Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam92
Toplam Ziyaret393182

PROFESÖR OLMAK

Prof.Dr. Ahmet İnam
Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi sayı: 928, 1 Ocak 2005
 
      Türkiye'de akademik hayatı, sayıların, istatistiklerin, kurumsal, hukuksal bakışların dışında daha "küçük ölçekte" ele alacak, "ince antropolojik gözlemler"le betimleyecek çalışmalara da gerek var. Bu tip gözlemlerin dile getirilmesi kimi zaman kişisel çekişmelerin, sürtüşmelerin sonucunda bir "skandalı" dile getirecek biçimde yapılıyor. Elbette, akademik yaşam içindeki özürlerin, haksızlıkların dile getirilmesi "akademik namus" açısından gereklidir. Yalnız, sürekli yakınmaların, iç dökmelerin ön plana çıktığı, "bizde bilim de, araştırma da bitmiştir" edebiyatı, "küçük ölçekte" araştırılan akademik hayatın ancak abartılmış bir kaç boyutunu dile getirebilir. Oysa, akademik hayat, bilgisiyle yaşayan, araştırıcı, eğitici insanların hayatıdır; değerlerle yaşanır. "Gerçek", "bulgu", "kuram", "gözlem", "yasa", "model"... bu değerlere ışık tutacak kimi
 kavramlardır. Ortaya çıkmamış bilgileri gün ışığına çıkarmak, eldeki verilere yeni yorumlar katabilmek, yapılan yorumlara eleştiriler getirebilmek, yeni tartışma, araştırma alanları açabilmek gibi etkinliklerin gerçekleştiricisi bu insanlar kimdir? Nasıl yaşarlar? Birbirleriyle, topluluklarıyla giderek toplumla dünyayla ilişkileri nasıldır?
 
I. Erişilecek Bir Amaç Olarak Profesörlük
      Kimi akademisyenler yalnızca profesör olmak için akademik hayatın içindedirler. Bu hedeflerine nasıl varırlar?
      a) Anasının karnından profesör olmak için doğanlar vardır. Tüm yaşamları tek bir hedefe kilitlenmiştir. Hayatta başka hiçbir şeyi gözleri görmez. Bu tiplerin her zaman değerli bir araştırmacı, iyi bir eğitici olduğu söylenemez.
      b) "Meydan muharebesi" ile kavga dövüş, dekanı rektörü daha üst makamlara (cumhurbaşkanına bile!) şikâyet ederek hakkını kan ve gözyaşıyla alanlar vardır. Kimi zaman kavga sessiz ve sinsice de yürütülebilir.
      c) "Uçan halı" ile hedefine ulaşmışlar vardır. Gözlerini açar bir de bakarlar ki profesör olmuşlardır. Bu hedefe giden yolun engebesiz, sürtünmesiz oluşu biraz şans, biraz insan ilişkileri, biraz profesör adayı olan kişinin işini bilişidir. Akademik merdivenler, onun yürümesini gerektirmeyen, "yürüyen merdivenler"dir.
      d) Cemaat desteği ile hedefe varanların sayısının küçümsenmeyecek ölçüde olduğunu düşünüyorum.
      e) Kimileri bekleye bekleye hedefine varırlar! Bir gün sıraları gelir profesör olurlar!
      f) Akademik yaşam bu tür "haksız" yükselmeleri engellemek için "objektif" ölçütler getirir. Cici akademisyenler, puan tutturup cici profesörler olurlar.
      Tüm bu örneklerde, o alanın bilgisini yaşayan, sorumlu, araştırdığı alana katkıda bulunmak isteyen insanın çabaları yerine, her nasılsa "içine düştüğü" akademik düzenin en yukarısına tırmanma gayreti görülmektedir. Puan da insanları "doğru" hedefe yönlendirmeyebilir.
 
II. Bir Uzman Olarak Profesörlük
      İnsanlar kendi uzmanlıklarına a) tesadüfen b) kendilerini adayarak c) tutkuyla sahip çıkmaya çalışırlar. Bu bakış doğrultusunda, tesadüfen profesör olmuş, kendilerini araştırmalarına adayıp, büyük tutkuyla araştırma yapan saygın insanların yanında, "ortalama", "memur tipli" profesörler de vardır. Hattâ alanında oldukça zayıf profesörler de vardır.
 
III. Bir Kişilik Olarak Profesörlük
      a) Taklitçiler. Profesör rolü oynayanlar. Kendi görüşü, kendi fikri oluşmamış, silik akademisyenler.
       b) Ev ödevi yapar gibi işini yapanlar. Bağımsız düşünme gücünden yoksun bu kişiler sürekli çalışır, yazar, rapor hazırlar, ders verirler.
      c) "Yenilik tazısı" olanlar. Sürekli en yeninin ardında koşarlar, moda görüşleri hemen benimserler. Yeni olanın ardında gitmeyi, "yenilikçi"lik sanırlar. Oysa, bu da bir tür taklitçiliktir.
       d) "Malumatfuruş" hocalar. Kafalarından malumat fışkıran bu hocaların çoğu zaman kafaları karışıktır. Geliştirilmiş, sivriltilmiş savları yoktur. Kesin konuşmaktan ödleri kopar. Konuşmaları, yazıları belirsizliklerle doludur. Bu tavrın "bilimsellik" olduğunu sanırlar.
       e) "Dümdüz" profesörler. Kafaları net, fikileri açık ama çoğu kez sığdır. Konunun derinliklerine indiklerinde kafalarının karışacağından korkarlar.
      Sorun sanıyorum, "bilgi" ile "olma" ilişkisinde düğümleniyor. Sindirilmiş, içselleştirilmiş, bilgileri yaşayanlarla, sindirilmemiş malumatı satanlar arasında temel bir ayrım var. Sindirimsiz satıcı profesörler, bilgileriyle olamayanlardır. Bilgileri üzerlerine "yapıştırılmıştır", biraz üzerlerine gidilirse, akar gider üzerlerinden. Bundan dolayı tartışmayı sevmezler, eleştiriden korkarlar. Sindirimsizlerin "uyanık" olanları, sindirme taklidi yapar, beceriksizi ise "ilişkilerle" işini yürütür.
      Sindirmiş olanları ya etkin, ya da edilgindir bir açıdan. Etkinse yaratıcı olabilir, yeterince ısrarı, coşkusu varsa içinde. Sindirmiş olanların etkin, yaratıcı, sorumlu olanları saygın akademisyenlerdir. Elbette bunlar arasında sorumsuz olanları da vardır. Dünyadaki bilginin gelişiminden, Türkiye'deki durumundan, bilginin geleceğe taşınmasından hiç tedirginlik duymayan kendi egolarına batmış sorumsuz akademisyenlerin sayısı hiç de az değildir.
      Edilgin sindirmiş ya korkak ya mızmızdır ya da memurluğun rahatlığını seçmiştir. Üç beş bilgiyle idare eder, görüşler ileri sürmekten korkar. Mız mız olanı, bilimsel araştırmarın çok uzun yıllar aldığını, bitirilebilmesi için Türkiye'de yeterince olanaklar bulunmadığını söyler. Yetkinliğin ardında olduğu için çalışmalarını bir türlü sonlandıramadığını savunur.
      Türkiye'de profesör olmanın ölçütleri giderek değişmekte ama kimdir bir saygın profesör, kimdir saygın bir akademisyen bu pek tartışılmamaktadır.
Yorumlar - Yorum Yaz


Hava Durumu
Anlık
Yarın
33° 35° 20°
Saat