Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam39
Toplam Ziyaret393887

Beyin araştırmaları ışığında nasıl öğrenmeli ve öğretmeli?

Cumhuriyet Bilim Teknik/ 26.10.2002

Beynin her öğrenme süreciyle değişime uğradığını gören beyin araştırmacıları, pedagoglara yeni eğitim stratejileri geliştirmede yol gösteriyor. Gündelik yaşamdaki motiflerin daha renkli bir biçimde sunulması, çocukların karmaşık bilgileri küçük yaşlardan itibaren daha kolay öğrenmelerini sağlıyor.

Yeni öğretim yılı her zaman olduğu gibi yine kalabalık sınıflar, okul, derslik ve öğretmen yetersizliği, ezberci eğitim sistemi vb. bildik sorunlarla açıldı.

Bu dönem henüz tanımadıkları bir dünyaya korku, merak ya da hevesle ilk kez adım atan minikler, eğitimlerini birkaç yıl sonra ortak duygularla sürdürecekler.

Çünkü okul, onlar için yeni bilgilerin büyük bir hevesle beyindeki açlığın giderilmesine yol gösteren keyifli bir araç olmaktan çok, küçücük beyinlerin gereksiz bilgilerle dolmasını zorlayan, sınavdan sınava koşturan ve hep daha iyi notlar almalarını teşvik eden bir işkence odasından öteye gidemeyecek.

Zihinlerini zorlayan yorgunluk, stres ve baskı altındaki öğrenciler adeta bir yarış atı gibi yaşama hazırlanırken, böylece yine tatilleri iple çekecek ve uzatılan bayram tatillerine sevinerek eğitimlerini tamamlamaya çalışacaklar.

Almanya'da yeni deney

Fakat ne ilginçtir ki ülkemizde yaşanmakta olan eğitim sorunlarını uzun yıllar önce geride bırakan gelişmiş ülkelerde bile eğitim kurumları bir türlü öğrencilerin "mutluluk yuvaları" haline gelemedi.

Oysa Avrupa ülkelerinde eğitime verilen pay ve yeni eğitim stratejilerinin geliştirilmesine verilen önem ve çaba ülkemizdekinden çok daha fazla. Eğitim kalitesini yükseltmek için sayısız araştırmalar yapılmakta ve alınan olumlu sonuçlara göre de yeni hedefler belirlenmekte.

Almanya'da gerçekleştirilen bir araştırma ise bugüne değin öğrenme süreci hakkında bilinenleri tümden değiştirerek, eğitimde çok daha olumlu adımlar atılmasına olanak verecek gibi görünüyor.

Alman bilim adamlarının yaptıkları öğrenme/kavrama deneyi, tekrarlama ve cezalandırma gibi basit motiflere dayalı. Ancak pedagojik açıdan çağdışı sayılan bu yöntem müthiş işliyor. Tabii deney insanlarla değil, bir beyin araştırma laboratuvarında farelerle yapıldı. Ve bilim adamlarının asıl ilgisini çeken, öğrenmedeki başarıdan çok, öğrenmeyle elde edilen haz oldu.

Deney hayvanları bir bip sesiyle zıpladıklarında ayaklarının gıdıklanmayacağını öğrenmişler. "Ve bu işkenceye karşı kendi kendilerine çözüm bulmak onlarda inanılmaz bir mutluluk yaratıyor" diyor Leibnitz Nörobiyoloji Enstitüsü direktörü Henning Scheich.

Kendi kendine ödül

Scheich, bu öğrenme sevincini farelerin kafalarına bağladığı saç inceliğindeki sondalar sayesinde, az miktarda beyin sıvısını inceleyerek buldu. Çünkü bu damlacıklar başarının etkisini gösteriyor: Fare her seferinde doğru zamanda zıpladığında beyin yoğun olarak dopamin salgılıyor. Ve fare bedenindeki bu salgıyla da kendi kendisini ödüllendirmiş oluyor.

Demek ki edinilen her yeni bilgi, fareye uzun vadede öğrenme sevinci aşılıyor. Ve beyin, dopamin açlığını giderebilmek için yeni bilgilerin öğrenilmesini teşvik ediyor.

Scheich, öğrenmedeki başarının insanda da aynı coşkuyu yarattığından emin. Çünkü çocuk, problemleri kendi kendine çözdüğünde daha iyi öğreniyor ve bu şekilde ortaya çıkan haz duygusu dışarıdan verilen tüm ödüllerden daha kalıcıdır, diyor araştırmacı.

Bu açıdan bakıldığında öğretmenlerin beyindeki işlemleri daha iyi bilmeleri gerekiyor. Sonuçta her öğrenme süreci beyindeki bir değişimle gerçekleşmekte.

Gerçi Avrupa yasaları insan beyni üzerinde araştırmalara izin vermiyor, ama araştırmacılar hayvan deneylerinden, ister memeli, ister kuş ya da mürekkep balığının karmaşık bir beyin yapısı olsun, tümünün aynı şekilde öğrendiğini biliyorlar.

Bu canlıların kafalarında, soyutlama veya genelleme yaptıklarında ya da çevrelerini küçük, büyük, gürültülü veya sessiz olarak sınıflandırdıklarında benzer süreçler işlemekte. Nöron mekanizmaları salyangozdan insana kadar tüm canlılarda aynı.

100 milyar bağlantılı

Öğrenmek, bilgilerin her zaman hatırlanacak şekilde beyinde demirlenmesi demek. Burada en büyük zorluk pedagogların da tahmin ettiği gibi belli bir noktada ortaya çıkıyor: Beyin kendisini gereksiz bilgilerden korumak zorunda. Çünkü her saniyede sayısız ifade ve algılamalar, beynin dikkatini zorlar. Eğer tüm bilgiler depolanacak olsaydı, beynimiz kısa bir süre sonra anlamsız bir veri çöplüğüne dönüşebilirdi.

İşte beyin, bu yüzden her şeyden önce önemli bilgileri ve önemsizleri ayırt ederek kategoriler oluşturmalı. Beynimiz bu amaçla düşüncelerimiz ve yeni fikirlerdeki uyarımlar, duygular ve olaylar arasında, depolanmaya ve hatırlanmaya değer olanları süzüp çıkardıktan sonra bunları bir düzen içine oturtur. Çünkü bir insan ancak örneğin can ve mürdüm içinde "erik" kategorisini" görebiliyorsa, onun için dünya bir anlam taşımakta.

Süzme ve sınıflandırma gibi bu güç işlemler, 100 milyar kadar bağlantı noktasıyla (sinaps) birbirine kenetli, yaklaşık 100 milyar sinir hücrelerinden oluşan bir ağ tarafından gerçekleştirilmekte. İnsanın etkisinde kaldığı her izlenim, her uyarı ve her yeni bilgi bu ince dokulu ağ tarafından zayıflatılarak ya da güçlendirilerek değiştirilmekte.

İki aşamada

Beyin araştırmacıları sinir ağının iki aşamada geliştiğini kabul ediyorlar: Çocukluk döneminde sinir ağının işletme planı hazırlanırken, hangi nöronların hangileriyle bağlanacağına karar verilir. Böylece yetişkinlerin daha sonra düşünecekleri yollar da çizilir.

Buluğ çağının sonunda, beyin artık olgunlaşmış ve sinir ağındaki bağlantılar da tamamlanmış olur. Öğrenme, bundan sonra genellikle varolan sinapsların güçlendirilmesi ya da zayıflatılmasından ibarettir.

Yeni sinir bağlantıları çok ender durumlarda gelişir. Bu yüzden de, geç öğrenilen bilgiler daha az kalıcı olur.

Örneğin bir yetişkin yeni bir dil öğrenmeye kalktığında, beyin yeni sözcük ve kuralları hâlihazırdaki dil öğrenmeden sorumlu sinir yollarıyla işler. İspanyolca bilen bir kişi bu yüzden İtalyanca'yı daha kolay öğrenir. Oysa İspanyolca'nın işletme planına uymayan Rusça'yı öğrenmesi daha zordur.

Erken başlamalı

Beyin araştırmacıları bu nedenle sinapsların mümkün olduğunca erken ve çok yönlü olarak teşvik edilmesini öneriyor. İki farklı dili konuşarak büyüyen kişi, sinir hücrelerini örneğin Almanca ve Rusça'yı ömür boyu unutmayacak hatta üçüncü bir dili de daha kolay öğrenecek şekilde geliştirmiş olur.

Küçük yaştan itibaren müzikle uğraşanlar da beyinde müzik dinlemek ve müzikten haz almaktan sorumlu sinir ağlarını geliştirirler. Ve lise çağına kadar belli bir bölgeden çıkmayanlar yaşamları boyu o yörenin şivesiyle konuşurlar.

Çocuk beyni sonsuz bir açlıkla yeni bilgiler arar. Üç yaşındaki bir çocuk her gün 30 kadar yeni sözcüğü sinir ağına yerleştirir. Beyin, üç ve yedi yaş dönemleri arasında durmadan yeni bilgiler almak ister, diyor bilim adamları.

Alternatif dersler

İşte bu nedenle, küçükler her şeyden önce düşünce mekanizmalarını çalıştırmayı öğrenmeli. Bu sayede pekala ilköğretimin ilk sınıflarından itibaren matematik ve doğa bilimlerinde çok daha başarılı olabilirler.

Tabii ki üç yaşındaki bir çocuğun matematik bilgisine sahip olması beklenmez, ama bir parça çikolatayı ikiye böldüğünde bir sayı kavramı ve bölünebilirlik ilkesini öğrenebilir.

İşte bu görüşten yola çıkan araştırmacılar Gerhard Preiss ve Gerhardt Friedrich, okul öncesi çocuklara yönelik bir matematik dersi geliştirmişler.

Çocuk yuvasındaki ders küçük bir törenle başlıyor. Önce çocuklardan sessiz olmaları isteniyor, zira "Nörodidaktik" sistemde konsantrasyon her şeyden önemli. "Günaydın sevgili sayılar" faslından sonra bir çocuk arkadaşlarını sayıyor ve herkes oradaysa ders başlıyor.

Yere dizilen ve bir, iki ve üç olarak adlandırılan çemberlerin her biri bir evi temsil ediyor. Her çocuk, çember ev içindeki eşyalardan yani renkli oyuncaklardan sorumlu. Çocuklar, çemberlerin içlerindeki çeşitli oyuncakların sayısını ev numarasına göre ayarlamak zorundalar.

Eğitmenler ders sırasında farklı kılıklara bürünerek çocuklarla şakalaşıyorlar. Ve bu sistemle matematiğin gramer ya da karmaşık sözdizimlerinden daha kolay öğrenildiğini söylüyor Preiss. Her ders saatinden sonra küçükler yeni bir sayı öğreniyor ve böylece on dersten sonra sayılar çocukların ayrılmaz bir parçası oluyor.

İlkokulda dersler verimli değil!

İlköğretimdeki eğitimin verimli olmadığını savunan Max-Planck Eğitim Araştırmaları Enstitüsü gelişim psikologlarından Elsbeth Stern de birçok araştırma sonucunda çocukların, fizik kanunlarını sanılandan çok daha erken yaşta öğrenebildiklerini kanıtlamış.

Örneğin dördüncü sınıf öğrencileri hacimler içindeki yoğunlukları kavramanın ötesinde bunları bir koordinat sistemi içinde de yerleştirebilmişler. Bir deneyde dokuz yaşındaki çocuklardan her iki durumda da farkın iki olmasına rağmen, ikinin dörde ve dördün altıya oranla farklı olduğu kavramaları istenirken amaç yetişkinlerde bile yaygın olan düşünce hatalarını önlemekti.

Çocuklar, limon ve portakal sularını birbirine karıştırarak eşit tatta içecek üretmeye çalışırken "oran" kavramını da öğrenmişler. İki bardak limon suyu, dört bardak portakal suyuyla karıştırıldığında dört bardak limon suyunun sekiz bardak portakal suyuyla karıştırılmasıyla elde edilen tat elde ediliyordu ve meyve suyu orantısı daha sonra sarı ve turuncu renkte ağırlıklarla bir terazi üzerinde yeniden hesaplandı.

Niçin çabalayayım?

Çocukların hiçbir zaman biçimsel düşünmeyi öğrenememelerinden, eğitim sistemindeki hatalı yönelişler sorumlu tutulmakta.

Oysa çocuklar yabancı olmadıkları objelerle kendi başlarına yaptıkları deneyler sayesinde çok daha çabuk öğreniyorlar. Uygulamalı didaktiğin iyi işlemesi alıştırmalar sayesinde her beyinde varolan doğal güvensizliğin aşılmasına da yardımcı olduğuna dayanıyor.

Sonuçta düşünme, enerji gerektirir: Beynin sağlıklı işlemesi için bir insan günlük kalori ihtiyacının %18'ine gereksinim duyar, hatta bu oran küçük çocuklarda %50'ye kadar çıkar. İşte beyin bu yüzden her öğrenme ediminden önce bilinçsiz olarak bunun gerçekten gerekli olup olmadığını sorar.

Bu yüzden eğlenceli bir oyun gibi algılanan öğrenmenin yorucu olmadığı düşüncesi tamamen bir yanılgıdır. Öğrenme sırasında çok fazla dinlenme ya da tembellikle hiçbir yere varılamıyor. Zira o zaman da beyin "benim keyfim yerinde ne diye çabalayayım" diye sormakta.

Öğrencilerin sinirsel işletme mekanizmalarının bu yüzden sürekli yeni bilgilere yönelmeleri gerekir ki öğrenme değer kazansın. Değer- yararlılık analizi sırasında özellikle de önceden öğrenilenler devreye giriyor: Beyin yeni bir bilgi sayesinde ilginç bir şeyler hatırladığında öğrenme isteğini güçlendiren, dopamin ve asetilkolin gibi hormonlar daha yoğun olarak salgılanır. Beynin yeniden teşvik edilmesi yeni bilgilerin, daha önce bilinenlerle kenetlenmesi halinde gerçekleşir.

Genetik eğilimler

Bilim adamlarına göre bir de kalıtıma dayanan beğeniler söz konusu. Fransızca dersinden nefret eden bir öğrencinin bu dili öğrenmesi zordur. Ne kadar çaba harcarsa harcasın beyin nefret duygusu uyandırır.

Oysa doğuştan varolan eğilimler tam ters bir etki yaratarak daha kolay öğrenmeyi sağlar. Peki Fransızca'dan bu kadar nefret eden bir öğrenci nasıl oluyor da o kadar çok sözcüğü ve grameri öğrenerek sınıfını geçebiliyor?

Öğrenme, kendi kendisini teşvik eden bir süreçtir, diye yanıtlıyor beyin araştırmacıları bu soruyu. Burada en anlamsız reçete ise ezberdir. Çünkü salt ezberlemek uzun vadede kalıcı olmuyor. Bu durumda sinapslar, bilgilere özel bir anlam yüklemeden tamamen mekanik olarak kenetlenirler.

Oysa yeni sinir bağlantıları ancak sözcüklerin gerçekten kullanılmasıyla, yani belli bir duyguyla hatırlanmasıyla oluşmakta. Duygular, yeni bilgilerin güçlenmesinde etkilidir. Demek ki insan yeni kelimeleri sevgiyle ya da benzer duygularla kullandığında farkında olmadan bunların uzun vadeli olarak belleğine aktarmakta.

Tabii yeni bilgiler buraya giden yol üzerinde çok sayıda diğer bilgilerle birleşiyorlar. Beyin günde on kadar karmaşık bilgiyi depolayabilir. İşte bu yüzden öğleden sonra İnternette dolaşmak, okulda öğrenilenleri akıldan silmekte. Çünkü yeni bilgiler mümkün olduğunca çok bağlantılarla birleştirildiğinde kalıcı olmakta. Bilgiler ne kadar renkli olurlarsa, hatırlanmaları da o denli kolaylaşır.

Bu öğrenme stratejisinin olumlu yönü ise bilgilerin tıpkı çok gözlü bir dolaba yerleştirilmesine benzer şekilde depolanmasını sağlamasıdır. Çocuk, hatırlamak istediklerini böylece bir göz içindeki diğer bilgilerle birlikte çekip çıkarır.

Gündelik bilgiler daha kalıcı

Bellekte nelerin kalıcı olacağı rüyalarla da anlaşılmakta. Tabii eğer yeni bilgiler ertesi gün de kullanılıyorsa. Gündelik yaşamla ilgisi olmayan bilgiler uzun vadede kalıcı olmuyor. Araştırmalar örneğin Latince gibi bugün artık konuşulmayan dillerin, mantıklı düşünmeyi olduğu kadar öğrenmeyi de teşvik etmediğini göstermiş.

Peki, öğrencinin beynine en uygun ders biçimi nasıl olmalı? Almanya'daki bir lisede öğrenciler Fransızca dersinde ilk önce saygı ifade eden sözleri öğreniyorlar. Karşılıklı saygının öğrenme sırasında en önemli koşul olduğunu savunan Fransız eğitimci Pol Martin, "öğreterek öğrenme" stratejisini uyguluyor.

Bu sistemde her derste bir öğrenci öğretmenin yerini alırken Martin, sadece konuları dağıtıp, çalışmaları kontrol etmekle yetiniyor. Almanca konuşulmadığı müddetçe her şey serbest. Ders sakin bir toplantı gibi sürüyor ve hiç kimse dalga geçmiyor. Öğrenciler birbirlerine ihtiyaçları olduklarını öğreniyor ve bilgiler tıpkı beyinde olduğu gibi birbirine bağlanıyor.

Öğreterek öğrenme yöntemi yoğun bir hazırlık gerektiriyor ama öğrenciler çabalarının karşılığını da alıyorlar. Öğrenciler sadece 18 ay gibi kısa bir süre içinde, projelerini sergileyecek kadar büyük bir başarı elde etmişler çünkü. Sistemin diğer olumlu yönü de hataların öğretmen tarafından üzerinde fazla durulmadan düzeltilmesi. Çünkü hatalar üzerinde fazla durulduğunda tekrarlar yüzünden bazen sinapslarda istenmeyen bağlantılar oluşmakta.

Uygulamalı derslerin yararları

Öğrencileri yaşama hazırlayan diğer bir eğitim sistemi de matematik, kimya, yabancı dil gibi klasik dersler dışında sanatçı ve zanaatçılarla uygulamalı dersler almalarına dayanıyor. Öğrenciler bu derste gündelik yaşamla ilgili bilgiler öğrenirken, işsizlik durumunda neler yapabilecekleri konusunda da fikirler ediniyorlar. Böylece aldıkları eğitim onlara toplum içinde hangi becerilerle ayakta kalabileceklerini gösteren bir nitelik kazanmakta.

Nilgün Özbaşaran Dede

Kaynak: Spiegel 27/2002


Yorumlar - Yorum Yaz
Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat