Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam39
Toplam Ziyaret407387

Murat Kaymak

Atatürk’e Bir Şey Olmaz; Türkiye Ne Olacak?

Doğan Kuban

 

10 Kasım günü sabahleyin Çakır anneannesinden dinlediği Kurtuluş Savaşını anlatıyordu. Dedesi Kurtuluş Savaşı gazisiydi. Öbür dedesi şehit olmuştu. Babaannesi beş çocuğu ile geriye kalmıştı. Savaşa giderken on koyunu kırpıp yünlerini eve bırakmıştı. O gece kadınlar ocağı yakıp yünleri kurutmuşlardı. Sonra kızlar orduya çorap dokumuşlardı. Atatürk öldüğü zaman bütün köylü kadınlar bir araya gelip ağlamışlardı. Savaşı kazandık. Atatürk öleli 71 yıl oldu. Ve bir Kurtuluş Savaşı lideri arkasından yalan uyduran çok kuşaklar yetiştirdik.

Nevin, Balkan göçmeni bir ailenin kızı. Onun anılarının Atatürk’le ilişkisi yok. 1980 sonrası Türkiye’sine ilişkin. Beykoz’da büyümüş. 10 Kasım sabahı dağlara tepelere yayılmış Beykoz’a bakmış penceresinden. Çocukluğundaki Sümerbank ayakkabı fabrikası, Şişe Şam Fabrikası, Paşabahçe’de rakı fabrikası artık yok. Paşabahçe şişe-camın öyküsüyle övünürmüş. Çocukluğunda Cumhuriyetin sanayileşme simgeleriyle birlikte büyüyen Nevin şimdi fakir bir tüketim toplumu içinde, paralı lisede okuyacak kızına para yetiştirmeye çalışıyor.

Bu değişim hikâyeleri her ailede farklı. Ama 1920’lerde işgal edilen köylerin kentlerin anıları tükenmez. Bu son yüzyıllık destanın dokusu içinde herkeste, her ailede ve her anıda yeni Türk toplumunun oluşumunun taşları biraz vardır.

Tarih sökülüp yeniden dokunmaz. 1920’den sonra çocukluklarını bu ülkenin herhangi bir yöresinde geçirmiş insanların anılarında dedelerinin, savaş hikâyeleri, yeni fabrikalar, köye gelen elektrik, su, traktör, yeni açılan yollar, yapılan barajlar, Anadolu’nun bir il merkezinde Halkevinde verilen konserler, köy enstitüleri, “Bizim Köy” ve Mahmut Makal, okullarda okunan inkılap tarihleri zaman içinde dokunmuş bir toplumsal seferberliğin yok edilemez motifleri var. Türkiye’yi İslam dünyasında hâlâ ışıldatan o savaşın ve devrimin yok edilemeyecek destanı. Ne İsa ölür, ne Musa, ne Konfüçyüs, ne Buda, ne Napolyon yok olur, ne de Timur. Ne Atatürk’e bir şey olur, ne Gandi’ye ne de Mao’ya. Çünkü tarih onlarla dokunmuştur.

Benim babam Kâzım Karabekir’in yaveriydi. Onun ağzından Atatürk’e karşı bir söz işitmedim. Şimdi gözünü dünyaya Bay Özal zamanında açmış bir yeni yetmenin uydurduğu yalanlar çocukluğumda dinlediğim Kaf Dağı masallarından daha uçuk.

Biz, 1950’den bu yana Küçük Amerika olmak isteyenlerin ülkesiyiz. Yarın ulusun karnının nasıl doyacağını aklına getirmeyen, Türk olmadan Amerikalı olan, yarım dilli, altı balık üstü insan, bukalemun düşünceli yazar, çizerimiz var. Bunların kabak çekirdeği söylemi ülkenin gerçek sorunları dışında bir kara mizah ortamında oluşuyor.

 

GERÇEĞİN TOKADI: YERLİ YOK YABANCI VERELİM!

Türkiye’nin gerçek söylemi ise insanın yüzüne tokat gibi iniyor. Büyük bir takımın deneyimli yönetici asbaşkanı Türkiye’de futbolcu yetişmiyor, yabancı tercih ediyoruz, demiş. İşte bu bir Türkiye söylemi. Peki, bu nasıl olabilir? Futbolla yatıp kalkıyor bu toplum. Ulusal takım 2010’a katılamıyor. Fakat Milli Takım antrenörüne bir üniversite rektöründen fazla ücret veriyoruz. Başbakan bile futbolcu. Cumhurbaşkanı Ermenistan’la aramızdaki ilişkileri spor alanları politikası ile yumuşatıyor.

Eğer en sıradan futbolcunun bir profesör kadar para kazandığı bu ülkede yabancı futbolcusuz yapamıyorsak bu futbola özgü değil, Türkiye’ye özgü bir durumdur. Toplumun futbola göre daha az prestiji olan bütün etkinlik alanlarında ‘Türkiye yabancıya muhtaç’ anlamına mı geliyor bu saptama? Eğitim, öğretim, sağlık, tarım, politika, bilim, kent yaşamı, sanayi, üretim yabancıya muhtaç mı? Türk sporcu yok, yabancıya muhtacız; yerli yok, yabancı ürüne muhtacız; para yok, yabancı krediye muhtacız; bilgi yok, yabancı ‘know-how’ a muhtacız; Türkçe gelişmemiş, İngilizceye muhtacız; şu Lord Curzon bir kâhin miydi? Bizi ele muhtaç eden yabancı mıdır? Türk müdür? Türk’se hangi Türk?

Başka bir gazete haberi:

İtalya’da bir Türk gencinin uluslararası bir yarışmada gösterdiği büyük başarı karşısında İtalyanlar şaşırıp ‘bu Türk mü?’ demişler. Ben bunu haber yapan gazetecilere şunu anımsatmak istiyorum: Bu Batılının Osmanlı döneminde yerleşmiş doğal tepkisidir. Bir Osmanlı mirasıdır. Bundan elli yıl önce de Amerikalı ve Avrupalı meslektaşların uluslararası bir toplantıda iyi bir bildiri veren Türk için, ‘Bu Türk mü?’ dediklerini, uluslararası toplantılarda dil bilen ve bilgilice konuşanlara ‘Siz Türk olamazsınız’ dediklerini çok dinledim. Bugün de kendi parlamentolarına giren Avrupa doğumlu Türklere karşın milyonlarca Türk’ü Avrupa dışına çıkarmak isteyen ne kadar çok Avrupalı olduğunu tahmin edemezsiniz. Türkler Almanya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde gettolarda yaşıyorlar. Gerçi bizim ortalama Batılı ile eşit ya da daha üst nitelikte yetişmiş çok insanımız var. Fakat bu Alman dazlaklarının Kreuzberg’deki Türklere diş bilemelerine engel olmuyor. Fransız, Alman, İtalyan, Avusturyalı, Macar, Danimarkalı ya da İspanyol’un Türkleri ülkelerinde istememelerine de engel değil. Müslümanlara, çarşaflılara, başı örtülülere ikinci, üçüncü sınıf adam olarak bakmalarına, çağdaş bir Türk’ün kendileri gibi olmalarına şaşırmalarına engel değil.

 

HIRİSTİYAN VE İSLAM DİNİ

Batılı kendisiyle boy ölçüşen Türk’e çok rastlamıyor. Nerede rastlayacak? Burası her şeyi dışarıdan ithal eden bir ülke. Geçen gün Bilgi Üniversitesi’nde konferans veren Zürcher adlı bir sömürgeciSiz kendi modernitenizi yaratın’ dediği zaman, bizi ayrı bir insan kategorisine sokuyordu. Hıristiyan, laik, zengin toplumlarda İslam düşmanlığı yanında Türk düşmanlığı da beslenir. Bunu söylemek güzel değil. Ama doğru. Oysa biz Türkler, genelde, yabancı düşmanı değiliz. Kaldı ki bütün Müslümanlar, nedense, horlandıkları yabancı ülkelerde yaşamaya devam ediyorlar.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, hiç olmazsa yarım yüzyıl, Türkiye’yi İslam dünyasının düşünsel, spiritüel lideri olarak kabul eden pek çok Türk dostu oldu. Şimdi Türkiye’ye sömürge patronları ve Türkiye’nin nesine ipotek koyacağını düşünen tüccarlar geliyor. Aşağıdaki hikâyeyi bir kez daha yazdığımı bilerek yineliyorum.

1950’li yıllarda Vatikan’da Kıbrıs Türkü bir Katolik Monsignore vardı. Yeğeni İstanbullu bir mimar. Profesör Mulla Mehmed Ali Louis Massignon’un yanında okumuş bir İslam uzmanıydı. Bilge bir adamdı. Bir gün bana şöyle dedi:

İslamla Katolik kilisesi arasında şöyle bir fark var. Biz dünya değiştikçe ona uymak için çok çaba sarf ettik. Din devletten ayrılsa bile, kilise toplum yaşamında önemini korudu. İslam toplumları geri kaldılar. Çünkü hiç değişemediler.”

O sırada Dubai bir balıkçı köyüydü. Gerçi gökdelenlerin kafaları pek değiştirmediğini Araplar sürekli kanıtlıyorlar.

Bizim halk otomobil markalarını tanıyor, ama Romalı ya da Salzburg’lu bir katoliği bilmez. Hele bir barok koro ömründe işitmemiştir. İşittiyse de arı vızıltısına benzetmiştir. Başı örtülü kadını görünce Avrupalının da tepesi atıyor. Biz Batılıyı tanımıyoruz, Batılı da bizi.

Bilim Teknik 04.12.2009

Hava Durumu
Anlık
Yarın
6° 1°
Saat