Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam131
Toplam Ziyaret407895

Murat Kaymak

Üniversite ve YÖK Sorunu...

Prof. Dr. Aydın AYBAY

Yapısındaki kimi değişikliklere karşın Cumhuriyet döneminde aynı adla varlığını sürdüren ''Darülfünun'' (Fenler Evi), 31 Mayıs 1933 tarihinde kabul edilen 2252 sayılı ''reform'' yasasıyla ''ilga'' edilmiş; aynı yasayla ''Maarif Vekâletince yeni bir üniversite kurulması'' öngörülmüştür.

Öğrenim gördükleri öğretim ya da eğitim kurumlarının yaşının 500 yılı geçtiğini söyleyen ve bununla övünen kişilere şunu sormak gerekir: Üniversite ya da lise adıyla andığımız bugünkü Batı kökenli öğretim ve eğitim kurumları Osmanlı ülkesine, Fatih ya da Kanuni ya da onların yakın ardılları olan Sultanlar döneminde mi, yoksa 19. yüzyılın ortalarında yaşanan Yenileşme (Tanzimat) döneminde mi gelmiştir? Kuşkusuz doğru yanıt ikinci sorunun olumlu yanıtıdır. Tanzimat öncesinde Osmanlı ülkesinde ne lise ne de üniversite vardır. Öğretimle ya da eğitimle görevli kurumlar vardır ama, bunlar (üniversite ya da lisenin) benzeri bile değildir. Medrese adıyla bilinen kuruluşlar nitelikçe üniversite değil, esas itibarıyla ''ilahiyat tedris edilen'' dinsel kuruluşlardır. Medreselerde okunan fıkıh (hukuk) gibi, riyaziye (matematik) gibi dersler ve bunlara ilişkin çalışmalar ilahiyata sıkı sıkıya bağlı ikincil (tâli) alanlardır.

Onun içindir ki, imparatorluk yapısının yenilenmesi (Tanzimat) döneminde, işlevini yitirmiş olan medrese dışında bir öğretim kurumuna ihtiyaç duyulmuş ve ''Darülfünun-u Osmanî'' adıyla, Batı'nın üniversite modeli esas alınarak bir kurum oluşturulması kararlaştırılmıştır. Kuruluşu 1869 yılında yürürlüğe giren Maarif-i Umumiye Nizamnamesi'nin 79. maddesine dayanan bu kurumda, (o dönemde Batı'daki üniversitelerdekine paralel olarak) ''ilm-i hukuk'', ''ulûm-u tabiiye ve riyaziye'' ve ''hikmet ve edebiyat'' şubeleri vardı.

Kuruluşunu izleyen yıllarda sık sık sıkıntılı zamanlar geçiren; bu arada birkaç kez tatil de edilen bu kurum, İstanbul Darülfünunu adıyla, Cumhuriyet dönemine intikal etmiştir.

Yapısındaki kimi değişikliklere karşın Cumhuriyet döneminde aynı adla varlığını sürdüren ''Darülfünun'' (Fenler Evi), 31 Mayıs 1933 tarihinde kabul edilen 2252 sayılı ''reform'' yasasıyla ''ilga'' edilmiş; aynı yasayla ''Maarif Vekâletince yeni bir üniversite kurulması'' öngörülmüştür.

Kısa bir süre sonra, 1934'te 2467 sayılı kanunla yürürlükten kaldırılmış olmasına karşın, 2252 sayılı kanunla mevzuatımıza yerleşen üniversite terimi ve o tarihten itibaren bu terimin içerdiği çağdaş öğretim ve araştırma kurumu bugünkü üniversite kavramının kökenini oluşturmaktadır. Bu köke bağlı olarak zaman zaman iyileştirmeye yönelik olarak yapısal yasal düzenlemelerden (4936, 115, 1750) sonra, 12 Eylül gerici darbesinin yan ürünü olarak, 1981'de 2547 sayılı YÖK Yasası yürürlüğe konmuştur. O günden bugüne çeşitli kanun ve kanun hükmünde kararnamelerle birçok maddesi 40'tan çok kez değiştirilen bu yasa, yine -daha önceki dönemlerde de örnekleri görüldüğü gibi- üniversite içinden ya da organlarından gelen bir istemi karşılamaya yönelik olmayan ''siyasal bir tasarrufla'' , kimi hükümleri bakımından değiştirilmek istenmektedir.

Asıl ilgili kurum ve kuruluşlardan gelen görüş ve eleştirilere kulak tıkayarak konuyla ilgili kanun tasarısının yıldırım hızıyla yasama organından geçirilmesi olgusu karşısında, bu davranışı birkaç yönden değerlendirmek gerekir. Birincisi, sadece bu tasarının yasalaşması ile ilgili değil, bütün yasama işlemleri açısından söz konusu olan ''sürat'' e ilişkin değerlendirmedir. Üyesi olmaya ''çabaladığımız'' Avrupa Topluluğu'nun hiçbir ülkesinde bir temel yasanın ''rengini değiştirecek'' bu tür bir değişiklik için, böyle bir ''sürat'' e yer yoktur. Çarpıcı bir örnek olarak, İsviçre'de, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu'nun birkaç maddesini değiştirmek için, yıllar süren bir süreçten geçildiğini belirteyim. Toplumda, özerklikle ilgili kurum ve kuruluşlarla, temel konularda bir ''oydaşma'' (konsensus) sağlanmadan, ''ben yaptım oldu'' mantığıyla alelacele yasa çıkarmak yanlış bir iştir.

İkinci değerlendirme, siyasal iktidar-üniversite ilişkileri hakkındadır. Bu konuya, dikkat çekici tarihsel bir örnek ile başlamak istiyorum: 1870 yılında, devlet büyüklerinin huzuru ile tantanayla küşad edilen ''Darülfünun-ı Osmanî'' , iki yıl sonra siyasi bir kararla kapatılmıştır. Bu örnekten yola çıkarak yaptığım saptama şudur: Siyasal iktidarlar özerklik ya da benzeri bir yapı içinde faaliyet gösteren üniversiteleri, kendi ''münhasır'' alanları olduğunu kabul ettikleri konulara dokundukları anda, hasım ilan etmektedirler!

Bu saptama soyut bir yaklaşım değildir. Osmanlı dönemini bir yana bırakıp Cumhuriyet dönemindeki örneklere bakalım: En ''mükemmel'' üniversite yasası olan, 1946'da yürürlüğe giren 4936 sayılı kanunun uygulanmasına bir göz atalım: Bu yasayla getirilen düzen daha 1950'den önceki iktidarlarca ''hırpalanmaya'' başlanmış; 1950 sonrasının siyasal iktidarı ise üniversiteye yönelik ''hasmane'' tavrını hiç gecikmeden ortaya koymuştur. Bu tavır, zamanın başbakanının üniversite hocalarını ''kara cüppeliler'' olarak nitelemesi ile tepe noktasına ulaşmıştır. Eleştirisel tavrı olan profesörleri Bakanlık emrine alma işlemleri bu dönemde olmuştur. Bu deneyimlerden sonra, 1960 devriminin ardından çıkarılan 115 sayılı kanun ve 1961 Anayasası ile üniversitelere sağlam güvenceler ile özerk bir yapı sağlamak hedeflenmiştir. Ne var ki 1968 öğrenci olaylarından sonra bütün bu olayların kaynağının üniversite özerkliği olduğu görüşüyle, siyasal iktidarca yeniden özerkliği sınırlayan yasal düzenlemeler getirilmiştir. Anayasa değişiklikleri ve 1750 sayılı kanunun gerekçesi bu görüştür. Özerklik, bu yasanın ne idüğü belirsiz kurallarıyla yine ''budanmıştır'' .

Asıl ''budama'' ise aradan 10 yıl bile geçmeden yapılan YÖK Yasası ile gerçekleşmiştir. Bu kanunun (2547) adı üniversiteler kanunu değil ''Yükseköğretim Kanunu'' dur. YÖK Yasası ile getirilen yeni düzenleme, siyasal iktidar ile yükseköğretim kurumlarının ''monolitik'' yapısı arasında, (özellikle bu yapının başına oturtulan kişilerin kimlikleri dolayısıyla) bir sürtüşmeyi uzun süre önlemiştir.

Bunun nedeni, yasadaki çeşitli hükümlerle, üniversitelerin ve öğretim üyelerinin özerklik ve akademik özgürlükten yoksun bırakılmaları; söz ve davranışları nedeniyle meslek yazgılarının tepedeki adamın iki dudağı arasında olmasıdır. Bunu kabullenemeyen hocalar, bilindiği gibi kısa bir süre sonra kendilerini üniversite kapısının önünde bulmuşlardır.

Bu ''kronolojik'' çizginin bütün olarak gözlemlenmesi ya da izlenmesi ile varılacak temel değerlendirme şudur: Siyasal iktidarlar, özerkliğin ve bilim özgürlüğünün gereği olarak üniversitelerin doğal işlevleri olan ülkenin sosyal-siyasal sorunları üzerinde düşün üretmelerini, bu meyanda bilimsel açıdan siyasal olay ve olgular hakkında görüş bildirmelerini, eleştiri yapmalarını ve açıklamalarını onaylamıyorlar. Bunları kendi siyasal iktidarlarına bir çeşit ''ortak olmaya kalkışmak'' olarak niteleyip reddediyorlar.

Çoğulcu demokrasi anlayışına taban tabana zıt olan bu anlayış, bugünkü iktidarın YÖK düzeni hakkında, hiçbir kurumun görüşüne başvurmadan, tek başına karar vermeye kendini yetkili sayması olayında da gözlemlenmektedir.

 

Hava Durumu
Anlık
Yarın
8° 3°
Saat