Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret393891

'Prensler'le Lekelenen Eğitim

Adnan BİNYAZAR

Radyolarda dinlediklerimizin, televizyonlarda gördüklerimizin, alışveriş yerlerinden aldıklarımızın birçoğunu dinlememiş, görmemiş, almamış olduğumuzu varsayalım. Yitirdiğimiz ne olur?.. Hiçbir şey! Yitirme bir yana, kendimizi, beyni boş yere dolduran zaman yiyici virüslerden, bilinçsizce satın aldığımız eşya kalabalığından kurtarmış oluruz. Programlar, reklamlar, show'lar.. yani halkı aydınlatmaya yönelik eğitim araçları, toplumu gereksiz tüketimle koşullandırıyor. Ahlakı bulandırılmış, dili yabancı sözcüklerin batağında balçığa dönüştürülmüş, ulusal ekonomisi çetelerin eline geçmiş bir toplumun bunalım içindeki insanları, üstüne bir de gelir dağılımındaki eşitsizlik binince, ne yapacağını bilmeden tüketime yöneliyor.

Tüketimi pompalayanların taksitlerle, kredilerle kurdukları bir tuzaktır bu. Bilinçli yurttaşlar yetiştirme amacından saptırılmış bir eğitim düzeninin bireyleri bu tuzağın gönüllü kurbanlarıdır. Eğitimin, Nasrettin Hoca 'nın deyimiyle parayı verenin düdüğü çaldığı, kara paraların aklandığı, vurgunlarla, vergi kaçırmalarla, hayali ihracatlarla, tüketimin mal saldırganlığına dönüştüğü bir ortamın insanından başka ne beklenir? Konuyu bilimsel verilerle değerlendirenlerin vardığı sonuç şudur: ''Gelişen eğitim teknolojisinin eğitimde fırsat eşitliği yarattığı savına karşın, gelir dağılımındaki eşitsizlik, yeni teknolojinin kullanımını, yüksek gelir grubunda yer alan mutlu azınlıkla sınırlıyor'' (Cumhuriyet-Avrupa baskısı, 24.3.2000).

Bu yargı, eğitimde nasıl bir çöküş yaşadığımızı göstermeye yeter. Türkiye, Tanzimat'tan bu yana, çağdaşlaşma adına, belli okullarda yetişen ''mutlu azınlık'' ın aralarında kurdukları kenetlenmeden çok çekmiştir. Bunun son örneği, birer ''genie'' (deha) sayılarak, yönetimde sonsuz yetkilerle donatılan ''prensler'' dir. ''Prens'' adının altından işbirlikçilerin, hırsızların çıkması, ''mutlu azınlıkla sınırlı'' bir eğitim uygulamasının sonucudur. Oysa, Cumhuriyet'in eğitim politikası, bütün halk çocuklarının eğitim olanaklarından eşit yararlanması ilkesine dayanır. Eğitimde bütünlük sağlanarak, başlangıçta hiçbir sapmaya uğratılamayan bu ilke, ne yazık ki, günümüzde her yerinden yara almıştır. Eli kanlı Macbeth'ler aramızda dolaşmaktadır. Kültürel kalkınma yolunda 75 yıllık bir savaşımla kazanılan eğitim düzeyi, ne yazık ki, bugün seçkinlerin yetiştirilmeye çalışıldığı bir kurumlaşmanın aracı olmuştur. Seçkinlerin eğitimi ise, Russell 'ın belirttiği gibi, bilim adamı değil, ancak ortaçağ papazlarının yetişmesine yarayabilir.

Bu uygulamalardan dolayı, üniversiteye iyi durumlarda giren nice halk çocuğu sonuçta işsiz güçsüz sokaklarda dolaşırken, yeterli puanı tutturamamış, ama paranın gücüyle yurtdışında ya da yurtta mantar gibi üreyen vakıf okullarından birini bitirmiş olanlar, hiçbir çaba göstermeden, kendilerini kurulu işlerin başında buluyorlar.

Okul yapımında yardımseverlere çağrı çıkararak, bir lokma ekmek bulamayan halk çocuklarından ''okula katkı payı'' diye para toplayarak, öğretmen ve öğrencileri yetmiş-seksen kişilik sınıflarda bunaltarak bu dar boğazdan çıkabilir miyiz? Devlet devletliğini, eşit eğitim olanakları yaratmada, eğitime çağdaş yöntemler kazandırmada ve eğitimi Cumhuriyet'in temel ilkeleri doğrultusunda yönlendirmede gösterir. Oysa bugün eğitim toplumsal amacından saptırılmış, bir değerlendirme birimi sayılan sınıf geçme koşulları ''koşul'' olmaktan çıkarılmıştır. Yıllardır, halka yaranmak için eğitimin ilke ve yöntemlerinden ödün verilmesi, toplumda çağdaş kafalı bireylerin azalmasına, onun yerini bilinçsiz kalabalıkların almasına yol açmıştır. Böylece, toplumda tek boyutlu insanlar çoğalmıştır. Avrupa'da, ırkçılığı yeniden diriltmeye çalışan dazlaklar, Türkiye'deki Hizbullah militanları, tek boyutlu insanın örneğidir. Onlar, efendi-köle ilişkisi içinde; gazeteci, bilim adamı, yazar, sanatçı demeden, verilen buyruğu yerine getirirler. Onlarda buluşçu, yaratıcı yeteneklerin yerini mekanik alışkanlıklar almıştır.

Çağdaş eğitim uygulaması diye okullara bilgisayarlar koyarak küreselleştiğimizi savunmak da bu ilkesizliği örtmeye yetmiyor. Bugün birçok eğitim kurumunda çağdaş bilimin vardığı düzeyler öğretileceğine, ortaçağın bile gerisinde kalan hurafeler belletiliyor. Birer üst düzey eğitim kurumu olan üniversiteler için de geçerlidir bu. Prof. Dr. İzzettin Önder , bir panelde ''küreselleşme ideolojisinin, eğitim kurumları aracılığıyla toplumu amacı doğrultusunda yönlendirmeye çalıştığına'' dikkat çekme gereğini duyuyor. Önder, küreselleşmeye hizmet eden vakıf üniversitelerinin insanlığı tahrip ettiğini vurgulayarak ''sermayenin, bütün dünyayı kaplama yönünde hareket edip eğitimde kafaları şekillendirdiğini, bu şekilde önüne çıkabilecek engelleri ortadan kaldırmaya çalıştığını, küreselleşme sürecinde bilimin üniversitelerde hâkim sermayenin elinde denetimli ilerlemesine izin verildiğini, üniversitelerin teknoloji üretmek yerine öğretime yönlendirildiğini'' belirtiyor.

''Denetimli ilerleme'' , doğal gelişimine bakmadan, ilerlemenin her an durdurulması demektir. Onun için, artık bunun nereye varacağını sormanın zamanı gelmiştir: ''İnsanlığın tahrip edildiği'' bir eğitim ortamında; özlem duyulan, düşüncede, anlayışta, kendi özünde özgür, çağdaş insan nasıl yetişecek?.. Toplum, ulusal gelirden alacağı payı sömürenlerden, kara paracılardan, banka soyguncularından nasıl kurtulacak?..

Aynı panelde konuşan Prof. Dr. Suat Gezgin 'in, ''küreselleşmenin, eğitimin içeriği, kitle iletişim ürünleri ve tüketim alışkanlıkları ile ulusal dil ve kültürü aşındıran süreç olduğu'' yolundaki görüşleri ise Cumhuriyet'le yerleştirilmeye çalışılan çağdaş kültür anlayışının küreselleşme süreciyle nasıl ortadan kaldırılmak istendiğinin kanıtıdır. Sömürgecilikte bile savunulmaması gereken ''yabancı dille'' eğitimin yerleştirilmeye çalışılması, küreselleşme türü insan yetiştirmenin ilk adımıdır. Örneğin, küreselleşmeye geniş boyutlar kazandırmaya çalışan Almanya'da, Türk çocuklarının eğitimine ilişkin sorunlara köklü bir çözüm aranmazken, onların dinsel eğitimi bir derneğin denetimine verilebilmektedir. Dinin kendi sınırları içinde kalması için yüzyıllarca savaşan Batı toplumları, başka toplumlardaki bu gelişmeleri, düşünce özgürlüğü kılıfı giydirerek doğal karşılayabilmektedirler. Bağnaz dinsel grupların yirmi birinci yüzyılda Köln'ün orta yerinde halife ilan etmeleri başka nasıl açıklanabilir? Dinsel eğitim karşısında böylesine esnek bir tutum içinde olan Almanya, anadili eğitimini geriletmek için elinden gelen her yola başvurmuştur. Çünkü, ulusal kültürün yok edilmesi küreselleşmeye uygun kullar yetiştirmeye elverişli iken, ulusal kültürden beslenenlerin, kazandıkları bilinçle aydınlanmanın bir yolunu bulacaklarını çok iyi biliyorlar.

Küreselleşmenin, kültürel bağlamda, ulusal duygu ile ulusal dili ortadan kaldıracağı, gelişmemiş ülkeler üzerinde kültürel tekelleşme kurarak yoz bir özekini (kültürü) yaygınlaştıracağı bilinmektedir. Ekonomik boyutu ile de küreselleşme, gelişmiş ülkelerin, üretim fazlasını tüketmek istedikleri bir pazar arayışıdır. Büyük kentler bir yana, en küçük kasabalarda bile İngilizce adlardan geçilmemesi, piyasayı düzeysiz dışalım mallarının doldurması bunun belirtisidir. Türk insanı gün geçirmeden, Batı'nın çıkarcı yönlendirmelerini hiçe sayarak buna bir çıkış yolu bulmak zorundadır. Küreselleşmenin geniş alanlı bir sömürgecilik olduğunun daha bugünden tartışılmakta olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

21 KASIM 2000 Cumhuriyet


Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat