç olmazsa iki araba uzakta park etme kuralını kimse işitmemiştir. Otoyollarda yılan gibi şerit değiştiren şoförler, kullanılmaması gereken sağ şeritlerde diğer arabaları yıldırım hızıyla geçenler, 100 km’den fazla hızla birbirlerinin küçük aralıklarla izleyerek yarış edenler, küçük arabalara ya da kadın şoförlere kabadayılık eden kamyon şoförleri, velhasıl trafik kargaşası bağlamında halkla sorumlular kapağını bulmuş tencere örneği uyum içindedir.

Bu arada içinde telefonunuza “350 liraya ehliyet veriyoruz, kursa gelmeniz hacet yok” diye hiç mesaj geldi mi? Başı örtülü, erkeklerle tokalaşmayan ve konuşmayan kadın şoförlerin ilginç ehliyet hikâyelerini şuradan buradan dinliyor musunuz? Her taksi şoföründe birkaç tane var.

Sayın okuyucular,

Türk toplumunun içinde yaşadığı başlıca hastalıklardan biri, suçları sadece yapanlara yüklemek ve toplumun büyük cehaletinin toplumsal vurdumduymazlığını göz ardı etmektir. Bizim toplumun politik temsilcileri demokrasiyle cehalet arasındaki ters ilişkiyi hiçbir zaman anlamadılar. Daha önceki yazılarımda da değindiğim Jefferson’ın bir sözünü tekrar hatırlatayım “Demokrasi cehaletle birlikte olmaz.”

Türkiye’de plansız işlerin büyük bir çoğunluğu yasal olarak demokratiktir, başka bir deyişle; ne kadar cehalet gösterisi varsa o kadar demokrasi var sayabiliriz. Kanımca bu ilişki matematikseldir. Meclis, çoğunluk egemenliğine dayalı olarak çalışıyor. Meclis çoğunluğu toplumun cahil çoğunluğunun oylarıyla işbaşına geliyor. Türkiye’nin cahilleriyle, onlarla kaderlerini paylaşmayı görev sayan sözde okumuşları akıl ve bilimin iktidara gelmesini istemiyor ve bunda başarılı olduklarını itiraf etmek gerekir. Kaldı ki bu tavır üçüncü dünyayı sömürge olarak görmeyi isteyen kapitalist Batı’nın da politikası ile mükemmel uyuşuyor.

 

KÖPRÜLERİ YORUMLAMAK

Bu genel gözlemler bağlamında Boğaz üzerinde yapılan köprülerin politik-teknik projeleri de daha iyi yorumlanabilir. Köprüler İstanbul trafiğini çözmek için değil, birtakım ekonomik mekanizmaları yağlamak ve politik prestij sağlamak amacıyla inşa edilmişlerdir. Gerçi Boğaz’ın iki yakasına milyonlarca insan yerleştirip, otomobil sahipliğini anormal düzeylerde özendirince toplumun tüketim heveslerinin köprü inşaatını zorlaması kaçınılmazdı. Fakat bunun ulaşıma daha olumlu bir katkı sağlaması için şimdiye kadar proje aşamasının bilimsel irdelenmesini hiç görmedik.

Boğaziçi ve Fatih köprülerinin inşaatı hiçbir ciddi ulaşım etüdüne dayanmamıştır. Eğer dayansaydı şimdi çekilen zavallı çaresizlikler olmazdı. Eğer 40 yılda iki köprü yerine çok daha ucuza altı tane metro yapılsaydı İstanbul halkı işlerine gidip gelirken çağ atlamış olurdu. İstanbul’un bugünkü ulaşım düzeni toplumun cehaletinin bir göstergesidir. İstanbul’da insanların yaşadıkları bölgelere göre işlerine gidip gelmek için kaç saat sarf ettiklerini gösteren bir araştırma da bulamazsınız. Bu araştırmalar yapılamayacağı için değil, yapılmadığı için yoktur. Türkiye’de inşaat ile ilgili her eylemi, her yasayı, her projeyi bir yağma analizinden geçirirseniz, buradaki yağma toplumsal yağma olasılığının büyüklüğüyle inşaatı gerçekleştirme ya da köprüyü inşa etme iradesinin doğru orantılı olduğunu görebilirsiniz.

Üçüncü köprü diğer ikisinden daha pahalı bir tasarıdır. Binlerce hektar ormanı tehdit eden bilim ve inceleme ve ekonomi dışı bir politik dayatmadır. (Bu köprü ile ilgili sayısal bir değerlendirmeyi İnşaat Dünyası Dergisi’nin Haziran 2010 tarihli sayısında Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Profesörü Semih Tezcan’ın “Üçüncü köprü bir aldatmacalar ve bilimsel yanlışlar yumağıdır” adlı makalesinden çok açık olarak öğrenebilirsiniz.)

Sayın okuyucular,

Olasılıkla 10-20 yıl sonra dünyanın bütün toplumlarının tek sorunu enerji ve açlık olacaktır. Bu gelecek perspektifi bağlamında politik partilerin geçmiş yüzyıllardan kalmış tortular olarak önemlerini yitirmeleri beklenebilir. O zaman olasılıkla her şeyi bilim adamlarına ve mühendislere soran kurumlar ortaya çıkacak ve o kurumlar bugün cahillerin sığındığı politik çatılar olmaktan uzaklaşacaktır.

Hiçbir şeyi bilmeden her şeyin uzmanı olan politikacılar sınıfı yerine bilimle, öğretimle, matematikle uyum içerisinde çalışan başka bir politikacı sınıfı yetişecektir. Birkaç yüzyıllık geçmişi hatırlarsak, böyle bir durumun insanlığın ulaşabileceği en üst düzey uygarlık aşaması olduğunu söyleyebiliriz.

Gerçi insanoğlunun çok kötü bir insanlık karnesi var. Daha bilgili politikacıların insanlığın başına ne gibi çoraplar öreceğini tahmin etmek zordur.


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat