Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam40
Toplam Ziyaret407388

Murat Kaymak

Milli Eğitim'de İki Büyük Başarı

Prof. Dr. KEMAL AÇIKGÖZ

Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Yönetimi Teftişi Planlaması ve Ekonomisi Anabilim Dalı Başkanı

55. hükümet Batılı ölçülere göre kısa, Türkiye ölçülerine göre orta sayılabilecek bir süre işbaşında kaldıktan sonra, bilinen siyasal gelişmeler sonunda yerini başka bir hükümete bırakmak üzere çekildi. 55. hükümetin kuruluşu ülkenin çok tehlikeli bir eğik düzlemde hızla kaydığı bir ortamda gerçekleşmişti. Ülkede iki büyük tehlike geri dönme çizgisini aştı aşacak bir düzeye gelmişti. Bunlardan birincisi ayrılıkçı terör idi. İlk şiddet eylemine 1984 yılında başvurduktan sonra ayrılıkçı terör yıllar içinde yaygınlaştı ve derinleşti.

İkincisi, şeriatçı akımların olağanüstü bir ekonomik ve siyasal güç elde etmiş olmaları idi. Yıllar içinde güçlenen şeriatçı akımların önünde tek başına iktidar olma adımı kalmıştı. Görünüşe göre zaman şeriatçı akımların lehine işliyordu. Ülkenin kötü işleyen -ya da işlemeyen- demokrasisi, demokrasiye karşıt akımların güçlenmesine hizmet eder duruma gelmişti. Bu siyasal görüntünün arkasında daha karanlık bir tablo yer alıyordu: Eğitim örgütü büyük ölçüde ele geçirilmişti. Yıllarca süren merkez sağ iktidarlar süresince sessiz bir biçimde kadrolaşılmıştı. Eğitim örgütündeki okul müdürlüklerinin çoğu şeriat özlemli kişilere verilmişti. Milli Eğitim Bakanlığı merkez örgütünde merkez sağ eğilimliler bile azınlığa düşmüştü. Bakanlık tümüyle politikanın içine çekilmiş, yapılan tüm atama ve işlemler eğitimsel olmak yerine siyasal olmak noktasına gelmişti. Bu durum yalnızca Milli Eğitim Bakanlığı'ndaki kadrolaşma ile sınırlı da değildi. Tersine kamunun gözü iyi kötü Milli Eğitim Bakanlığı üzerine çevrilmişken asıl büyük değişme öbür bakanlıklarda gerçekleştiriliyordu. Polis örgütü, valilik ve kaymakamlıklar, Sağlık Bakanlığı gibi Milli Eğitim Bakanlığı'ndan sonra ülkede en yaygın örgütü bulunan bakanlıklarda çok sayıda imam-hatip lisesi kökenli kişi görev almıştı. Bunun nedeni, geçen yıllarda imam-hatip liselerinin sessiz sedasız genel liselerin yerini almış olmasıydı. İmam-hatip liselerinden mezun olanların pek azı İlahiyat Fakültelerine kaydolurken, çoğu kamu yönetimi, siyasal bilgiler, tıp gibi önceki öğrenimleri ile ilgisiz alanlara girmek için yarışıyorlardı. Neydi bu gençleri çeken? Bir rastlantı mı? Bir rastlantı ise, Harp Okullarına girebilmek için yürütülen kararlı, sabırlı mücadele de bir rastlantı mı idi? Elbette değildi. Üstelik bir yandan imam-hatip liseleri genişlerken, öbür yandan ülkenin diyanet örgütünde ilkokul mezunları hâlâ büyük çoğunluğu oluşturuyordu. Ülkede 22 ilahiyat fakültesi açılmıştı. Yetmemişti, diyanet örgütünde çalışan lise mezunlarını eğitmek için 6 ilahiyat meslek yüksekokulu açılmıştı. Kuruluşta öne sürülen gerekçe bir süre sonra sessizce unutturuluyor ve bu okullara da başlangıçta öngörülen memuriyet deneyimi koşulunun tersine lise mezunları alınıyordu. Yani, diyanet örgütünde çalışanların eğitim düzeylerinin yükseltilmesi unutulmuştu; bunun yerine bir bakıma mevcut ilahiyat kapasitesi biraz daha arttırılmıştı. Tıpkı 12 Eylül 1980'den sonra bir ara imam-hatip lisesi açılmasına hoş bakılmaması üzerine şube açma uygulaması gibi. Kısaca, hangi yol denenirse bir süre sonra iflas ediyor ve tersine işlemeye başlıyor. Eğitimin dinsel karakteri adım adım gelişiyordu. İmam-hatip okulları adeta genel eğitimin yerini almıştı.

Öte yandan ülke, temel eğitimi 5 yılda tutan dünyadaki 5-6 ülkeden biri olmaya devam ediyordu. Toplumsal ve ekonomik göstergeleri Türkiye'den çok daha geride olan birçok ülke zorunlu temel eğitimi çoktan 8, 9 hatta 12 yıla çıkarmıştı. Eğitimdeki bu içerik ve biçim geriliği ne Türkiye'nin gelişme eğrisi ile ve kendisi için öngördüğü hedeflerle uyuşuyordu ne de bu yüzyılın birinci yarısında Atatürk' ün öncülüğünde Cumhuriyetin kurucu kuşağının tüm dünyanın hayretleri arasında gerçekleştirdiği büyük eğitim atılımları ile uyuşuyordu.

İşte bu ortamda 28 Şubat 1997 kararları alındı. Günün hükümeti sahneden çekildi ve 55. hükümet kuruldu. Milli Eğitim Bakanlığı'na Hikmet Uluğbay adlı, o güne kadar adı pek bilinmeyen, Demokratik Sol Partili bir milletvekili atandı. Önünde, Milli Eğitim Bakanlığı'ndaki kadrolaşmalar, temel eğitimin 8 yıla çıkarılması, birikmiş öğretmen sorunları gibi çözüm bekleyen pek çok konu vardı.

Bu noktada, tarihin ve bilimin nesnel ölçütlerine başvurmak zorundayız. Sayın Uluğbay'ın bakanlığı döneminde bu satırların yazarına göre çok önemli iki adım atılmıştır. Birincisi, 8 yıllık zorunlu ilköğretimi getiren 4306 sayılı yasanın çıkarılmasıdır. Bu yasa ile Türkiye'nin 24 yıldır gerçekleştiremediği zorunlu ilköğretimi 5 yılın üzerine çıkarma hedefine ulaşılmıştır. Türkiye için geç kalınmış bir aşamadır. Ancak, geç kalınmış olması gerçekleştirilmesinin kolay olacağı anlamına gelmemektedir. Büyük bir iş başarılmıştır. İyi hazırlanmış bir finanse desteği ile ve temel eğitimde öngörülenin kalite yükseltilmesi ve yapı değişikliği ile koşut olarak ele alınan bu değişiklik gerçek ve kalıcı bir başarıdır. Taşımalı eğitimin yaygınlaştırılması, 8 yıllık okul götürülemeyen bölgelerde yatılı bölge okullarına öncelik verilmesi 4306 sayılı yasanın kamuoyunun ilgisini çeken yanlarından öte Türk toplumuna önemli eğitim olanakları açacak uygulamalardır. Son 20 yıldır Türkiye'de yatılı okulların tasfiyesi süreci yaşanmakta idi. Bundan zarar gören doğrudan doğruya yoksullar ve köylüler idi. Anadolu'da binlerce köyde çocuklar ailelerinin yoksulluğu, geriliği, bilinçsizliği yüzünden ilkokula gidemiyorlardı ya da en çok ilkokul öğrenimi görebiliyorlardı. Ülke, nüfusunun önemli bir kısmını eğitimsiz bırakmak gibi olumsuz bir noktaya sürüklenmişti. Elbette bunun bireyler için, aileler için ve ülke için pek çok siyasal, toplumsal ve ekonomik olumsuz sonuçları oldu. Milli Eğitim Bakanlığı'nın son bir buçuk yılda 8 Yıllık Zorunlu İlköğretim ile birlikte uygulamaya başladığı politikalar bu yönde atılmış olumlu adımlar olarak şimdiden tarihteki yerini almıştır. Ancak, başarıya ulaşmak için yürünmesi gereken daha uzun bir yol olduğu da açıktır.

Sayın Uluğbay'ın sessizce gerçekleştirdiği ikinci önemli başarı ise çıkarılan bir yönetmeliğin içinde saklıdır: Milli Eğitim Bakanlığı 23 Eylül 1998 tarih ve 23472 sayılı Resmi Gazete'de ''Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı eğitim kurumları yöneticilerinin atama ve yer değiştirmelerine ilişkin yönetmelik'' yayımlanmıştır. Bu çok önemli yönetmelikten kısaca söz etmeden yönetmeliğin düzenlediği konularda bugüne kadar Milli Eğitim Bakanlığı'ndaki uygulamalardan kısaca söz etmekte yarar vardır.

Anılan yönetmeliğin yayımlandığı tarihe kadar Milli Eğitim Bakanlığı, bu yazının girişinde kısaca değinilen karmaşayı yaşıyordu. 70'li yıllardan beri bakanlıkta aşırı bir politizasyon yaşanıyordu. Eğitimin yalnızca yönetim kademelerine değil, zaman zaman hizmetli düzeyine kadar siyasal kararlarla atamalar yapılabiliyordu. Eğitim yöneticilerinin seçimine ve atamasına ilişkin nesnel kurallar yoktu ya da tek tük kural da işletilemiyordu. Eğitimin politizasyonu olarak nitelenebilecek bu konu, ülkenin en önemli eğitim sorunlarından biri olarak çok uzun bir süreden beri çözüleceğine daha da ağırlaşarak süregeliyordu. Siyasal atamalar öğretmenlerin tüm güdüsünü öldürüyor, bakanlık merkez ve taşra örgütleri ile okullar hizmet gereklerine uygun nitelikleri taşımayan, uygun kariyerde olmayan, liyakatsiz, sicili bozuk, kıdemsiz yöneticilerle dolup taşıyordu. Kuşkusuz, bakanlıkta pek çok sayıda iyi nitelikli yönetici de bulunmakta idi. Fakat, izlenen olumsuz siyasalar tıpkı ekonomideki ''Kötü para iyi parayı kovar'' kuralı gibi ''Kötü yönetici iyi yöneticiyi kovar'' biçiminde sonuç veriyordu.

Yukarıda anılan yönetmelik işte bu olumsuzluğu tümden düzeltecek niteliktedir. Belki tek tek maddelerine bakıldığında eleştirilecek, geliştirilecek yanlar da bulunabilir. Ancak, yönetmelik yöneticilerin siyasal ölçütlerle seçilmelerini, atanmalarını ortadan kaldırmaktadır. Ayrıca, getirdiği hükümlerle Milli Eğitim'de kurumları sınıflamakta, her sınıf için gerekli nitelikleri saymakta, yöneticilerin atanmasında sınav koşulunu getirmektedir. Yine anılan yönetmelikle yöneticilerin hizmet içi eğitimden geçmeleri öngörülmekte ve buna ilişkin düzenlemeler getirmektedir. Tüm bu yeniliklerin ürünleri şimdiden görülmeye başlanmıştır. Bu gelişmelerin mimarı olarak da 55. hükümetin satışsız, medyatik olmayan, mütevazı Milli Eğitim Bakanı Sayın Hikmet Uluğbay şimdiden Türkiye'nin unutulmaz Milli Eğitim Bakanları arasında yerini almıştır.

5 Ocak 1999/Cumhuriyet

Hava Durumu
Anlık
Yarın
6° 1°
Saat