Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam53
Toplam Ziyaret407182

Murat Kaymak

Kurumsallaşmanın Politik Boyutları: Belediye ve Üniversite

Doğan Kuban

Yıl 2009. Halk Partisi’nin tek parti iktidarından uzaklaşmasından bu yana altmış yıla yakın bir zaman geçmiş. İstanbul, felaket olduğunu hiçbir uygar insanın inkâr edemeyeceği bir sele yenik düşmüş. Gazetelerde ‘Sokağa çıkmayın!’, ‘Dere yatağında yürümeyin!’e kadar çeşitli tavsiyeler. Suçlu kim?

Bir kurum toplumda köklendiği zaman, saygı kazandığı zaman, halk onu tanıdığı ona güven duyduğu zaman kurumlaşır. Türkiye’de ordu kurumlaşmıştır. Halk onun varlığını deneyle biliyor. Tarihle biliyor.

Aslında belediye başkanının söylediği gibi suçlu toplum. Savaşı da toplum kaybeder. İktidarı da toplum seçer. Ne kadar gerçek! Fakat bu ‘yargı’ sadece tarihçinin yargısı olabilir. Politik iktidarın yargısı olamaz. Tanrı da insanları öldürmekle suçlanamaz. Pahalılık toplumun kabahati, ulaşım toplumun kabahati, yasadışı inşaat toplumun kabahati; olumlu görünen işler, iktidarın başarısı.

Felsefi bir bakış açısıyla yanlış değil. ‘Her toplum layık olduğu iktidarı bulur!’, sözü de bize ait. Keşke insanlar suçlarını hep kabul etseler: Ben vergi kaçırdım, ben kaçak inşaat yaptım, ben rüşvet verdim, ben arabamı yanlış yere park ettim, ben orman yaktım, ben başkasının hakkını yedim; o zaman mahkemelere bile gereksinme doğmazdı. Ne var ki dünyada böyle bir siyasal sistem yok.

Toplum suçlarını iktidarlarla ortak yapar. Fakat başına gelenlerin cezasını oylarıyla iktidarlara keser. Bütün bunları herkes bildiği halde politikacısı, idarecisi, belediyesi, gazetesi ve işin daha da garibi kimi aydını bütün geçmişi suçluyor. Sanki Roma İmparatorluğu’nun tarihini yeniden yazıyorlar. Bu zaman bilinci olmayan politize olmuş sözde değerlendirme, aslında politikanın da kurumlaşamadığını gösterir. Kimileri için Amcazade Hüseyin Paşa bile Boğaz’da kaçak inşaat yaptırmış olabilir.

Türkiye’de parti kuruluyor, yarın iktidara geçiyor. Ama politik yaşam gelişmiyor; demokrasi, özgürlük, hak, hukuk, eğitim, kentleşme fidandan ağaca dönüşemiyor. Hiçbir şey kurumlaşamıyor.

Bugün Türkiye bürokrasisi Osmanlı padişahının sadrazam ve vezirlerini, istediği gibi değiştirdiği sisteme benzer bir sistemle çalışıyor. Fakat hepsinden kötüsü hiçbir süreklilik olmayan bir bürokrasi ile çalışan bu ülkede, partilerin kurumlaşamadığını ya da kurumlaşmadan bir sap etrafında kuruduğunu anlayamamaktan geçiyor. Hiçbir güvencesi olmayan bir bürokrasi kurumlaşamaz.

 

PARTİLER, KULLANILMIŞ BUZDOLABI GİBİ

Parti simgeleri olan insanlar dallarda kuruyup kalmış meyveler gibi uzun yıllar her nasılsa prestijlerini koruyorlar. Bu, politikanın ehliyete, başarıya, karizmaya dayanmadığını gösteriyor. Partiler artık işe yaramaz hale gelene kadar kullandığımız çamaşır, bulaşık makinesi ya da otomobile benziyorlar. Toplum bütün partileri giderek zayıflayan sağmal çiftlik hayvanları gibi beslemeye çalışıyor.

Partinin kurumlaşması nasıl olacak? Oy verenler partinin ilkelerini bilecekler. O ilkelere uygun davranıp davranmadığını izleyecekler. Piyango bileti alır gibi oy vermeyecekler. Partiler de böyle vatandaşlar olduğunu bilerek, eleştirilere kulak vererek kendilerine çeki düzen verecekler. Halk politikacıyı seçecek, politikacı halkı seçemeyecek. Başarısız politikacının kendinden öncekileri suçlaması halkın yargılarını değiştiremeyecek.

Bir kurum toplumda köklendiği zaman, saygı kazandığı zaman, halk onu tanıdığı ona güven duyduğu zaman kurumlaşır. Türkiye’de ordu kurumlaşmıştır. Halk onun varlığını deneyle biliyor. Tarihle biliyor. Bütün tıbbı ticarete çevirmeye uğraşan yoz müdahalelere karşın tıp kurumlaşmıştır. Çünkü en cahil insanın bile yaşamını doğrudan ilgilendiren ve insanın yaşamının bütün aşamalarında temasta olduğu bir etkinlik alanıdır. Gerçi bu ülkede tıbbı partizan yapmaya uğraşan akıl almaz bir cehalet var. Yine de Türkiye’de doktor halk katında saygın bir insandır. Oysa Türkiye’de belediye tarihi yenidir. Halk ve belediye savaş halinde.

Kaldı ki belediyenin gelişmesi için kentlinin gelişmesi gerekirdi. Oysa Türkiye’nin temel sorunu kırsal nüfusun kentlere akmasının doğrudan kentleşme olmamasıdır. Kentte oturan artık köylü değil ama, kentli bilinci ve sorumluluğu da yok. Bu adam belediye kendisine bir şey verirse alır, ve belediyeyi bilir. Ama onun için belediye yasak koyucudur. Artık köyündeki, kasabasındaki gibi elini kolunu sallayarak istediğini yapamaz. Belediyenin hoşgörülü olacağı bir kent rejimi ister. Bu hoşgörünün temeli de, toprak yağmasına ve spekülasyona göz yumulmasıdır. Öyle olunca iktidar ve halk aynı davulu çalınca belediye kentleşmemiştir. Her şey yasaktır, ya da her şey olabilir. Koşulları saptayan kentsel varlık ya da bilim değildir. O kenti su da basar, deprem de devirir. Türkiye’de kurumlaşamamanın göstergeleri içinde kentler ve belediyeler var.

 

ÜNİVERSİTE NEDEN OLMUYOR?

Üniversite neden üniversite olmuyor?, deyince kimileri kızıyor. Onlar üniversite görmüş, hatta üniversite profesörü bile olsalar, kurumlaşmanın ne olduğunu anlamamış olanlardır. Oysa bunu anlamak zor değil. Askerliğini yapan neden sivil kalıyorsa, üniversite sınıflarına girip çıkan da bazı şeyler öğrenir, ama bir şey olmaz. Matematik okuyan matematikçi, felsefe okuyan filozof olmaz. Demokrasi yasası var diye özgürlük, yasalar var diye hukuk, anayasa var diye cumhuriyet olmuyor.

Osmanlı çağında medrese, dönemin bilgisini kuşkusuz öğretmiştir. Fakat amacı sadece din adamı yetiştirmektir. ‘Ben okumak istiyorum’ diyen adam Osmanlı’da yoktur. Bizde de üniversite vardı demek, komik ve saf bir iddiadır. Bizde Avrupa’daki düzeyde bilgi vardı dense, doğru olamasa da, üniversite vardı demekten çok daha doğrudur. İslam ortaçağı kendi düşünürlerini yetiştirmiştir. Daha sonra bu düşüncenin, dini düşünce dışında, bilim ve felsefe üretmediği de, okuduğunu anlayan için, şoven olmayan tarih kitaplarından öğrenilebilir.

Biz üniversiteyi Osmanlı Döneminde düzenli çalıştırmaya 1895’te başladık. Cumhuriyette (1933) yeniden kurduk. Bu tarihlerde okuma yazma oranı %10’u geçmemişti. Kentli oranı da oydu. Türkiye nüfusu da 1933’te on beş milyondu. Bizim okumamış bu toplumda şimdi sayısal olarak ulaştığımız düzeyler baş döndürücüdür. Nüfusla orantılı artan bir öğrenci kitlesi var. Bir kuşak önce okuma yazma bilmeyen ve evlerine gazete kitap girmeyen ailelerin çocuklarının evine yine kitap ve gazete girmiyor. Televizyon her işi görüyor. İnternet de ansiklopedi oldu.

Üniversite kitaplıkları acınacak durumdadır. Çünkü kitaplık da bir kurumlaşma gerektirir. Okumayan, yazmayan toplumun politik temsilcileri kitaba dergiye para ayırmazlar. Paraya tapan, bilimi dışlayanın okumaya öncelik vereceğini düşünmek aptallıktır. Öğrencisi ve hocasının evinde kitap olmayan bir ülkenin üniversite kitaplıklarının da boş olmasından daha doğal bir şey olamaz.

Türkiye’nin araştırma ve geliştirmeye ayırdığı para dünya sıralamasında çok gerilerde. Kitap yok, araştırma yok, laboratuvar yok, özgürlük rektörün ağzında, rektör politikanın ve YÖK’ün ağzında. Eğitim din baskısında. Toplumun üniversiteye verdiği değer, maaş veren bir diploma elde etmeye odaklanmış, ve Türkçeyi yadsıyan, konuşma ve yazmayı öğrenmemiş bir toplum.

İşte bunların toplamına kurumlaşamama diyoruz.

Bilim Teknik 23.10.2009


Yorumlar - Yorum Yaz
Hava Durumu
Anlık
Yarın
5° 2°
Saat