Murat Kaymak

Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret393891

Doğan Kuban/Tanrı ve Doğa, Seli Dereden Akıtır!

İstanbul’da su baskını, inanan insanlara Tanrı’dan öğretici bir uyarı olmalıdır. Tanrı’nın yarattığı doğa ve yasalarına göre sular derelerde toplanır ve denize akar. Pratik olarak yağmurda dolan yerler hâlâ dere yatağıdır. İnsanlar doğaya onun yasalarını öğrenerek, onlara uyarak müdahale ederler. Bu da bilim denilen şeydir. İstanbul’un bazı yerleri henüz kent değil, dere yatağı olduğuna göre burada bir bilgi noksanı vardır. Dere yataklarında ağaçlar biter, ama apartmanlar bitmez. Bu yargıyı toplum anlamazsa sel baskınına yine kurban verebilir.

 

Belediye başkanı halkı suçlamış. Halk da belediye başkanını. Sel yatağının varlığını belgeleyemeyen gökdelenli toplum nasıl bir toplumdur?

Su basacak yeri belgelemeyen belediye nasıl bir belediyedir?

Fabrikasını dere yatağına kuran insan nasıl bir patrondur?

Doğanın cezasını hak eden kentli nasıl bir kentlidir?

Suçlama ilkel bir yöntem. On dört yıldır İstanbul’u yönetenler bu suçu bütün insanlara bulaştırsalar da örtbas edemezler. Çünkü dere yatağında boğulan vatandaşlar istatistiklere dönüşüyor. Medya ne kadar saptırsa da ölümden daha gerçek olamaz.

21. yüzyılda insanlar büyük şehirlerin yeni mahallelerinde suya kapılırlarsa o kentlerin ve hatta ülkelerin yöneticileri bu ilkel sahnenin ayrılamaz figüranlarıdır. Çünkü selin yolu bellidir. Eğer bir insan evini sel yatağına yapıyorsa, bir fabrikatör fabrikasını dere yatağına yapıyorsa, bir belediye ve bir idare bunlara izin veriyor ya da göz yumuyorsa, bunlar toplumdaki ilkelliğin (yani cahillik, bilgisizlik, bilimsizlik ve ihmal) gösterileridir.

Eğer bir toplumun idarecileri yani politikacıları, belediyeleri ve bürokratları kentlerinin %60’ının kaçak olduğunu yineleyip duruyorlarsa ve bir şey yapamıyorlarsa, bu açık bir ehliyetsizlik kanıtıdır. Yani belediyeler ve kentler (kent imarı bağlamında) %40 randımanla çalışmaktadır.

Nüfusunun %65-70’inin kentlerde yaşadığı bir ülkede eğer nüfusun en az %60’ı imar suçu işliyorsa, o ülke imarlaşmamıştır, yani uygar değildir. Cezai boyut bu gözlemin yanında önem taşımaz. Belediye başkanları ya da devleti yönetenlerin (kuşkusuz başta İstanbul geliyor) köyden gelenin kentleşmekte zorluk çektiği, kentin de bir dev köy niteliğinde olduğu söylendiği zaman suçu ona buna yükleyerek kendi yüklerini azaltmaya çalışmaları bilinçsiz bir tepkidir. Cahil ve örgütlenmemiş bir toplumun üyeleri olduklarını ara sıra hatırlamalıdırlar.

 

EYLEMLİ SORUMLULUK BELEDİYEDE

Bu davranışlar her gün ‘ne büyük işler yaptıklarını duvarlara yazanların küçük işleri ihmal ettiklerinin farkında olmadıklarını’da gösteriyor. Kaldırım-çiçek-inşaat-ruhsat gibi olaylarda bir canavar olan Türkiye belediyeleri kent olgusunun bilimsel disiplinle buluştuğu yerlerde hiçbir varlık gösteremiyor. Daha kötüsü bunların ciddi örgütlenme hastalıklarının göstergesi olduğunu da anlamıyorlar.

Bütün bu olanların sayın idarecilerimizin buyurdukları gibi, insandan, halktan kaynaklandığını düşünsek bile, cilalayıp cilalayıp vitrinlere koyduğumuz bir demokrasimiz olduğunu hatırlayalım. Biz aramızdan bazılarını, bizim için karar versinler diye seçmiyor muyuz? Sağduyu ve bilimsel düşünce sel yatağına inşaat yapmanın biçimsel yöntemlerle (yani gerekli altyapı incelemeleri yapılmış planlarla) uygulanmasını gerektirmiyor mu? Buna göz yumanların bir sorumlulukları olduğunu unutalım mı? Evet, toplum da sorumlu ama, o pasif bir sorumludur. Aktif yani eylemli sorumluluk belediyelere aittir.

Ben mimar ve İstanbul tarihçisi ve koruma uzmanı olarak, İstanbul belediyesinin 1970’ten sonra bana bir şey sorduğunu hatırlamıyorum. Çok yaşlı olduğum için devre dışı kalmam doğal sayılabilir. Ne var ki genç mimarların, inşaat mühendislerinin, şehircilerin, jeofizikçilerin, ulaşım uzmanlarının da fikrini kimse almıyor.

Yıllarca İstanbul belediyesinin kent açılımlarının başında olan bir profesör, geçen gün belediyenin kendini dinlemediğinden yakınıyordu. Örneğin yeni Boğaz köprüsü için hakkında fikri sorulmuş bir uzman hatırlıyor musunuz? Varsa, nerede bu uzman? Ne demiş?

Türkiye’nin en şaşırtıcı olgusu, hiçbir uzmana danışmadan yaşayan 12-15 milyonluk İstanbul kentidir. Bu mucizeyi becerenleri, kırk kişi öldü diye suçlamak kanımca doğru olmaz. Çünkü bu kentte her gün nemelazımcılık, açlık ve bakımsızlıktan ölen ya da ulaşıma kurban olanların sayısı bu sayıdan kuşkusuz daha fazladır. Başımıza gelenlerden toplum ve idarenin ortak sorumlu olduğunu kabul etsek de üçüncü ortağı unutamayız: Cehalet. Cehaletin etkinliğinin, idare edenlerin sorumluluğunda olduğunu toplumun öğrenmesi gerek. Peki cehalet devlet işlerine nasıl bulaşıyor? Bilgi ve bilimi dışlayarak!

Bir soru daha sormak gerek: Dışlanan bilgi ne yapıyor? Çünkü onun da üniversitede temsilcileri var. Onlar sivrisinek sazı çalıyorlar. Davul zurnaya alışanlar da işitmiyor. Kısaca durum La Fontaine’liktir. Aziz Nesin için fazla basit olurdu.

Aslında sorulacak sorular bitmez. Kimse kırk kişi öldü diye hayıflanmadı. Ölenlerin yakınları dışında. Taşlaşmış bir toplum vicdanı. Bir kentsel ve insani felaket olarak kabul etmek için kaç kişinin kurban olması gerekiyordu? Ulaşımda yılda kaç kişi ölmesi gerek, toplum ve hükümetin alarma geçmesi için? Al Gore’un deyimiyle, farkına varmadan haşlandı mı bu toplum?

Sayın sorumlularla bir şeyi daha hatırlatalım: Sel’in İstanbulluya kestiği cezanın parasal boyutu, İstanbul’daki liberal inşaat piyasasında oluşmaktadır.

Bilim Teknik

Hava Durumu
Anlık
Yarın
18° 28° 12°
Saat