Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam55
Toplam Ziyaret407184

Murat Kaymak

Mustafa Kemal Atatürk/Samsunda Öğretmenlerle Konuşma

Sunuş:

23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla Atatürk’ün 22.09.2004 tarihinde “Samsun İstiklal Ticaret Okulu”nda öğretmenlerle yaptığı konuşmanın Hâkimiyeti Milliye’nin 25 Eylül tarihinde yayınlanan nüshasındaki konuşmanın tam metnini yayınlıyoruz.

Atatürk’ün eğitimle ilgili söylevlerinin arasında bu konuşmanın özel bir yeri vardır. Çünkü bu konuşmada neden eğitim politikamızın milli olması gerektiği çok açık biçimde konulduğu gibi konuşmanın başında milli eğitimin temel amacının, aracının ne olduğu da ortaya konmuştur. “En hakiki mürşit ilimdir” sözü bu konuşmada geçer. Ayrıca eğitimin önemi, öğretmenlerin eğitimdeki yeri, Cumhuriyet ile birlikte başlayan yeni dönemdeki asli görevleri de yine bu konuşmada ortaya konmuştur.

Not: İtalikler tarafıma aittir.

MK

Mustafa Kemal Atatürk/Samsun Öğretmenleriyle Konuşma(22. 9. 1924)Samsun İstiklâl Ticaret Mektebinde öğretmenler tarafından verilen çay, ziyafetinde.
Muhterem Hanım, Muhterem Beyefendiler;
Bu çay ziyafetini tertip edenlere sureti mahsusada teşekkür ederim. Bu vesile beni, Samsun'un çok münevver bir muhitinde bulundurmuş oldu. Bu vesile beni dimağları ilim ve fen ile müzeyyen olan kıymetli insanlardan mürekkep bir heyetin huzurunda pek mes'ut etti.
Efendiler;
Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir. Yalnız, ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü idrâk etmek ve terakkiyatını zamanla takip eylemek şarttır. Bin, ikibin, binlerce sene evvelki ilim ve fen lisanının çizdiği düsturları, şu kadar bin sene evvel bugün aynen tatbika kalkışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir. Çok mesut bir his ile anlıyorum ki, muhataplarım bu hakikatlara nüfuz etmişlerdir.Mes'udiyetim yükseliyor. Şununla ki, muhataplarım tahtı talim ve terbiyelerinde bulunan yeni nesli de hakikatin nurlariyle tulu una müessir, âmil olacak surette yetiştireceklerini vaad etmişlerdir. Bu, cümlemiz için iftihara şayan bir noktadır.
Muhterem Efendiler;
Hemşiremiz Hanımefendi ve ondan sonra beyanatta bulunan muhterem, hassas arkadaşlarımız uzak maziyi çok güzel işaretle tavzih ettiler. Yakın mazinin acılarını da hakikaten kalbleri dilhun edecek tarzda beyan buyurdular. Bu vesile ile, şahsıma ait çok teveccühatta bulunmak nezaketini ibraz buyurdular. Bu teveccühatm samimî kalblerden sünuhu itibariyle şüphesiz çok memnunum, mütehassisim ve müteşekkirim. Yalnız sizden olan bir şahsa, sizden fazla ehemmiyet atfetmek, her şeyi bir ferdi milletin şahsiyetinde temerküz ettirmek, maziye, hale, istikbale, bütün bu edvara ait bir heyeti içtimaiye mesailinin tavzih ve tebarüzünü, böyle yüksek bir heyeti içtimaiyenin mütevazi bir şahsiyetinden beklemek elbette ki lâyık değildir. Elbette ki lâzım değildir.
Muhterem kardeşler!
Memleket ve milletin hayat ve âtisine olan muhabbet ve hürmetimden dolayı huzurunuzda bir noktai hakikati izaha mecburum.Vatandaşlar, vatandaşınız herhangi bir şahsı istediğiniz gibi sevebilirsiniz. Kardeşiniz gibi, arkadaşınız gibi, babanız gibi, evlâdınız gibi, sevgiliniz gibi sevebilirsiniz. Fakat bu sevgi sizi, mevcudiyeti milliyenizi bütün muhabbetlerinize rağmen herhangi bir şahsa, herhangi bir sevdiğinize vermeğe saik olmamalıdır.Bunun aksine hareket kadar büyük hata olamaz. Bir millet için, bir millet varlığı, bir millet şerefi ve haysiyeti, bir millet büyüklüğü için bu kadar hata olamaz. Ben mensup olduğum büyük milletimin böyle bir hatayı artık irktiâp etmiyeceğine kâmil itimada sahip olmakla müsterih ve müftehirim.Arkadaşlar,
 Ben ve benim gibi birçok vatandaşlar, kardeşler bundan beş, beş buçuk sene evvel vatanı aslîi millet, ümitsiz felâkete düştüğü zaman muvazzaf oldukları, vicdanen, namusen, haysiyeten mükellef bulundukları vazifeyi yapmak mevkiinde kaldılar. Bunu bittabi yapacaklardı. Yapmaları mecburî idi, vicdanî idi, insanî idi, namusu millî icabı idi. Ben bu mukaddes esasların haricinde hareket edebilir mi idim?
Efendiler;
Elbette edemezdim. Türk milletinin hakikî hiçbir ferdi bu icabatın haricinde hareket edemezdi efendim. Ben elbette bu elîm manzara karşısında vicdanımın emirlerine muhalif, namusu milliyemiz hilâfında hareket edemezdim. Mensup olmakla müftehir bulunduğum yüksek heyeti içtimaiyenin yüksek haysiyetine elbette münafi hareket edemezdim. Bence mensubiyetiyle müftehir bulunduğum milletin hiçbir ferdi bu icabı namustan asla inhiraf etmemiştir. Eğer bundan müstesna gösterilenler varsa emin olunuz aziz namuskâr vatandaşlar, onların kalb ve vicdanı milletimizin müşterek vicdanı nezihinden hiç ilham almamış, kapkara sefil vicdanlardır.
Efendiler,
Bizim milletimiz derin, amik bir maziye maliktir. Milletimizin hayatı asarını düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin herbirine muadil olan ne büyük Türk devirlerine kavuşturur. Bütün bu edvarda dikkat buyurunuz Türk kendi ruhunu, benliğini, hayatını unutmuş; nereden geldiği belirsiz bir takım rüesanm şuursuz vasıtası olmak mevkiine düşmüştür. Türk milleti kendi benliğini, kendi dimağını, kendi ruhunu unutur gibi olmuş ve mevcudiyetiyle herhangi bir maksada, neticesi zillet olan, esaret olan, fisebilillâh köle olmaya müncer olan hakîr bir hedefe sürüklenmiştir. Millet maalesef bu hali gafleti çok idame etti, bu yüzden her türlü sefaletlere ve mahkûmiyetlere uğramaktan kendini kurtaramadı. Bütün bu tebaiyetleri aldığı gayri millî terbiyenin icabatı olduğunu farketmeksizin muhkem bir terbiyenin eseri olduğu kanaatiyle tatbik ediyordu. Esası terbiyet, hedef ve mahiyeti terbiyet ne büyüktür. Bu hususta istikamet yanlış ise ve koskoca bir millet emniyet ve itimat ettiği kitaplardan; mukaddes kitaplardan istişhad ederek rehber olduklarını iddia edenlerin sözlerine inanarak yürürlerse ve bu yürüyüş istikameti kendilerini mahv ve izmihlale düşürürse, kabahat bu istikameti takip eden nezih, halûk, fedakâr, rehberlerine itimat eden zavallı halktan ziyade rehberlere ait değil midir?
Efendiler;
Söz söyliyen arkadaşlarımızdan biri bana nereden ilham ve kuvvet aldığımı sordu. Bu suale kısa bir cevap vermek isterim.Diyebilirim ki, bugünkü intibahı, düne, maziye medyunuz. Herhalde babalarımızın, analarımızın, mürebbilerimizin ruh ve dimağlarımızın inkişafında feyizli tesirleri vardır. Gerçi biz, belki burada bulunanların kâffesi dünyaya geldiğimiz zaman bu topraklar üzerinde yaşıyanlarla beraber, kahhar bir istibdadın pençesi içinde idik. Ağızlar kilitlenmiş gibi idi. Muallimler, mürebbiler yalnız bir noktayı dimağlarda yerleştirmeğe mecbur tutulmakta idi. Benliğini, her şeyini unutarak bir heyulaya boyun eğmek, onun kulu, kölesi olmak. Bununla beraber tahattur etmek lâzımdır ki, o tazyik altında dahi, bizi bugün için yetiştirmeğe çalışan hakikî ve fedakâr muallimler, mürebbiler eksik değildi. Onların bize verdikleri feyiz elbette esersiz kalmamıştır.Şimdi burada bir zatı âliye tesadüf ettim. O, benim rüştiye birinci sınıfında muallimim idi. Bana henüz iptidaî şeyler öğretirken istikbal için ilk fikirleri de vermişti. Efendiler, izah etmek istiyorum ki, ilk ilham ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından, terbiyesinden alınır. Bu ilhamın mazharı inkişaf olması, millet ve memlekete hizmet edebilecek kudret ve kabiliyetini bahşedebilmesi için millet ve memlekete büyük, derin alâka yaratan fikir ve duygularla her an takviye olunmak lâzımdır. Bu fikir ve duyguların membaı bizzat memleket ve millettir. Milletin müşterek arzu ve temayülüne temas etmek ve onun icabatına hasrı mevcudiyeti, hareketi düstur bilmek hakikî yolda yürüyebilmek için yegâne esastır. Bir milletin efradında hâkim olmak, lâzimürriaye olmak icabeden milletin müşterek arzusu, maşerî fikridir. Bir insan memleket ve milletine nafi bir iş yaparken, nazarından bir an uzak bulundurmamağa mecbur olduğu düstur milletin hakikî temayülüdür.
Binaenaleyh Efendiler;
Arkadaşımızın sorduğu ilham ve kuvvet membaı milletin kendisidir. Milletin müşterek temayülünü, umumi fikiri olduğunu münkir olanlar da vardır. Bu gibileri cümleniz çok işitmişsinizdir. Memleketimizin ve milletimizin başına gelmiş olan bunca felâketler hiç şüphe etmemelidir ki, bu gafil insanların memleketin talih ve iradesini ellerinde tutmuş olmalarından ileri gelmiştir.
Efendiler;
Bir heyeti içtimaiyenin mutlaka maşerî bir fikri vardır. Eğer bu her zaman ifade ve izhar edilemiyorsa, onun ademi mevcudiyetine hükm olunmamalıdır. O fiiliyatta behemehal mevcuttur, varlığımızı, istiklâlimizi kurtaran bütün ef'al ve harekât, milletin müşterek fikrinin, arzusunun, azminin yüksek tecellisi eserinden başka bir şey değildir.
Arkadaşlar,
Bugün vasıl olduğumuz netice şüphe yok, çok şayanı memnuniyettir, ümit bahştır.
Fakat bu memnuniyeti mahfuz tutabilmek için, ümitleri sahai fiiliyata koyabilmek için bundan sonra dikkat edilecek noktalar da çoktur. Son söz söyliyen hoca Efendinin beyanatından mülhem olarak arzedeyim ki, en mühim, en esaslı nokta terbiye meselesidir. Terbiyedir ki, bir milleti ya hür, müstakil, şanlı, âli bir heyeti içtimaiye halinde yaşatır, ya bir milleti esaret ve sefalete terkeder.
Efendiler;
Terbiye kelimesi yalnız olarak kullanıldığı zaman herkes kendince maksud bir medlule intikal eder. Tafsilâta girişilirse terbiyenin hedefleri, maksatları tenevvü eder. Meselâ dinî terbiye, millî terbiye, beynelminel terbiye... Bütün bu terbiyelerin hedef ve gayeleri başka başkadır. Ben burada yalnız yeni Türk Cumhuriyetinin yeni nesle vereceği terbiyenin millî terbiye olduğunu kat'iyetle ifade ettikten sonra diğerleri üzerinde tevakkuf etmiyeceğim. Yalnız işaret ettiğim mânayı kısa bir misal ile izah edeceğim.
Efendiler;
Yeryüzünde üç yüz milyonu mütecaviz İslâm vardır. Bunlar ana, baba, hoca terbiyesiyle, terbiye ve ahlâk almaktadırlar. Fakat maalesef hakikati hâdise şudur ki, bütün bu milyonlarca insan kütleleri şunun veya bunun esaret ve zillet zincirleri altındadır. Aldıkları mânevi terbiye ve ahlâk onlara bu esaret zincirlerini kırabilecek meziyeti insaniyeyi vermemiştir, veremiyor.
Çünkü hedefi terbiyeleri millî değildir.
Efendiler;
Millî terbiyenin ne demek olduğunu bilmekte artık bir gûna teşevvüş kalmamalıdır. Bir de millî terbiye esas olduktan sonra onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da millî yapmak zarureti gayri kabili münakaşadır. Millî terbiye ile inkişaf ve îlâ edilmek istenilen genç dimağları bir taraftan da paslandırıcı, uyuşturucu, hayalî zevaitle doldurmaktan dikkatle içtinap etmek lâzımdır.
Hoca Efendi bu fikrini izah için "Vettini vezzeytûni ilâh..." âyetini kendince tefsir ettiler. İncir ve zeytin çekirdeğinden düstûr çıkardılar. Birindeki kesreti diğerindeki vahdeti işaret ettiler.Âyetin medlulü bu mudur? değil midir? Bir şey demeyeceğim. Yalnız bu seyahatim esnasında bittesadüf bu âyetin mazmununu ben diğer bir hoca Efendiden sormuştum. Bunun için yarım saat kadar mütaleaya ihtiyacı olduğunu söyledi. Ömrünü medreselerde ulûmu diniye tederrüs ve tedrisiyle geçiren bir zat bir kitabın bir satırını Türkçe ifade edebilmek için böyle bir ihtiyaç dermeyan ederse millet, efradı millet ne desin?
Onun için Efendiler;
Genç neslin dimağını yormadan onun her şeyi ahz ve bel'e müstait elvahı, hakikat izleriyle tezyin olunmalıdır.
Muhterem Efendiler;
Bu içtimada söylenen sözler o kadar hissiyatımı, rikkatimi mucip oldu ki, samiamda o kadar ilâhî bir ahenk vücude getirdiki, bunu bozmamak için bir kelime bile telâffuz etmek niyetinde değilim. Fakat huzurunuzun ruhumda hasıl ettiği gayri kabili zapt tahassüs beni beyanı hissiyat ve efkâra şevketti.Beni dinlemek zahmetine katlandığınızdan dolayı cümlenize teşekkür ederim.Hâkimiyeti Milliye: 25 Eylül 1924 (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II, S. 194-199)
Hava Durumu
Anlık
Yarın
5° 2°
Saat