Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam129
Toplam Ziyaret407893

Murat Kaymak

Akıllı Maymun Toplumları

Doğan Kuban

21. yüzyılda yaşamı sürdürebilmenin tek yolu var: Aklın gerçekten egemen olduğu bir düzenin kurulması. Kişi hayalci, deli, dengesiz olabilir. Toplum olamaz. Rasyonel bir yönetimi olmayan bir tımarhane kuramazsınız. Bunun temelinde rasyonel bir eğitim ve öğretim sistemi olması gerekiyor. Toplum düzeninin kişisel inançla, kişinin irrasyonel tavrı, bilinçaltı dünyası ile ilgisi yok. Çünkü bunların programı olmaz. Dünyaya teknoloji egemen. Teknoloji bilime dayalı. Bilim de akla. Çağdaş dünyada bunu yerine geçecek bir algoritma söz konusu değil.

Politika, ekonomi, savaş, barış, yaratılış, yaşam, ölüm, inanç gibi kavramların akılcı düzenle çelişmesi bağlamında söylemler geliştiren garip adamlar dünya tarihi boyunca olmuştur. Bugünkiler de, 1000 yılında kıyamet kopacak diye velvele çıkaranların torunları olmalı. Kimse ‘Bu otomobiller, bombalar, telsiz telefonlar, gökdelenler akıl ve bilim dışında hangi öğretinin ürünleri?’ diye sormaz. Çünkü bunlar soru değil. Çağımızın sorunu, insanoğlunun dünya yüzündeki yaşamını sürdürebilmesinden ibarettir. Bunun ayrılmaz eki de insanların yaşama hakkının ellerinden alan sömürü düzeninin ortadan kaldırılmasıdır.

Yüz binlerce yıllık bir evrim dönemi geçmesine karşın hâlâ açlıktan ölen insanların var olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dünyanın zengin ve gelişmiş toplumları giderek azalan dünya nimetlerinin çoğunu elde tutmak için politik, ekonomik ve askeri güçleriyle, insani ve demokratik maskeler arkasında, egemenlik ve sömürü programlarını fakir ve açlara dayatıyor. Halkları aç kalmış eski sömürgelere yardım eden kurumları bile onlar kuruyor. İnsafsız bir tarihi sahtekârlığın, çeşitli kılıklarda, yüz yıllardır değişmeyen ilkelerle çalıştığı söylenebilir.

 

BARBARLIK VE RÖNESANS

Toplumlar arasında, ya da aynı toplumun insanları arasında bazen birkaç yüz katı bulan gelir farklarının varlığını kabul eden bir dünyada, zengin ülkelerin insancıl duygularla davrandıklarının ve uygar olduklarını söylemek yalandır. İnsan denen maymun azmanı, resim yapıp, keman çalsa da maymunlar kadar eşitlikçi değildir. Biraz abartırsak, insanlar kendi hemcinslerini acımadan öldüren en vahşi yaratık olduğu için, uygarlık denilen lüksü yarattıkları da söylenebilir. Bu lüksün içinde insana acımak diye bir şey var. Fakat Amerikalı kadınlar bir gün koku kullanmazlarsa Haiti’yi bir ay doyurabileceklerini düşünecekleri bir uygarlık aşamasına ulaşmadı. Kuşkusuz dünyanın öbür insanları da öyle.

Bu keman çalan maymunun vahşiliği ve kan içiciliğinin en reddedilemez kanıtı, çağdaş uygarlığın başlangıcı olarak övülen İtalyan Rönesans’ıdır. En acımasız despotların yaşadıkları o dönemde sanat ve hümanizmanın en görkemli çağlarından biri gerçekleşmişti. Jacob Burchardt’ın ünlü ‘Rönesans Kültürü’ adlı kitabı, İtalyan despotizmini ve despotları anlatarak başlar. Çılgın bir cinayetler silsilesi içeren 15-16. yüzyıllarda Rönesans denilen uygarlık çiçeğinin yetişmesi, insan doğasının karmaşık, rasyonel ve irrasyoneli, güzeli ve vahşeti birlikte yaşatan güvenilmez yüzünü sergiler.

Ne yapalım ki insan budur. Bir toplumun bir önceki lideri bir milyon kişi öldürtmenin sorumluluğunu üstlenir. Bir sonraki barış ödülü alır. Dünya endişe veren bir geleceğe hazırlanıyor. Atmosfere salınan CO2’in yarattığı sera etkisinin ve jeolojik değişikliklerin olumsuz etkilerinin ölçülebilir hale geldiği bir dünyada, iklim değişikliği tartışılıyor. Hükümetlerin bu sorunu programlarına koymaları, kuşkuya yer vermeyecek şekilde tehlikenin kapıda olduğunu anlatıyor. Aynı sorun enerji konusunda da var.

Türkiye’nin artan nüfusu, ekonomik darboğazları, yakın gelecekte olası bir açlıkla savaşı öngören alternatif enerji üretimi programları hazırlaması gerek. Oysa kuraklaşma ve enerji darlığı konusunda topluma umut verecek programlar yerine, iliğine kadar politize olmuş bir ortamda, günlük yaşamı dolduran içi boş dedikodulardan baş alamıyoruz. Güncel bilgiyi analiz edemeyen, çağdaş kavramları yaşama katamayan, kurumları kurumsallaştıramayan, yağma üretimini gelişme üretimine dönüştüremeyen cahil toplumlar, akıntıya kapılmış gidiyorlar. Biz de buna dahiliz.

Fakat bu bir kader değildir. 21. yüzyılda köle olmadan yaşamak ve aç kalmamak, kahramanlık değil sadece akıl gerektiriyor. İmparatorluklar kurmuş, her ulus kadar cesur, her ulus kadar zeki olan Türkler, kanımca, Aziz Nesin’in dediği gibi aptal değil, aptalla aynı semptomları gösteren cahil kategorisinde yaşıyor. Bu cehalet, profesörden okumamış köylüye kadar, geniş bir yelpaze içinde, her alanda boy gösteriyor. Bağnazlık, örgütlenmemişlik, kentlileşmemişlik, ortaçağ davranışları sergilemek, mahalle takımı gibi particilik, birbirinin hakkına saldıran insanlar disiplinsiz bir toplum oluşturuyor.

Yine de onulmaz bir iyimser olarak, elimizdeki olanakları kullanacak kadar birikimimiz olduğuna inanıyorum.

 

GÖĞÜSLEYECEK BİRİKİMİMİZ VAR

Politikaya bulanmış yağmayı ya da yağmaya bulanmış politikayı göğüsleyecek bir toplum olduğumuza inanmak zorundayız. İslam dünyasının çok önündeyiz. Yeniden bir şey keşfetmek de gerekmiyor. Dünyada var olan bilgiye, yeteri kadar sahip olmasak bile, ondan haberdarız.

Nereden çıktığı belli olmayan ağaç kurtları gibi insanların kirlettiği iki tür bilgi var: Biri kendimiz hakkında, diğeri dünya hakkında. Birinci grupta bir parçalama komplosunun öğeleri sırıtıyor. Türkiye’nin Türk, Kürt, Müslüman, Alevi, Hıristiyan, Yahudi insanları, ortaçağdan bu yana birlikte oturuyorlar. 19. yüzyıl misyonerlerinin ve casuslarının anılarını okursanız ve ortaçağdan bugüne Anadolu tarihi biliyorsanız, özellikle Doğu Anadolu’nun nasıl bir mozayik olduğunu da biliyorsunuzdur.

Ve ne kadar politik oyun oynansa da, bu insanların 21. yüzyılda birlikte oturmaktan daha iyi bir şansları yok. Türkiye’de sağlıklı politik açılım 21. yüzyılı ortak bir yaşamı sürdürebilme dönemi olarak programlamaya bağlı. Bunu bilinçlendirme, insan özgürlüğü bağlamında, dünyaya örnek olacak uygar davranışlara olanak verebilir.

Eğer yirmi yıl sonra Doğu ve Güney Anadolu’da oturan Türklere, Kürtlere, Araplara ve Süryanilere kuraklık olduğu, Dicle ve Fırat’ın suları yarıya indiği söylendiği zaman, ne yapacakları sorulursa, yanıtı Batı’ya göç etmek olmamalı. Çözümü orada gerçekleştirmek için şimdiden her boyutu ile işbirliği gerektiren bir program gerek.

1923’den bu yana 86 yıl geçti. Türkiye’de adam başına yıllık gelir, ülke fakirler arasında olsa da, dünya ortalamasına göre fena değil. Doğudaki fakir halkımızın ekmeğine toprak katarak yiyen Haiti’liden daha iyi durumda olduğunu söyleyebiliriz.

Gerçi biz de, dünyanın fakir milyarları gibi, televizyonlarında sergilenen sanayi dünyasına biraz teğet yaşıyoruz. Fakat 21. yüzyıl krizini atlatacak potansiyele sahip olduğumuza inanmamız gerekir. Böyle bir inanç olmazsa, medya denilen beyin yıkama aracının pazarladığı hamburger haberler ve Coca Cola yorumlarla yaşamak, umutsuz bir kader perspektifine dönüşür.

 

BU ÜTOPYA DEĞİL

Dünyanın daha iyi bir gelecek bekleyen halkları 2020-50 arasında dünyanın hâlâ aynı düzende yaşayacağını sanarak aldanıyor. Bu Türkiye’nin bütün dünya ile ortak sorunudur. Politik yaygaraların dili artık çok eski. Yakın gelecekteki ekonomik ve fiziksel koşulları doğru değerlendiren bilimsel öngörülerin toplumlara ulaştırılması sadece demokrasi gereği değil, insanlık gereğidir. Dünyanın her köşesinde sömürücü kapitalist vizyonun dayatmasını aşmış, insanlığın geleceğini sürdürebilme endişesi taşıyan rasyonel düşüncenin egemenliğini sağlamak ortak insanlık sorunudur.

Zorbalık ve sömürü altında yaşamış zavallı insanlar ve onları aldatmakta devam edenler böyle düşüncelere fantezi ve ütopya demekta devam edeceklerdir. Ne var ki burada bir cennet hayali söz konusu değil. Sadece bu planet üzerinde yaşamın sürdürülebilmesine bir olanak arıyor. Buna ütopya olarak bakanlar ancak akbabalar olabilir.

12.02.2010/Cumhuriyet Bilim Teknik

Hava Durumu
Anlık
Yarın
8° 3°
Saat