Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam256
Toplam Ziyaret408020

Murat Kaymak

“Katsayı Sorununa Belirli Bir Kesim Niye Bu Kadar Tepkili?”

 

Prof. Dr. Ali Demirsoy

Hacettepe Üniversitesi
Çağımız, bir alanda olabildiğince uzmanlaşmayı sağlamış insanların olduğu bir toplumun başarılı olacağını öngörmektedir. Bu kadar bilginin basit yöntemlerle ve kısa süreli eğitimlerle elde edilemeyeceği artık herkes tarafından bilinmektedir. Bu nedenle de gelişmiş ülkeler, gelişmiş olsalar bile, bu yarışta geriye kalmamak için, yine de en büyük yatırımı eğitime yapıyorlar. Eğitilmişleri dünyadan para karşılığı toplamanın da çarklarının dönmesi için önemli bir anahtar olarak görüyorlar.

Böyle baktığımızda başarılı olabilmek için bir ülkenin gençlerinin en uygun ve en verimli şekilde eğitilmesinin bu planın omurgasını oluşturduğunu söyleyebiliriz. İyi seçilmemiş, iyi yönlendirilmemiş bir eğitim politikası, gençlerini ziyan etmenin ötesinde hiçbir şey sağlamaz. Türkiye bunu yaptı mı? Görünürde Türkiye’nin en başarılı ve akıllı eğitim politikası Köy Enstitüleriydi (nitekim bugün sağduyulu Türklerin yanı sıra, dünyanın birçok ülkesindeki eğitim politikacıları tarafından beğenilmesi bu nedenledir). Ancak, yabancı dostlarımız ve içerideki işbirlikçilerin bitmez tükenmez kışkırtmaları ile bitirildi.

Eğitim dünyamız birçok olumlu ya da olumsuz süreçten geçti. Sonunda özellikle Yüksek Öğretim Kurulu’na (YÖK) teslim oldu. YÖK’ün bir kararı bilinen bir nedenle en çok tartışmaya açıldı: Meslek Liselerinde okuyanların üniversiteye girişinde, aldıkları puanı belirli bir katsayı ile değerlendirme (ek-1). Bu katsayı işine siyasi partilerin tümü, meslek kuruluşları, üniversiteler (öyle diyorsam da inanmayın; çünkü üniversitelerin dili 1982 yılından bu yana ağır bir enfeksiyondan dolayı ağızlarının içinde kıpırdayamıyor), Genel Kurmay, bu meslek liselerinden (daha doğrusu bir meslek lisesinden, İmam Hatip Liselerinden) mezun olanların dernekleri ve birlikleri, yaşamını ve kariyerini belirli bir zümrenin desteğine borçlu olanlar, belirli makamlara yeteneklerinden dolayı değil bu ilişkilere destek verdiği için getirilen bir zamanların makam sahibi kişileri ya da bugünkü siyasetçiler aktif olarak katılmaktadır.

“Bir insanı çalıştığı konuda ne kadar bilgili ve becerikli yetiştirirseniz o kadar başarılı olursunuz” gerçeği bir yana atılarak, bu katsayı sinsi bir planın ve politikanın aracı haline getirildi. Hatta siyasi rejimimizin ve demokrasimizin sembolü haline getirildi.

Dönelim katsayı henüz gündemde olmadığı dönemlerdeki gizli ya da açık eğitim politikalarına. 1940’lı yılların ortalarında alınan bir karar ile 1950’li yıllarda uygulamaya geçirilen İmam Hatip Liseleri, Türkiye’ye ihtiyacı kadar aydın, bilgili din hocası yetiştirmeyi amaçlamıştı. Daha sonraki gelişmeler ile bu okullar liselere dönüştürüldü. Bu liseden mezun olanların isterlerse, başarılı iseler, daha yüksek kısımlarda, yani Yüksek İslam Enstitülerinde ya da İlahiyat Fakültelerinde okuma hakkı getirildi. Kimsenin itiraz etmeyeceği, edemeyeceği akıllı ve iyi niyetli bir karar ve uygulamaydı. Özellikle bu liselerden mezun olanların bu yüksek okullarda ya da fakültelerde okuyabilmesi için de onların yararına ek avantajlar getirildi. Bununla da kalınmadı, bu liselerden ve yüksek okullardan mezun olanlara hemen iş bulma güvencesi bir çeşit sağlandı.

Aynı şekilde meslek okullarından mezun olanlara da kendi dallarında yüksek okullara ya da fakültelere devam edebilmeleri için ek avantajlar sağlandı. Ancak iş bulma güvencesi yok gibiydi. Ancak, bu okullardan yetişenler, bilgi ve becerileriyle, piyasanın en çok aradığı insanlar oldukları için, iş bulmada zorluk çekmiyorlardı. En önemlisi de kaliteli üretimde ülkemize büyük katkılarda bulunuyorlardı. Gelecekte de bu okullardan mezun olacaklar üretimimizin bel kemiğini oluşturacaktır. Dolayısıyla bu okullara ne kadar yatırım yapar ne kadar önem verir ve mezunlarını kendi alanlarında ilerlemek için ne kadar teşvik edersek, bu ülkeye o kadar hizmet etmiş olacağız. Katsayı uygulaması –öğrencileri kendi alanlarında daha yüksek eğitime taşımada kolaylık sağlayacağı için- bu teşvikin en önemli ayağını oluşturmaktadır. Üç yıl boyunca torna, tesviye tezgâhında uygulamalı eğitim görmüş, mesleğinde el becerisini geliştirmiş birini, üçüncü yılın sonunda, eğitimini sadece teorik ve genel bilgilere dayandırmış normal lise mezunları ile –kendi alanlarında ek avantaj sağlamadan- yarıştırırsanız, “elinizi vicdanınıza koyunuz” bunun neresi, hakkı teslim etmek olur? Böyle bir yarışta Teknik Lise mezunlarının başarılı olacak öğrenci sayısı, kayda alınmayacak kadar az olacaktır.

Meslek Liselerinden mezun olanlara kendi bölümlerinde daha yüksek eğitim olanağını sağlayabilmek için üniversite giriş sınavlarında aldıkları puanı, kendi eğitim alanları ile ilgili yüksek okulları ya da fakülteleri seçtikleri takdirde, belirli bir katsayı ile çarpmak onların önünü açacaktı. YÖK de bunu yaptı. Meslek Liselerinden mezun olanlara kendi meslekleri ilgili yüksek okullarda ya da fakültelerde eğitim yapabilmeleri için belirli bir katsayı ile çarparak daha yüksek puan almalarını sağlandı. Bu katsayıyı kaldırırsanız, meslek yüksek okullarının hiçbir avantajı kalmayacaktır.

Ancak yukarıda değinilen bu engel daha çok Teknik Meslek Liseleri mezunları içindir; çünkü onların eğitim programı ağırlıklı olarak üniversite giriş sınavında hiç soru gelmeyen daha çok teknik (atölye-çizim vb gibi) derslerden oluşmuştur; buna karşın İmam Hatip Liselerinin eğitim programı zamanla değiştirildiğinden, neredeyse normal liselerin tıpatıp aynısıdır. Bunda ne var diyebilirsiniz. Bütün bunlar çok kurnazca hazırlanmış planlardır.

Ne yazık ki ülkemizde herkes, amacına ya da niyetine ulaşabilmenin yolunun, o isteğe bir demokrasi takısı eklemekten geçtiğine inandırılmıştır. Siz bir muz cumhuriyeti olmadığınıza göre, Devlet Planlama Teşkilatınız kısa ve uzun vadeli planlar yaparak yatırım yapacağınız alanları ve bu alanlarda hangi elemanları yetiştirmeniz gerektiğini planladığına göre, hangi tip okulların açılacağının, hangi sayıda açılacağının, ne kadar öğrenci alınacağının ve bunların ne kadarının da daha yüksek eğitime geçişinin sağlanacağını planlamış olmalıdır. Bu teknik okullar –genel liselere göre- özel yapılı liselerdir. Buradaki öğrenciler, özel alan bilgilerinin yanı sıra, becerilerini de geliştirmek durumundadırlar. Devlet bu becerilerin geliştirilmesi için genel liselere göre çok daha büyük yatırımlar yapmak zorundadır; çünkü eğitimlerinin önemli bir kısmı alet ve edevata dayanmaktadır. Bu yatırımı ve harcamaları alan kişilerin, benim canım başka bir şey istiyor diyerek, elini kolunu sallayarak istediğini yapabilmesi bir demokratik hak değildir; bu başka birinin okuyacağı kaynağı israf etme anlamına da geldiği için kınanması gereken bir durumdur. Eğer ben bu olanakları kullandıktan sonra, canımın istediği yerde okumak istiyorum diyecekse, bunun da ödenmesi gereken bir bedeli olacaktır; bu bedel bölümü dışında bir yerde okumak isteyenlere uygulanacak daha düşük katsayıdır.

Burada dikkatten kaçan başka önemli bir husus daha vardır. Eğer bir öğrenci meslek lisesinde okuyup da mesleği ile ilgili olmayan bir fakülteye ya da yüksek okula girmeyi düşünmeye başlamışsa, orta öğrenimde dikkatini verip öğrenmesi gereken derslerden çok, üniversite sınavında normal lise mezunları ile gireceği ortak sınavdaki konulara eğilmeye başlayacaktır. Meslek lisesindeki öğrenmesi gereken bilgileri özümseyemeyecektir. Üniversite sınavında da katsayısız bir yarışmaya gireceği için elindeki tüm imkânları kullanarak dershanelere kaynak aktaracaktır.

Şu demokrasiye bir daha bakalım. Bir adam karşılığını ödeyerek istediği yerde yemek yiyebilir, istediği yerde tatil yapabilir, istediği yerde oturabilir; ancak arzuladığı işi yetkili olarak yapamaz. Çünkü belirli özel bir eğitimden geçmiş bir kişinin kazanmış olduğu kalıcı vücut becerileri ve belirli bir mantık yapısı oluşmuştur. Konservatuarı bitirmiş bir piyanistin, yaşamına demirci ustası olarak devam etme isteğini ya da tersini; yıllarca güreş sporu yapmış birinin buz revücüsü olarak yaşamına devam etmesini ya da tersini; eğitim süresince çok farklı alanda bilgi sahibi olmuş birinin bu alanla hiç ilgisi olmayan konularda eğitimini devam ettirmesini ne ölçüde akıllıca bulabilirsiniz? Özellikle bu eğitimleri sizin ve benim vergilerimle finanse edilmiş ise. Demokrasi bunun neresinde? Demokrasi başka birinin haklarına ve çıkarlarına saygı göstermedir. Ben bu öğrencileri ülkemde belirli konularda uzmanlaşmış insan yetiştirilmesini sağlamak için finanse ettim. Bu ülke plansız programsız muz cumhuriyetleri değildir.

Eğitim dünyamızın son yarım yüzyılını dikkatle izleyen kişi ve kurumlar bu katsayı oyunlarının bizi nereye sürükleyeceğini tahmin ettikleri için tepki göstermektedirler. O zaman da dünyadan haberi olmayan ve günlük yaşayan bir kesim, bu katsayıya neden Genel Kurmay ya da bilmem ne barosu karışıyor diye suçlamaya girişiyorlar. Esasında suçlanması gereken kesim, hiçbir fikirsel ve eylemsel katkı sağlamadan, sonuçlardan sürekli şikâyet eden kesimdir; bunların başında da ne yazık ki üniversitenin suskun hoca takımı gelir (özellikle 12 Eylül’den sonra).

Sonuç olarak katsayı uygulaması ile her iki meslek okulundan mezun olanların kendi dallarında yüksek tahsil yapabilmeleri diğer düz meslek liselerinden mezun olanlardan çok daha kolay bir hale getirilmişti.

Dünya, kendi konusunda uzmanlaşmış insanların dünyası olduğu için bu uygulama da çok akıllıcaydı. Burada önemli bir şey daha vardı. Biz muz cumhuriyeti olmadığımız için, önümüzdeki yılda, önümüzdeki beş yılda (beş yıllık planlar), önümüzdeki 10 ya da 30 yılda neleri yapmayı, nelere yatırım yapmayı planlamak zorundaydık. Buna göre de, ağırlık vereceğimiz alanlara uygun ve sayıda ara eleman yetiştirmek zorundaydık. Ona göre tornacı-tesviyeci, elektrikçi, marangoz, kalıpçı, motor ustası vb. ara elemanları yetiştirecektik. Buraya kadar anlatılanlar hiç kimsenin itiraz edemeyeceği, aklın ve sağduyunun bir ürünüdür.

Ancak Karagöz-Hacivat kültürüyle yetişmiş bir toplumda, bunların, akıl ve izanla yürümesi beklenemezdi. Çünkü söyleneni tersinden anlama, tersini yapma, geleneğimizdi. Teknik Meslek okullarına gerekli önem verilmedi, hoca kadrosunun güçlendirilmesi hiçbir zaman sağlanmadı (Teknik Meslek Lisesininkiler hariç, İmam Hatip Liselerine en başarılı öğretmenler tayin edildi ve bu okulların eğitici eksikliği yaşamamalarına özen gösterildi). Bunun sonucu olarak, Teknik Eğitim Liselerinden mezun olanlar, çok defa dört işlemi yapmakta dahi zorlanmaya başladılar. Plana-programa uygun sayıda okul açılmadığı ve gerek duyulandan daha çok öğrenci alındığı, gerek duyulmayan alanlara da çok sayıda öğrenci alındığı için, sadece kalite düşmedi, halkın gözünde meslek okullarının (İmam Hatip hariç) değeri düştükçe düştü. İtibar azalınca, kalite düştü; kalite azalınca da itibar düştü ve bu günlere geldik. Siyasiler için, bu değerli eğitim kurumları, gençlerin meşgul edileceği yerlere dönüşmüştü.

Bu arada Amerika Birleşik Devletleri’nde, dünyanın geleceği şekillendiriliyordu. Türkiye’ye biçilen rol, seksen yıllık laiklik mücadelesinden vazgeçirilerek, ılımlı İslam ülkesi haline döndürülmesi ve bu yolla Orta Asya ve Ortadoğu ülkelerine Amerika’nın çıkarları için sızmanın sağlanmasıydı. Bu politika ile bir taşla iki kuş vurulmuş olacaktı. Birincisi, manipüle edilmiş politikacısıyla, askeriyle, halkıyla Amerika’ya tam biat etmiş bir ülke edinilmiş olacaktı; ikincisi böyle bir yola itilmiş bir ülke-hiçbir zaman dünya ortamını etkiyecek bir bilimsel atılımı sağlayamayarak-oluşabilecek potansiyel tehlike önlenmiş olacaktı.

Esasında perşembenin gelişi çarşambadan belliydi; tabii ki anlayana. Atatürk’ün ölümünden 9 yıl sonra, 1947’de Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’nin NATO’ya girebilmesi için Türkiye’de din eğitiminin zorunlu hale getirilme koşulunu ileri sürmüştü. Yarım yüzyıl sonra Müslüman kanı içen ve içmeye de kararlı olan, Müslümanları büyük şeytan olarak tanımlayan, Haçlı Seferi çağırısı Busch gibi iki defa seçilmiş başkanı olan böyle bir ülkenin Türkiye’ye din eğitimini dayatması acaba iyi niyetinden mi kaynaklanmıştı? Atatürk gibi ileriyi göremeyen ve sezinleyemeyen o günün Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, İkinci Milli Şef, herhalde bu dayatmaya karşı koyamayarak, İmam Hatiplerin açılması için ilk kararı aldı. Esasında bu karar Atatürk Devrimlerini kırılmasına yönelik en büyük çatlaktı. Tohum atılmıştı, yeşermesi ve meyve vermesi zamanla bırakılmalıydı.

Böylece, İmam Hatip Liseleri, gereksinimden çok daha fazla sayıda (hem devletin hem de halkın belki de kaynağı bir yerlerde olan gizli desteklerin sayesinde) devreye sokuldu. Buradan mezun olacak öğrenci sayısı, bırakın Türkiye’yi İslam âleminin tümüne yetecek sayıya ulaşmıştı. İmam Hatip Liseleri mezunları nerelerde istihdam edilebilirdi ki. Ancak Atatürk ilkelerini içine sindirmiş bir kesimin ve laik Cumhuriyeti kollama görevi verilmiş Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tepkisini de çekmeye başlamıştı. Sonuçta 28 Şubat Muhtırası olarak bilinen sert tepki siyaset dünyamıza girdi. İmam Hatip Liselerinden mezun olanların kendi çalışma alanlarının dışındaki eğitimlere kayması, katsayı uygulamasıyla önlenmeye çalışıldı. Ancak YÖK, geleceği iyi sezinleyemeyen atama yöneticilerden oluştuğu için, tehlikenin farkına varmadan, İmam Hatip Liseleri ile diğer meslek okullarını aynı potaya koydular. Esasında birbirlerinden ayırmış olsalardı, bugün hükümetlerin gerçekten Teknik meslek okulları öğrencilerini mi yoksa imam hatiplerini mi korumak için bu kadar hiddetlendiğini öğrenmiş olacaktık.

Özünde, katsayı uygulaması mesleğinde rahat yükselmek isteyenler için önemli bir destekti. Örneğin, teknik meslek liselerini bitiren biri tekniker ya da yüksek mühendis olmak istiyorsa, kendi alanlarında tercih ettikleri fakülteye, üniversite girişinde aldıkları puanlar normal liselere göre daha yüksek puanla çarpılacağı için, çok daha avantajlı duruma geçiyorlardı. Bu nedenle böyle bir katsayı uygulaması, meslek liseleri için önemli bir avantaj getirmişti. Ancak, böyle bir uygulama, haddinden fazla okul açılmış ve haddinden fazla öğrenci alınmış imam hatip okulları için bir dezavantajdı. Mezun olsalar eskisi gibi hepsini alacak devlet kadrosu bulunamayacaktı. Bu, madalyonun görünen yüzüydü; görünmeyen yüzünde başka nedenler yatıyordu. Ilımlı İslam’a (bu terim Amerikalılar tarafından bizi kandırmak için uydurulmuştur; ılımlı İslam diye bir şey olamaz) dönüşme için bu öğrencilerin yargı, yönetim ve idari sisteme getirilmesi planlanmıştı; katsayı uygulaması bu planları bozmuştu. İstenen nitelikte savcı, yargıç, vali, kaymakam ve benzeri makamlara adam (hatta orduda subay; ancak askeriye İmam Hatip Liselerinden öğrenci almadığı için görünürde bu proje bir türlü gerçekleşememişti) temin etme projesi suya düşüyordu. Her zaman olduğu gibi demokrasi havarililiği ile bu katsayı ortadan kaldırılmalıydı.

Basın önüne çıkan siyasiler, sürekli “bu okullardan mezun olacak birkaç kişi istediği yere girecek diye niye bu gençlerin önünü tıkıyorsunuz” diyorlar. Katsayı konmadan önce İmam Hatip liselerine girmek için başvuranların sayısının 220.000 civarında olduğu söyleniyor. Katsayı konduğundan sonra bu sayının 70.000’ne düştü açıklandı. Yani insanların İmam Hatip okumak için niyetleri olsaydı bu sayı pek az oynayacaktı; hâlbuki büyük ölçüde devlet desteği alarak bu okulları bir köprü gibi kullanmayı düşünen bir kitle ile bu kitleyi gizli ya da açık siyasi ikbali için kullanmayı hedef haline getirmiş siyasi bir kadronun işbirliği söz konusudur. Eğer insanların gerçekten İmam Hatip okuyarak bu konuda halkı aydınlatmak gibi bir düşünceleri olsaydı, katsayı onlara çok büyük bir avantaj sağlamıştı; kendi alanlarında yüksek tahsil yapmanın kapıları büyük ölçüde kendilerine açılmıştı; bunu ret etmemeliydiler. Hâlbuki katsayı uygulaması bu liselere başvuranların sayısını çok büyük ölçüde azaltmıştı. Çünkü esas niyet başkaydı. Açıkça hedef bir kadro devrimi ile seksen yıllık hayali gerçekleştirmektir.

Bunun için seçilmiş insanların tepkilerinin en etkili bir şekilde gösterilmesi gerekiyordu. İlişkilerinden dolayı birçok makama atanmış (oda genel sekreterliği, rektörlük, YÖK başkanlığı) ve sonunda da meclise seçilerek Milli Eğitim Bakanlığı yapmış bir şahıs, katsayı tartışması gündeme gelince ortalığa düşüp fikir açıklamaya başlıyor. Demokratik haktan, dürüstlükten, uygarlıktan ve mesleklerin öneminden dem vuruyor. Ancak hiç kimse kalkıp da bu şahsa şu soruyu sormuyor: Samsun 19 Mayıs Üniversitesi’ne rektör olarak atanırken, sağlık okulu ya da sosyoloji gibi bir meslekten gelmene karşın, döner sermayeden para alabilmen için, tıp fakültesinin temel tıp bilimleri fizyoloji gibi çok özel bilgi donanımı isteyen bir bölümüne atanmanı neden yaptırdın? “Düşünce sisteminde, bir işi yapabilmek için o mesleği ayrıntısıyla bilme gibi bir bilinç olsaydı, İmam Hatiplilerin kendini daha iyi geliştirebilmesi için İlahiyat Fakültelerine, Teknik Mesleki Lise mezunlarının da mühendislik fakültelerine girmesini kolaylaştıracak düzenlemelere karşı çıkmazdın” diyemiyor. Böyle bir karşı koymayı, çarpıtmayı, sosyoloji ve sağlık lisesi bilgisiyle tıp fakültesi profesörlüğü yapabileceğini düşünen bir insan yapabilirdi. Zavallı ülkem kimlerin eline kaldı

Yeni YÖK yönetimi bu iş için özel olarak seçilmişti. Görevini de yerine getirdi. Katsayıyı kaldırdı. Ancak, İstanbul Barosunun başvurusu üzerine Danıştay, Kasım/2009’da oy birliği ile bu katsayıyı kaldırma işlemini iptal etti. YÖK’ün karara yaptığı itirazı da 10.12.2009 tarihinde “normal liselerde okuyanların hakları zarara uğruyor” gerekçesiyle ret etti. İşte malum basın ve yönetici kesimin, birdenbire ayağa kalkarak feryat etmesinin nedeni budur. Plan bozulmuştu. Ilımlı İslam hayali tehlikeye giriyordu. Bunun üzerine YÖK başkanı, bu kararları görmezlikten gelerek “ne edip edip düşündüğümüz uygulamayı devam ettirmek için bir yol bulacağız; hazırlanmış B, C, D hatta E planlarımız var” diye, hukuk devletinin yargısına bir çeşit bayrak açtı. Yargının verdiği kararı geçersiz kılabilmek için dolambaçlı yolların daha önce hazırlamış olduğu beyan edildi.

Bir katsayı için gecesini gündüzünü katıp, yargının kararını bir an önce etkisiz hale getirmek için çırpınan kurumlar ve siyasiler, bunca yıldır bilimin anası sayılan matematik, fizik, kimya, istatistik, biyoloji ve sosyal alanlardaki çok önemli bilim alanlarından mezun olanlar ile ilgili neden bir kanunu çıkarmamışlardır; çıkaramamışlardır. Biliyor musunuz? Koca Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana 85 yıl geçmiş olmasına karşın, yasalarında bir biyolog, kimyacı, matematikçi, fizikçi, istatistikçe ve sosyal alanlarda birçok mesleğin adı sanı yoktur; yasalarımıza göre bu meslek grupları tanımlanmamıştır (mühendis unvanı takılanlar hariç). Bu nedenle yetkileri ve sorumlulukları da yasalara göre tanımlanmamıştır. Uygar bir devlet için utanç verici bir durum. Sanki taş devrinde yaşıyoruz ve bu devlet kendini yüceltecek mesleklerin çıkarlarını 85 yıldır görmezlikten gelerek, anlattığımız nedenlerden dolayı bir zümreye uygulanan katsayıyı kaldırmak için bir saniye vakit geçirmeden yollar aramaya başlıyor. Zannetmeyin ki bu yaklaşımla öküzün altında buzağı aranıyor; o buzağı çoktan erginleşti, dölleyeceği cumhuriyet çocuklarını arıyor:

Demokratik hakların ihlali ile konuşmaya girildi. Ancak burada bu insanlara yapılan yatırımın bir bedeli olmalıdır diyen kimse çıkmadı. Esasında Teknik Meslek Liseleri kimsenin umurunda değildi. Esas sorun İmam Hatiplerdi. Ancak bu niyeti gizleyerek, haklı çıkmak için başka önemli bir neden daha vardı; ülkenin sanayisi ara elamanda sıkışıyordu. İyi de Teknik Orta Eğitimden mezun olanlar zaten kapışılıyor; öğrenci bulmada da önemli bir sorun görünmüyor; bütün mesele okulların kalitesini yükseltmede ve sayısını artırmada yatıyor. Hükümetler kaliteyi yükseltmek için yeterince destek vermiyor; sorun burada yatıyor. Bu desteği özellikle mezunları ara eleman olarak düşünülmeyecek bir meslek okulundan (İmam Hatipler) esirgemiyor. Çünkü bir dönemin başbakanının (Necmettin Erbakan’ın) dediği gibi, bu okullar bu zihniyetteki partilerin arka bahçesini oluşturuyor.

Ancak Amerika’nın ılımı İslam hayali yine de gerçekleşmeyebilirdi. Çünkü ne de olsa, İmam Hatipler Tevhid-i Tedrisat Yasası ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetimindeydi ve Kemalizm ruhu yine de hala bu bakanlıkta esiyordu. Dolayısıyla İmam Hatiplerden mezun olanlardan beklenen verim alınamayabilirdi. Nitekim 1950 yıllarından bu yana tüm kışkırtmalara karşın İmam Hatip mezunlarının cumhuriyete karşı tavrı beklenen kadar olumsuz olmadı.

Ancak dünyada enerji krizi beklenilenden daha hızlı bir şekilde ilerliyordu ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’yu ve Orta Asya’yı (bu yolla Rusya’yı ve özellikle Çin’i) denetime alma hayali gecikiyordu. Amerika bu projeye pamuk ipliğiyle bağlanamazdı. Başka bir yol bulunmalıydı. Bulundu da, ana okuluna kadar indirilen kuran kursları, cemaat okulları ve cemaat öğrenci evleri. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde, özellikle İslam’ın egemen olduğu yerlerde bu okullar yaygınlaştırmalıydı. Ne de olsa bu okulların sembolik ruhani lideri kendi denetimlerindeydi (şimdi de kanatlarının altında).

Bu yeni cemaat okullarının öğrenci profili İmam Hatipliler gibi de değildi; en zeki ve başarılı öğrenciler arasından seçiliyorlardı ve bu öğrenciler kendini bu amaca adamış öğretmenler tarafından normal devlet liselerine göre çok daha başarılı bir şekilde eğitiliyorlardı.( İmam Hatip Liselerindeki gibi birçok öğrenci parasız yatılı öğrenim görebiliyorlardı). Nitekim Uluslararası Bilim Olimpiyatları’na seçilen öğrencilerin, büyük bir kısmı, bazen tümü bu oklardan geliyordu. Yaklaşık 14 yıl boyunca sorumluluğunu üstlendiğim Uluslararası Biyoloji Olimpiyatlarında ve gözlediğim diğer dallardaki olimpiyatlarda durum hep böyleydi.

Dolayısıyla İmam Hatipler gibi üzerinde kolayca operasyon yapılabilecek ve denetim altına alınabilecek okulların dışında, çok daha iyi eğitilmiş, yetenekli ve çalışkan öğrencilerden oluşmuş yeni bir kaynak oluşturulmuştu. Üstelik bu yeni okullar düz lise statüsünde olduğu için, üniversitelerin her alanına katsayısız girebilecek hakka da sahiptiler. Artık İmam Hatip Liseleri dikkati başka yöne çekmek için ve sadece belirli bir siyasi akıma (yerine göre partiye) destek vermek için kullanılabilirdi.

Türkiye’de Amerikan güdümlü olduğu söylenen ihtilal ve muhtıraların hemen hepsi (27 Mayıs (?), 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat) uzun sürede başarılı olamamıştı. Daha etkili bir yol bulunmalıydı. Bugün Amerika tarafından özenle korunan bu okulların hamisi, görüntülü ses kaydında şu cümleleri söyleyerek bu yazının ana fikrini açıklıyordu: “Emelimizi gerçekleştirebilmemiz için önemli mevkileri, makamları, hatta orduyu sessiz sedasız, yavaş yavaş, sabırla ele geçirmeliyiz. Ondan sonra Allah’ın inayetiyle İslami idareyi egemen kılarız”. Amerika’nın yeni planı sessiz, silahsız darbeydi.

Yaklaşık 20 yıldan bu yana başarılı eğitim veren ve gerçekten de günümüzün bilgilerini en iyi şekilde öğreten bu okulların mezunları beklenen yetkili kadrolara yerleşmeye başladı. Eğer Türkiye bir yolunu bulup bu kadroyu Cumhuriyetimizin Kuruluş İlkelerine bağlı bir yapıya dönüştürmeyi sağlayabilirse önemli bir kazanç sağlamış olur; başaramazsa bu sefer Amerika’nın planının tutması kaçınılmaz olur.

Katsayı sorununu basit bir hak arayışı şeklinde göstermenin ötesinde, rejim ile ilgili önemli bir niyetin ipuçları şeklinde değerlendirmenin zamanı gelmiş, geçmiştir de. Esasında tartıştığımız kat sayı değil, geleceğimiz.

Bakın en yetkili ağızlar, Danıştay’ın kararına ideolojik bir karar diyerek karşı koyuyorlar, neredeyse gayri ihtiyari şuur altındaki düşüncelerini yansıtarak Danıştay’ın ortadan kaldırılması gibi bir sözcüğü de –sonradan düzeltmeye kalkışılsa da- ağızlarından kaçırıyorlar. Şimdi ben soruyorum: İdeolojik bir yönü olmayan bir konuda, ideolojik bir karar alınabilir mi? Siz ideolojik bir nedenle bir uygulamayı başlatmışsanız, verilecek her kararın da bu ideolojiyi etkileyecek bir yanı olacak yani ideolojik bir karar olacaktır. Aynı şekilde, parti kapatmada da, türban işinde de aynı mantık geçerlidir. Bir parti akşam sabah bölücülük yapıyorsa, onu yapanlara destek sağlıyorsa, yasalar bu tip eylemleri yasaklıyorsa, yargının alacağı karar ideolojik olarak değerlendirilebilir mi? Tabii ki karar ideolojik olmayacaktır; hukukun emrettiği kurallar içinde olacaktır; ancak belirli bir ideolojiyi etkilediği için de taraf olacaktır (nitekim 11.12.2009 tarihinde Anayasa Mahkemesince DTP kapatılması buna tipik örnektir). Bu durum bizde hukuk anlayışının da gelişmediğini gösterir. Siz gizli ya da açık niyetlerle ideolojik uygulamaları başlatacaksınız; yargıda bunun aksi kararlar çıkınca da alınan kararı ideolojik olarak değerlendireceksiniz ve kurumları töhmet altında bırakacaksınız. Bu uygar bir ülkenin ve yönetimin anlayışı olmamalı.

Demokrasiyi bir insanın tercihini bağımsız olarak yapması ve sonuçlarını da benimsemesi ya da duruma göre katlanması olarak da tanımlayabiliriz. En çarpıcı örnek olarak şunu söyleyebiliriz: Bir insan çalışmıyorum derse, açlığa da katlanmak zorundadır. Bu meslek liselerine girenleri hiç kimse yasal olarak zorlamıyor; mezun olduklarında kazanmış oldukları hakları ve kısıtlamaları bilerek giriyorlar. Nasıl oluyor da –zorunlu nedenlerle bile olmadan- başında bilerek ve kendi isteğinizle girdiğiniz bir sürecin sonuçlarını demokrasi dışı olarak tanımlıyorsunuz? Demokrasi, ilkeleri ve belirli bir dünya görüşü olanların rejimidir. Hacivat-Karagöz oyununu sevenlerin bunu anlayacağından kuşkum var.

 Prof. Dr. Ali DemirsoyHacettepe Üniversitesi

Ek-1
YÖK
Madde 45 – (Değişik: 17.8.1983 - 2880/26 md.)
a. Öğrenciler Devlet Yükseköğretim Kurumlarına, esasları Yükseköğretim Kurulu tarafından tespit edilen sınavla girerler. Sonuçların değerlendirilmesinde adayların ortaöğretimdeki başarıları dikkate alınır. Ortaöğretim kurumlarını birincilikle bitiren adaylar kendileri için yükseköğretim kurumlarında ayrılacak kontenjanlara, tercih ve puanları göz önünde tutularak yerleştirilir.
Yükseköğretim kurumlarına öğrenci seçiminde, adayların ortaöğretim süresindeki başarıları Yükseköğretim Kurulunun uygun göreceği şekilde Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından geliştirilecek bir yöntemle ek bir puan olarak tespit edilir ve yükseköğretim kurumlarına giriş sınav puanlarına eklenir.
Bir mesleğe yönelik programlar uygulayan liselerin mezunları, Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenecek aynı alanda bir yükseköğretim kurumuna girerken, başarı notları ayrıca tespit edilecek bir katsayı ile çarpılmak suretiyle değerlendirilerek giriş sınavı puanlarına eklenir.

e. (Ek: 29/6/2001 - 4702/2 md.) Mesleki ve teknik orta öğretim kurumlarından mezun olan öğrenciler istedikleri takdirde bitirdikleri programın devamı niteliğinde veya buna en yakın programların uygulandığı, öncelikle kendi mesleki ve teknik eğitim bölgesi içinde yer alan veya bölgesi dışındaki meslek yüksekokullarına sınavsız olarak yerleştirilebilirler. Sınavsız olarak meslek yüksekokullarına devam ederek mezun olan öğrencilerin yüzde onundan az olmamak üzere ayrılacak kontenjanlara göre alanlarındaki lisans programlarına dikey geçiş yapmaları sağlanır. Bununla ilgili esas ve usuller, Milli Eğitim Bakanlığı ile Yükseköğretim Kurulu işbirliği ile çıkartılacak yönetmelikte belirlenir.

f. (Ek: 29/6/2001 - 4702/2 md.) Mesleki ve teknik ortaöğretim kurumlarından herhangi birini bitirip de mesleki ve teknik eğitim bölgeleri kapsamı dışındaki bir yükseköğretim programına girmek

Hava Durumu
Anlık
Yarın
11° 0°
Saat