Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam256
Toplam Ziyaret408020

Murat Kaymak

Kentte Uygarlaşmak

Doğan Kuban

1923’de on milyon okuma yazma bilmeyen köylü vardı. Bugün elli milyon kentte oturanımız var. Yeni kente gelenlerin, kentlilik ve köylülük davranışları üzerinde tartışılsa bile, olgunun kendisi sayısal olduğu kadar niteliksel olarak Anadolu-Türk toplumunun en büyük toplumsal devrimi sayılabilir. Bu devrim cumhuriyetin getirdiği iki devrime eklendi. Emperyalizmle savaşı damgalayan politik devrim, çağdaş dünyayla aynı hizaya gelmek için kültürel devrim.

Üçüncü devrim köyde oturan ve dünya ile iletişimi olmayan bir toplumun, kentte oturan ve çağdaş dünyayı hem ekranda seyreden, hem de kendi çevresinin hızlı değişiminde izleyen toplumun gerçekleştirdiği devrimdir. Bu en büyük devrimsel değişim, politik ve kültürel devrimlerin sonucu olmasına karşın tamamlanmadı. Olasılıkla bu kadar hızla tamamlanması beklenemezdi. Çünkü İkinci Dünya Savaşı’na kadar yabancıların manipüle edemediği Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batılı emperyalist kapitalizmin oyun alanı haline geldi. Bunun aracı da din oldu. Genelde bu durumu toplumun kültürel ataleti ve dindarlığı ile anlatma modası var.

Bunun gerçek tarafı olsa da, sorun, toplumun kendinden değil, Amerikan yüzyılı denen 20. yüzyılın iki dünya savaşı sonunda Amerika’ya verdiği büyük prestij ve politik güçten kaynaklanıyor. Ülkeler önce Amerikan global stratejisinin piyonu oldu. Daha sonra, kapitalistlerin egemenliği ile biten yarışta evrensel teknolojik değişimin baş döndürücü yeniliklerine açıldılar. 1950’de elektriği olmayan Anadolu köylüsü, bugün cep telefonsuz dolaşamıyor. Ortaçağ insanından farklı olmayan Anadolu insanı kentlere göç etti. Okumayla tanıştı. Teknoloji ile buluştu. Politik gücü arttı ve politik eğitimini, temelde Amerika’nın yönlendirdiği bir kapitalist dünya egemenliği doğrultusunda yaptı.

Bugün toplumu değişme yolunda eğiten politik ve kültürel olguların, kentleşme olgusunun katılımı ile yarattığı 20 yüzyıl tarihinin Türk toplumunun 20. yüzyıl tarihinin 1923’den bu yana geçirdiği aşamaları şöyle özetleyebiliriz.

GEÇİRİLEN AŞAMALAR

1923’e kadar savaş; 1923-38 politik ve kültürel devrimler; 1939-45 savaş; 1945-2009 Amerikan politik yönlendirmesi; 1950-2009 kente göç; 1980-2009 kapitalist sanayileşme.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türk toplumun bağımsız olarak yaptığı tek şey köyü bırakıp iş bulmak, eğitilmek için yeni bir dünya keşfetme heyecanı içinde kente gelmektir. Bu süreç içinde Türkiye daha fazla Müslüman olmadı. Zaten var olan dini altyapı, Amerikan emperyalizmi tarafından örgütlenip yönlendirildi. Bu, Amerika’nın genel bir İslam politikasının Türkiye versiyonudur.

Bu politika her ülkenin koşullarına göre ayarlanmıştır. Önce soğuk savaş döneminde İslam dünyasındaki komünist karşıtlığı temelinde evrensel sosyalist akımlara karşı direnç örgütlenmiştir. İslam dünyası dışında bu, Çin’de, Vietnam’da, hatta Nehru Hindistanı’nda, Butto Pakistanı’nda fazla başarılı olamamıştır. SSCB’nin yıkılışıyla kapitalizm güçlenmiş olsa bile Çin ve Hindistan’ın politik bağımsızlığı, insanlık nüfusunun yarısı değişik politik konumlara gelmişlerdir.

Bütün bu deprem boyutlu değişmeler içinde Türkiye’yi en çok etkileyen geleneksel köylü toplumunun yok olmasıdır. Türkiye’nin temel sorunu da teknolojiye ve çağdaş dünyaya tümüyle açılmış bu yeni kentleşmiş toplumun kent dediğimiz agglomera’lardaki değişme sürecidir.

Türkiye’de kente göç edenle çağdaş yerleşme koşullarının ve politik yapılaşmanın yarattığı yeni yapılanmalar, başka bir deyişle kentli olmayan bir toplumun kontrol edemediği çağdaş olgular bir kültürel birikime değil, bir karşılıklı etkileşimin tanımlanması olanaksız dinamiklerine dayanmaktadır.

UYGARLIK KENTLERDE GELİŞTİ

Uygarlık hep kentlerde gelişti. Bugün de insanları bir şey yaratmaya yönlendiren bütün kışkırtıcı birikimler kentte olmaya devam ediyor. Çünkü olanaklar kentlerde birikiyor, orada topluma sunuluyor. Onun için her ülkede kentler kırdan gelen insanlarla doluyor. 1923’de %90’ı köylü olan Türkiye’nin bugün %70’i kentlerde. İstanbul’un 1933’ün Türkiyesi kadar nüfusu var.

Bu insan yoğunlaşmasının gerektirdiği ve amaçladığı bazı şeyler var: Toplumla birlikte yaşama adabını öğrenmek, geçimini sağlamak, üretebilmek, yaratabilmek. Kent bunu köyden daha fazla sağlayabilecek olanaklara sahip olan yerdir. Anadolu köylüsü en ufak bir geçim olanağı olduğunu düşündüğü zaman kentlere göç etti. İstanbul’da ve diğer büyük kentlerde iş bulmanın ötesinde yol, elektrik, su, kentsel ulaşım ve eğitim olanakları elde ettiler. İstanbul’un en ücra köşesi bir köyden daha fazla olanak sağlıyor.

Ne var ki kent öğretici, yaratıcı, üretici ve de düzenli olmayınca sadece daha konforlu bir köy olarak kalabiliyor. Türkiye’nin bazı kentleri uzun zaman bu köy görünümünde kaldılar. Bugün de öyle bölgeleri var. Yine de giderek kent biraz daha kente benzedi. Eğitim de yaygınlaştı.

Fakat bu ilk kazanımlar zamanla olumsuza doğru değişti. İnsanlar köydekinden daha sağlıksız bir ortamda yaşamaya başladılar. Bahçe, temiz hava, doğa hayal oldu. Gürültü, pis hava, kalabalık ve şiddet büyük kentin ayrılmaz özellikleri haline geldi. İşsizlik çoğaldı. Yaşam gerginleşti. Köyden fazla konfor olanaklarına sahip olmak bu olumsuzluklar yanında ilk yıllardaki önemlerini yitirdi. Gördüğü şeylere sahip olamayan, arzu ve şiddet dolu insanlar ortalığı dolaşmaya başladı. Zenginlikle eşitsiz karşılaşan, kıskanç ve zorba oldu. Kent psikolojik dengesizliklerin sahnelendiği yer olmaya başladı. Büyük kent olmak için ortak olanakların sosyal dengeyi koruyacak kadar çözümlenmiş olmasını gerektiriyor. Bu gerçekleşmeden kentin yaratıcı bir ortam olması sağlanamıyor.

KENTLER TERK EDİLEBİLİR

Bu olanağın dünyanın hiçbir büyük kentinde tam sağlanamadığını biliyoruz. Çöp tenekesinden beslenen insanları her gün gözlemek olası. Bu Amerika için de geçerlidir. Büyük kentlere insanları yığmak sefaletle birlikte, ahlaksızlığı, yasadışılığı körüklüyor. Giderek artması gereken eğitim kalitesini sağlamakta zorlanıyor. Aç ve işsiz kitlelerle, kentin uygarlık yaratıcı merkez olma performansı gerçekleşmiyor. Çünkü bazı yaşam ve üretim koşulları sağlanamıyor. Kentin ürettiklerinin çağdaş yaşama katkıları (fiziksel, eğitimsel, ruhsal) kentleşme ölçütleriyle orantılı oluyor. Toplumlar yakın bir gelecekte, özellikle bilimsel değişikliğin getireceği açlık evrensel bir boyut kazanırsa, kentleri terk edebilir. Fakat şimdilik uzak görünen bu kötü gelişmeleri düşünmezsek, kent olma niteliği orada yaratıcı üretim olanağı sağladığı oranda olacaktır. Burada söz konusu olan standartlar bütün dünyada aynıdır. Evrensel iletişim bunu zorluyor.

Böyle bir dünyada geleneksel kültüre pek yer kalmıyor. Her üretilen dünyaya sunuluyor. Onun için üretim bütün kaliteleriyle dünyaya hitap edecek düzeyde olmak zorunda. Her türlü araçtan sanata, spora ve entelektüel üretime de egemen olan evrensel ölçütler var. Bu ortamda her ülkenin özgürlüğü evrensel kalitede ürettiği zaman ortaya çıkıyor. Ortak uygarlık ve özgürlük bu. Bunu Paris, Milano, New York nasıl yapıyorsa İstanbul da kendine göre yapmak zorunda. Uygarlık geleneksel kültür sınırları dışında bilim, sanat, spor, düşünce yerli değil. Yerli kaldığı zaman çağdaş uygarlık ona bir ‘curio’ olarak bakıyor.

Kapitalist küreselleşme, bizim gelenekçilerin farkına bile varmadıkları oranda evrensel. Peugot araba hiçbir uygarlık çatışmasını temsil etmiyor. Dubai’nin lüks oteller de uygarlıklar çatışmasını temsil etmiyorlar. Çağdaş kentin küreselleşmiş ve küreselleşmek zorunda olan yaşamı içeriksiz söylemlerin etkisini yok ediyor.

Hava Durumu
Anlık
Yarın
11° 0°
Saat