Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret393891

Mustafa Kemal'in Üç Kişilik 'Maarif Ordusu'

 Türkân ERKİN

Atatürk daha Kurtuluş Savaşı sırasında, savaş alanlarında kafasında belirginleştirdiği devrimlerin öncü gücü olarak öğretim ve eğitimi seçmişti. Öğretim ve eğitimin, ama kalıplardan bağımsız özgür ve eşit eğitimin, tüm toplumlar için yaşamsal öneminin değişmezliğini, yaşadıkları ve güçlü sezileri ile görmüştü.

Bunu gerçekleştirmek için öğretim ve eğitimin, devletin denetimi ve gözetimi altına alınması gerekiyordu. Burada, değerli yazın öğretmeni arkadaşım Rükzan (Çınar) Günaysu 'nun bana aktardığı bir gerçeği, tarihsel bir anıyı, konuya ilgi duyan herkesle paylaşmayı bir görev sayıyorum...

Anlatacağım olay Rükzan Günaysu'nun, öğretmen olan, İzmir'de milli eğitim müdürlüğü, sonraki yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan amcası Vasıf Çınar ile ilgili. Gazi Mustafa Kemal, her zaman birlikte olduğu ve yanında görmeye alıştığı, Saruhan Milletvekili Vasıf'ı on gündür görmediğini fark eder. İlk karşılaşmalarında ''Hayrola Vasıf, nerelerdesin'' diye sorar. Vasıf, ''Biz çalışıyoruz paşam, çalışıyoruz!'' diyerek 50 arkadaşına imzalattığı Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Birliği) yasa önerisini uzatır. Bu yasa tasarısı, Meclis'te hiçbir değişikliğe uğramadan kabul edilir.

Vasıf Çınar ile sonraları Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan Mustafa Necati ve Reşit Galip beyler Türkiye'nin aydınlanma savaşında, Mustafa Kemal'in ''Maarif Ordusu'' olarak anılmışlardır. Çınar soyadı da kendisine, aileyi tanıyan Atatürk tarafından verilmiştir.

Hazırlanan yasa tasarısına göre, artık çağdaş olmayan tüm öğretim kurumlarının kapatılması gerekmektedir. Böylece Şer'iye Vekâleti'nin kaldırılması ve halifenin yurtdışına çıkarılmasına denk düşen aynı tarihte, yani 3 Mart 1924'te, Öğretim Birliği Yasası ile eğitimde devrim başlatılır. Hemen arkasından, bilimi inancın egemenliği altında tutan medreselerin kapatılması ile bu makama bağlı olan kurumlar da ortadan kaldırıldı.

Halktan kopuk ve onun çok üstündeki bu güçten yararlanmakta olan yobazların bir bölümü, 18 Eylül 1924'te, Mustafa Kemal'e giderek medreselerin tekrar açılmasını istediler, ancak doğal olarak başaramadılar.

22 Mart 1926'da gücünü Öğretim Birliği Yasası'ndan alan ''Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun'' kabul edilerek öğretim ve eğitim işleri yeniden düzenlendi ve devletin izni olmadan hiçbir okulun açılmayacağı kesinleşti. İlk ve ortaöğretimin ana hatları da bu yasaya göre belirlenerek çağ dışı tüm dersler programdan çıkarıldı. 1 Kasım 1928'de Latin harflerini kabul eden yasa ile öğretimi daha başından zora sokan, Arapça harflerle okuma ve yazma güçlüğü ortadan kaldırılarak eğitim atılımı tamamlanmış oldu.

O günleri yaşamış olmanın coşkusu ve övüncü yüreğimde, anıları belleğimde hâlâ taptaze durmakta... 1928'de babamın görevi nedeni ile Zonguldak'ta bulunuyorduk. 4-4.5 yaşlarındaydım. Bir gün babam eve elinde büyük kâğıtlarla geldi. Üzerinde kocaman şekiller vardı. Sonraki günler, annemle -o zaman 35 yaşlarında olmalıydı- o büyük kâğıtların üzerine eğilip yazmaya, okumaya çalıştığımızı anımsıyorum. Sonuçta annem de, ben de okuma yazma öğrendik. Ablalarım ve ağabeyim zaten okula gidiyorlardı. Bir yıl sonra da ben, yaşım küçük olduğu için engellemelere rağmen yıl ortasında sınav vererek Bartın'da ilkokula kabul edildim. Başöğretmen bir gece sinemada yanımızdaki locada, çocuk oyuncu Jackie Coogan 'ın sessiz filmini izlerken alt yazıyı nasıl kolaylıkla okuduğumu duymuş ve daha fazla direnememişti.

Henüz okul çağına gelmemiş küçük bir kızla, eğitim diye Arap harflerinin dolambaçlarında yitip gitmiş bir ev kadınını aynı çizgide buluşturmak, hangi aydınlanmacının, devrimcinin, savaş adamının üstesinden gelebileceği bir olgudur?

Görülüyor ki, 1924'te Öğretim Birliği, 1926'da Medeni Kanun, 1928'de Latin harflerinin kabulü ve 1934'te kadına siyasal haklarını tanıma gibi art arda gelen yasalarla birbirini tamamlayan bu devrimler, bir yıldızlar kümesi gibi, yeni Türkiye'nin aydınlanma çağına, yol gösterici bir ışık kaynağı olmuştur.

Değerli bilim adamımız, hocam, Enver Ziya Karal , ''Atatürkçülük son istasyon değildir. Atatürkçülük bir ruhtur, bir espridir, bir dinamizmdir, bir faaliyettir, bunların tümüdür ve bir açık ufuktur'' der.

Ne yazık ki bu çevren'in (ufkun) aydınlığını ve sonsuzluğunu görmeyenler ya da görmek istemeyenler 'Öğretimi Birleştirme Yasası' nın kabulü olan 1924'ten tam 25 yıl sonra, 1950'de Demokrat Parti iktidarı ile imam-hatip okullarını açma aymazlığına düştüler. Zaten orada burada, Kuran kursları, kaçak olarak etkinliklerini sürdürüyorlardı. Bu, irticanın yasallaşmasına adım atmak demekti. Bir anlamda Türkiye'nin geleceği, siyasal çıkarlara kurban ediliyordu. Bu tarihten 33 yıl sonra, 1983'te 12 Eylül döneminin en büyük, bağışlanamaz, hatası/ayıbı, devrimlerin en önemlilerinden biri olan bu yasaya indirilen darbe oldu. Öğretim birliği çiğnendi, okullara zorunlu din dersleri kondu ve tüm meslek okullarına, üniversitelere girme hakkı tanındı.

Bu, imam-hatiplilerin üniversitenin tüm fakültelerine girebilmesi demekti. Bu, başlarının içi sarıklı olanların bürokrasiye sızması demekti. Yargıç olması, idareci, doktor, öğretmen, polis olması demekti. Oysa yıllardır, Atatürk'ün çok önemseyerek yaşatılmasına çalıştığı kız ve erkek sanat okulları, ülkenin gereksinimi olan teknik insanları kısa yoldan yaşama kazandırıyordu. Din adamı yetiştirmek gibi göstermelik bir amaçla açılan imam-hatip okullarını bitiren ve öğrenimini yüksekokulda tamamlamak isteyen öğrencilere ise, İlahiyat Fakültesi'nin kapıları zaten açıktı. Bu karmaşanın sonucu ortada. Ülke neredeyse ikiye bölündü: Kafalarının içi bilimle aydınlanmış olanlar ve kafalarının içi de sarıklı olanlar.

Bu kafalar kızlarımızı da, amaçlarının, eylemlerinin birer militanı olarak, türban dedikleri o acayip görüntülerle okullarımıza sokmak için direniyorlar. Ne yazık ki bu direnişi bazı siyasi ve çıkarcı çevreler, bıkmadan, usanmadan, gizli, açık desteklemekte. Geçmiş yakın tarihimize ve tüm değerlerin altüst olduğu, yaşadığımız alacakaranlık günlere, bu kısa bakış bize devrimlerin bir bitiş noktası olmadığını, durmanın geriye gitmek anlamına geldiğini yeterince anlatmıştır sanırım. Kaybolmaya başlayan kazanımları yeniden elde etmenin başlangıçtaki kadar güç olduğunu, bunun için de, tıpkı o zaman olduğu gibi Kurtuluş Savaşı coşkusu ve Kuvayı Milliye ruhu ile Mustafa Kemal'in gösterdiği yolda ileriye doğru koşmak zorunda olduğumuzu eklemeye bilmem gerek var mı?..

Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat